İSTANBUL (Medyascope) – 8 Temmuz 2018’de yaşanan Çorlu Tren Kazası’nda hayatını kaybeden 25 kişiden biri de o tarihte dokuz yaşında olan Oğuz Arda Sel’di. Anne Mısra Öz, o günden sonra kendisini daha önce hayal bile edemediği bir girdabın içinde buldu. Diğer aileler gibi onun da yaşamı bir daha eskisi gibi olmadı. Kazadan sonra tek hedefi biricik evladını yaşamdan koparan kazanın sorumlularının hak ettiği cezayı alması oldu.
Yaşamını o güne dek sigorta brokerı olarak sürdürürken, kendisini adliye koridorlarında, duruşma salonlarında biricik evladı için adalet ararken buldu. Yolu zamanla benzer acıları yaşayan ailelerle kesişti. “Böylelikle, duruşma salonlarında tanıdığı bu ‘öteki’ hayatın içinde, daha önce hiç ilgi duymadığı siyasetle de yolu kesişti. Sesini TBMM’de duyurabilmek için 2023’te Türkiye İşçi Partisi’nden (TİP) milletvekili adayı oldu ancak seçilemedi.
Mısra Öz, “Kurtlar Sofrasında Kadınlar”da oğlunu kaybettikten sonra geçirdiği büyük dönüşümü, yıllarını geçirdiği duruşma salonlarını, adalet ararken kendisinin de yargılandığını, siyasete girme kararının ardındaki nedenleri ve bütün bu süreçte yeniden kurduğu hayatını anlattı.
“2018’den önceki Mısra ile bugünkü Mısra aynı değil” diyen Öz, bir annenin acısının nasıl bir mücadeleye, mücadelenin ise nasıl bir güçlenme hikâyesine dönüştüğünü paylaştı.
“2018’den önceki Mısra ile bugünkü Mısra aynı değil”
Oğlunun kaybının üzerinden yıllar geçmesine rağmen acısının hiç dinmediğini anlatan Öz, her “ihmal cinayeti” haberinde aynı duyguları yeniden yaşadığını söyledi. Oğuz Arda’nın bugün 17-18 yaşında olacağı düşüncesinin de acısını her gün başka bir biçimde hatırlattığını dile getirdi.
Adalet ararken kendisinin, öfkesinin ve tepkilerinin yargılandığını söyleyen Öz, yaşadıklarını ikinci kitabında “Yargıla-ma” başlığıyla ele almayı düşündüğünü anlattı.

“Hayır demeyi öğrendim”
Mısra Öz için bu mücadele yalnızca adalet arayışı değil, aynı zamanda kendini yeniden kurma süreci oldu. 2018 öncesindeki Mısra ile bugünkü Mısra arasında büyük bir fark olduğunu söyleyen Öz, oğlunun kaybının ardından daha mücadeleci ve daha ısrarcı birine dönüştüğünü ifade etti.
Bu dönüşümün önemli bir parçasının da “hayır” demeyi öğrenmek olduğunu anlatan Öz, oğlunun son anlarına ilişkin duyarsızca sorulan soruların kendisinde yarattığı tahribatı dile getirdi. Yaşadığı acının sınırlarını çizmenin ve gerektiğinde insanlara karşı durabilmenin kendisi için bir güçlenme süreci olduğunu söyledi.
“Kurtlar Sofrasında Kadınlar”da kendi hikâyesinden yola çıkarak kadınlara da seslenen Mısra Öz’ün mesajı ise net:
“Kadınlar karşılarına çıkan zorluklar karşısında geri çekilmemeli; birbirlerinden güç almalı, kendi seslerini bulmalı ve mücadele etmekten vazgeçmemeli.”
Yayının deşifresi
- Kurtlar Sofrasında Kadınlar’a bugün şu satırlarla başlayacağım:
“Gözümü açıyorum, odamdayım. Etrafıma bakıyorum. Yanımda olup beni bekleyen insanları görünce zihnim yerine geliyor. Sanki içimde depremler oluyor, volkanlar patlıyor içimde. Her patlamada bir uzvumu kaybediyorum. Oğlumun bir daha yanımda olmayacağı düşüncesi içimi paramparça ediyor. Bu gerçeğin altında kalırken çığlıklarla canımı teslim ediyorum. Ciğerlerim yanıyor sanki. Avaz avaz nefesim beni yakıp soluksuz bırakıyor. Soluksuz kalınca sızıyorum. Uyanıyorum, soruyorum. Oğlum nerede?”. Bu satırlar Çorlu tren kazasında oğlu Oğuz Ardasil’i kaybeden Mısra Öz’e ait. Sizin kaleme aldığınız “hep dokuz yaşında bir melek masalı” adlı kitaptan bir alıntıyla başladım. Hoş geldiniz yayınımıza.
Hoş buldum Göksel Hanım. Teşekkür ederim. O kısım evet tam duygularımı hala var olan duygularımı anlatan kısım.
- Bunları yaşıyorsunuz. Hala soruyorsunuz “Oğlum nerede ve niye?”
Hala yaşıyorum. Neden? Neden? Yani benim oğlum neden yok? Evet, çok uzun yıllar geçti ve üstüne çok büyük katliamlar yaşandı. Ne yazık ki o yaşanan her ihmal cinayetinde biz aynı duyguları tekrardan yaşıyoruz ve bunun önüne geçilememesine isyan ediyoruz. Kendi adıma söylemek gerekirse şu an oğlum hayatta olsaydı 17 yaşında, 18 yaşına geçiyor olacaktı.
- Üniversiteli öğrenci olacaktı!
Evet, üniversiteli öğrenci. Hatta arkadaşları girdiler sınavlara. Arkadaşlarıyla görüşüyorum. Ama görüşüyorum derken sadece anneleriyle görüşüyorum. Hala herhangi birisiyle temas etme halim.. Hazır olamadım. Hazır değilim. Yapacak bir şey yok bu konuda. Sadece uzaktan fotoğraflarını görüyorum. Geçen gün mesela dolabını açtım…. Arda’nın odası duruyor hala aynı şekilde. Çok ev değiştirmeme rağmen oradan alıp oraya lego gibi taşıdım bütün müzesini. Müze diyorum ben oraya. Ve dolabının içinde bir şey ararken kıyafetlerini gördüm, dedim ki benim oğlum ne kadar küçükmüş. Çünkü ben onu aslında 8 yıldır büyütüyorum. Arkadaşlarını gördükçe “şimdi şöyle olacaktı, böyle olacaktı” falan diye. Sonra gene başa dönüp sorguluyorum “Neden, neden, neden yaşıyoruz bunları bu ülkede?” diye. Evet o satırlardaki her duygu hala benim içimde ve sanıyorum ki bütün bir ömür de devam edecek.
- Yeni bir kitap var mı kafanızda?
Aslında düşünüyorum. Kafamda böyle birazcık tasarladım da ama böyle bir güç bulup başlamak gerekiyor. İsmini de hatta çok rahat söyleyebilirim kafamda öyle planladığım için: ‘Yargıla’ tire ‘ma’ Yargıla-ma. Olayın görünen kısmını, yaşanılan acıyı, duyguyu, Oğuz Arda’nın hayatını ve sonrasındaki dava sürecinde yaşadıklarımı bir kitap olarak Arda ve Arda’nın hikayesinin uzantısı olarak anlattım fakat çok yargılandım. Siyasette yargılandım, adalette yargılandım, toplumda yargılandım.
Bir kadının, – ‘anne’ diye ayırmıyorum, bir sıfat yüklemiyorum, herkesin anne olmak gibi bir durumu yok- toplumda ses çıkartıyor olması, hakkını arıyor olması, bu kadar dik durmaya çalışması, bu kadar çok yargılanıp, bu kadar çok üstüne gidilerek savaşılacak bir durum değil. Adaletin karşısında yargılandım, adalet aradığım için. Siyasette yargılandım, evet ben çünkü adalet tarafında bir şeylerin doğru gitmediğini ve adil yargılamanın olmadığını, yargının gerçek sorumlularını benim karşıma o mahkeme salonuna getirmediklerini gördüğümde dedim ki ben siyasette hesap soracağım.
- Çözümü orada aradın.
Evet. Ben mecliste bu olayın sorumlularının karşısında hesap soracağım, her gün gözümün içine bakacaklar.
- Madem söz oraya geldi, TİP’ten milletvekili adayı oldunuz. Olmadı ama hala düşünüyor musunuz siyasetteki arayışınızı?
Şöyle biraz zor bir süreç. Siyasetçi olamam, siyasetin içinde. Evet, bu olayları sadece kendi davam değil, tüm toplumsal cinayetleri, tüm haksızlıkları, tüm mücadele edenleri… Çünkü yaşamayan bilemez. Meclis koltuklarında oturan çoğu vekilin, hiç birisinin kötü olaylar yaşamasını istemem ama hayatın içinden gelen, tecrübe etmiş, adaleti davayı, toplumsal mücadeleyi, nelerle karşılaşıldığını, bir acılı annenin yanına gidildiğinde ya da bir olayın, katliamın yaşandığı o an, olay yerine gidildiğinde nasıl davranılması gerektiğini ve o duyguları, orada yaşananları hissederek anlatabilecek vekillere ihtiyacımız var Meclis’te.
- Neydi orada eksik olan, neyi tamamlamak istiyorsunuz? Yani bunu yaşayan birinin yanına gittiğinde ne yapmalı ki onun duygusuna dokunabilsin, yaşadıklarına dokunabilsin siyasetçiler?
Şimdi o dönemde benim yanıma birçok siyasetçi geldi gitti. Yanımda olanlar hala çok kıymetliler, o ayrı konu. Fakat şöyle bir şey var davalarımızda da gördüğümüz. Şimdi dava başlamak üzere, milletvekilleri bazıları yanımıza geliyorlar. Bizimle birlikte bir fotoğraf karesinin içinde var oluyorlar. “Çorlu ailelerinin yanındayız” diyorlar. Davada 5 dakika durup ayrılıyorlar. Şimdi tabii ki herkesin mesleki sorumluluğu var ve herkes başka programların içerisine dahil. Bütün bir dava boyunca -zaten çok uzun süren davalarımız- orada olmasını beklemem. Ama davayı takip eden bir vekilin de dava hangi aşamada, kaçıncı duruşmasında, iddianamede ne yazıyor en azından içeriğini bilmesini ister.
- Hakim olması, yani nereye geldiğinin farkında olması lazım.
Evet yani nerede, nereye? Bana telefon açıp bunu sordukları zaman ben üzülüyorum. Çünkü bunu anlatmak beni yoruyor. Çünkü ben onu zaten her davada yaşıyorum, görüyorum, anlatıyorum toplumu bilgilendirmek için bu konuyla ilgili olarak. En düzgün ifade edilebilir cümleleri seçerek dava sürecini anlatmaya çalışıyorum. Çünkü biz de bu olay yaşanmadan önce takdir edersiniz ki iddianame ve diğer hukuksal terimlerin ne olduğunu bilmiyorduk. Mahkeme salonu, hakim, savcı, mütala nedir yani bunların hiçbirini bilmiyorduk ve şimdi böyle toplumun karşısına geçtiğiniz zaman savcı mütalaasına herkes bunları bilmek ya da detayını öğrenmek zorunda değil. Birazcık aynı dili konuşabilmemiz gerekiyor. Hem bu tarafla, hem bu tarafla. O duygu geçişini doğru sağlayabilmek gerekiyor. Şey de çok üzücü… Tabii ki birlikte aynı yası tutmayalım aynı üzüntünün içinde hepimiz birlikte çökmeyelim. Hayat devam ediyor. Ben bunu söylediğim zaman çok dehşetle bakıyorlar suratıma “Nasıl söylüyorsun?” diye ama bu bir gerçek, gerçekçi olmak zorundayız. Ve hayat devam ediyor ama acıyı yaşayan yıldönümünde bir ailenin yanında onun elini tutup ona destek olduktan sonra bir sonraki programda bir düğün karesinde gülerken samimi gelmiyor acıyı yaşayan ailelere. Şimdi ben aileler tarafından, bu acının içinde olanlar tarafından….
- Bu görünüyor diyorsunuz.
Görünüyor, herkes görüyor bunu. Dile getirmeye gerek yok, söylemeye gerek yok. Yaşayan görüyor. Hiç kimse yaşamasın. Tekrar söylüyorum en başta söylediğimi. Ama birazcık empatinin var olması gerekiyor.
- Empati tabi çok önemli ama bana yansıyan tarafı şu oldu, samimiyet arıyorsunuz. İçtenlik arıyorsunuz. Hani orada gelip görünmek değil, gerçekten sizin yanınızda olduğunu her davranışıyla göstersin istiyorsunuz.
Kesinlikle. Evet gördüğüm çok kıymetli vekiller oldu. Yani hiç elimi bırakmadılar takip edenler de oldu. Benim söylemek istediklerimi benden çok ifade edenlerde oldu. Meclis’te Adalet Bakanı’nın suratına bakarak oğlumun fotoğrafını kaldırıp “Oğuz Arda Sel’i hatırlıyor musunuz?” diye Ulaştırma Bakanı’na Arda’dan ve Çorlu tren katliamından bahseden vekiller de oldu. Çok kıymetli. Bunların sürekli olması gerekiyor. Çünkü bizim ülkemiz ne yazık ki ihmal cinayetlerini, cezasızlık politikası nedeniyle çok fazla yaşayan ve her 6 ayda bir, hatta 3 aya bile düşmüş olabilir, bir olayla sarsılan bir ülke.
Her gün çocuklar ölüyor. Kadın cinayetleri işleniyor, çocuklar eğitimden faydalanamıyor yani o kadar çok olay var ki ve bunların her birinin karşılığı adaletsizlik, adil olmayan bir düzen. Hal böyle olunca da ne yazık ki bunların Meclis’te, iktidarda olan kişilere çok net bir şekilde sorulması gerekiyor. Benim orada bir esnekliğim yok. Zaten Meclis’e de o yüzden girmek istemiştim. Ben söylüyorum “benden siyasetçi olmaz”. Ben çok açık, şeffaf ve aynı zamanda da çok dobra bir insanım. Bazen siyaseten gülümsemeler ya da oradaki ortama ayak uydurmak gereken durumlar söz konusu olabiliyor ama ağzımı tutsam yüzüm durmaz benim. O yüzden…
- Evet siyaset biraz farklı bir mecra. Peki yeniden en azından aday olmayı düşünüyor musunuz bu söylediğiniz gerekçelerle siyasetçi olmasanız dahi?
Evet düşünürüm. Çünkü bu bir sorumluluk. Benim önce oğluma sonra kendime bu yaşadıklarımdan ötürü, sonra da benim gibi bu olayları yaşayan tüm ailelere sözüm var. Biz birbirimizin yanında olmak zorundayız ve bu acıyı yaşayan kişilerin aktif olarak bir şeylerin değişmesi için bakın hiçbir şey beklemiyorum ben artık bu ülkeden hiçbir şey beklemiyorum çünkü ben hep söylediğim gibi oğlumu kaybettiğim andan itibaren dünya benim için durdu ve ben gün sayıyorum sadece ola gelen günü yaşıyorum ve kenara geçiyorum.
Fakat değişmesi gereken şeyler var. Neden? Hala hayatta olan çocuklar için. Ne kadar azalsa da gençlerin nüfusu hala ülkelerinde var olmaya devam etsinler diye. Yeğenlerim var, yurt dışındalar, gittiler. Çünkü onlar kendi kuzenlerini kaybettiler.
- Bu gerekçeyle mi gittiler?
E tabi, korktukları için, yani aileleri korktuğu için. Bu travmayı, yani şöyle söyleyeyim size, Arda vefat ettiğinde onun bir kuzeni, onun yanında konuşulmasa da “Arda’yı kaybettik, Arda’yı kaybettik” sözünü duyduğu için. Bir gün annesine gidiyor diyor ki “Arda hala bulunamadı mı nereye gitmiş?” Yani kayıp ve çok küçük bir yaşta. Neden yaşasın çocuklar bunları? Arda’nın arkadaşları benimle iletişime geçiyorlar. Diyorlar ki “Mısra abla unutmadık biz onu hala yaşatıyoruz. Ben hukuk okuyacağım. Ve onunla ilgili yapılması gerekiyorsa her ne varsa onu yapacağım” diyor. Şurama dokunuyor… Neden, ne gerek var çocuklar bunları yaşasın? Bir şeylerin değişmesi gerekiyor bu ülkede ve herkesin de sorumluluk alması gerektiğini düşünüyorum. Herkes siyasete girsin demiyorum ama birleşmemiz gerekiyor, yanlış giden bir şeye bir arada durup ses çıkartmamız gerekiyor. Bunun olmadığını gördüğümde de çok üzülüyorum. Ki bizim dava sürecimizde de gördüm ne yazık ki.
- Sizin dava sürecinizde avukatınız da Can Atalay’dı. O da cezaevinde. Sizin ona da yazdığınız mektuplar var. Zaten adaylığınız da onun Milletvekili seçildiği Türkiye İşçi Partisi’nden oldu. Can Atalay’a da hatta şey diyorsunuz yazdığınız mektuplardan birinde, AYM kararına rağmen cezaevinde çünkü, “Can Atalay, sen niye içeridesin, sorumlular neden dışarıda diye sorguluyorsunuz orada da. TİP’ten aday olmanızda bunların da payı var mıydı?
Tabii ki. Yani o aslında çok başka bir süreçti. Ben aday olmayı düşünmüyordum, daha doğrusu böyle bir şey düşünmüyordum. Bana hatta ilk “Siyasete girmeyi düşünür müsün?” diye bir soru yönelten kişi Canan Kaftancıoğlu’ydu ve ben kendisine şu ifadeyi kullanmıştım; Asla, asla demiştim. Tabi aradan yıllar geçti bu dava süreçleri ve seçim dönemi geldi. Bir gün sevgili Sera ve Erkan Bey beni aradılar “görüşebilir miyiz?” diye.
- Sera Kadıgil ve Erkan Baş
Beni aradılar ve görüşebilir miyiz dediler. Tabii ki dedim ama aklıma hala böyle bir şey gelmiyor. Hani belki destek verir misin, belki yanımızda olur musun? Çünkü kıymetli bir yerlerde bir şeyleri ifade etmek ve birleşmek benim için çok kıymetli. Bana böyle bir teklifle geldiklerinde hem şaşırdım hem ne demem gerektiğini de bilemedim. Biraz süre istedim. Açık söylemek gerekirse Sera Kadıgil’le de görüştüm. Erkan Baş’la da tekrar görüştüm. Canan Kaftancıoğlu’na da telefon açıp danıştım. Sadece Canan Hanım’ın söylediği bir söz çok kıymetliydi. “Mısra, bana daha önce asla demiştin. Ama ben siyasette kadınların hep var olması gerektiğine inandığım için ve senin kadar güçlü bir kadının siyasetin içinde var olmasına inandığım için arkanda olduğumu bilmeni isterim” demişti. Bu benim için çok kıymetli bir söz.
- Başka bir siyasi partiden gireceğinizi bilmesine rağmen söylemesi önemli tabii ki.
Ve o bana çok büyük güç vermişti. Yanlış değil diye düşündüm ve o şekilde başladım. Olmadı ama çok büyük bir tecrübe oldu hayatımda.
- Neydi oradan kalan tecrübe?
İnanılmaz şeyler. İstanbul ikinci bölge milletvekili adayıydım. Bütün bölgeleri gezdim, bütün illeri, ilçeleri… İl derken Hatay’a da gittim. Deprem bölgesi olduğu için ve oradaki konteynerda, bir gece bile olsa kalıp oradaki insanların yaşadıklarıyla empati kurabildim. Neler yaşadıklarını görebildim. Nasıl yardımcı olabilirim kısmına bakabildim. Çünkü biliyorsunuz ben Arda gittikten sonra Oğuz Arda Sel Çocuk Derneği’ni kurdum ve orada 0-18 yaş arası ihtiyaç sahibi çocuklara destek olmak için elimizden geleni yaptık ve yapmaya devam ediyoruz.
Orada şunu fark ettim. Gerçekten burada çok büyük ihtiyaç var ama birebir de iletişim kurarak ve doğrudan neye ihtiyaç olduğunu tespit ederek destek olmak daha faydalı. Oradan onu yakaladım. Onun haricinde İstanbul’da gezdiğim ilçelerde şöyle söyleyeyim size havalimanının yan tarafında hala doğalgaz yok. Ve çocuklar okullara giderken problem yaşıyorlar. İnanamazsınız yani biraz ilerisi başka bir dünya, orası başka bir dünya. Diyorsunuz ki burası İstanbul mu? Evet İstanbul! Hemen az ilerisinde de İstanbul Havalimanı var. Dünyanın en büyük havalimanlarından bir tanesi ama orada insanlar doğalgazı bulamıyorlar. Ulaşım yok. Otobüs geçmiyor. Minibüs geçmiyor. Yani otobüs saatli gidiyor. Diyorsunuz ki evet koskocaman bir metropolde yaşıyoruz ama bambaşka bir dünya var.
Dilek Doğan’ın evini ziyaret ettim. Annesiyle el ele tutuşup O duyguyu, onun hissettiği duyguyu paylaşabildim. Yani anlatamayacağım kadar çok ilişkiler, giremeyeceğim kadar çok toplumsal olaylar ve bunun gibi birçok yerde insanlarla temas ettim. Bu benim hayatımdaki en büyük tecrübeydi. Hatta çok enteresan da bir şey var, bir gün Gaziosmanpaşa’da Ak Partili bir grupla karşılaştım, yani daha doğrusu onların olmuş olduğum yerde Ak Partili bir esnaf vardı. Onlarla sohbet etmeye başladım. Çorlu tren katliamını anlattım, neler yaşadığımı anlattım. Kurmalarını sağlamaya çalıştım. Buna dediler ki “Cumhurbaşkanlığı seçiminde oy vereceğimiz kişi belli ama senin de mücadeleni gördük. Söz veriyoruz, bu da bizim sözümüz olsun biz sözümüzden geri dönmeyiz ,oyumuzu sana vereceğiz mücadelenin gördüğümüz için” dediler. Umarım dedim ben de ve şöyle bir şey yaşandı her gittiğim yerde şunu söylüyorlardı. Şimdi seçim öncesi ya. Geliyor siyasetçiler sonra bizi unutuyorlar.
- Bu yıllardır böyle.
Sonra bizi unutuyorlar ve seçim oldu bitti. Tabii ki benim olmadı seçilemedim fakat ben görüştüğüm insanlarla hala görüşmeye devam ediyorum.
- Gaziosmanpaşa’ya da gittiniz mi?
Gittim, evet gittim. Hatta şöyle söyleyeyim, şu anda Gaziosmanpaşa’da bir arkadaşım var. Onun aracılığıyla da gidiyorum, görüşüyorum. Hani ilişkimi kesmedim o seçim döneminde tanıştığım insanlarla. Dilek’in annesi de bunlardan bir tanesi. Armutlu’ya çok sık gittim, hala gidiyorum. Yani her yerde çok güzel dostluklar edinmekle birlikte, çok ciddi problemlerin içinde benim yaşadığımdan da farklı bir dünya varmış. Bunu gördüm. Belki de benim yas sürecime biraz daha bu kadar güçlü durmama, ki güçlü olduğuma inanmıyorum ama manevi olarak güçlü durumama bu yaşanılanlar da fayda sağlamış oldu.
- Öyle bir Mısra Öz fotoğrafı çizdiniz ki ister istemez şunu merak ediyorum. 2018’Den önceki Mısra Öz ile bugünkü Mısra Öz’ü kıyaslarsanız ne görüyorsunuz? Bir kırılma mı?
Çok büyük bir kırılma.
- Nasıl bir Mısra Öz’dü daha önceki?
Aslında hep mücadeleci, hep inatçıydım. Böyle zorlukların üstüne giden, yaparım, hallederim, hallederiz, başarırız… Önemli olan sağlık olsun ve her zaman benim için huzur, aile yani başka başka bir dünyam yoktu. Ama 2018’den sonra bu kadar büyük bir acıya ve yaşadığım bu kadar büyük bir haksızlığa karşılık kötü tarafta olmayı değil, iyi tarafta olmayı seçtim. Belki önceki Mısra bunu yapmayabilirdi. Yani sürekli kendini eve kapatıp, ağlayıp, yasını tutup, hayattan vazgeçip hesap soracağım demeyebilirdi ve kendi kabuğuna çekilerek ailesiyle o çerçevenin içerisinde kalmayı tercih edebilirdi ama ben şunu söyledim 2018’den sonra aileme “Ben durmayacağım, eğer duracaksanız yanımda bilin ki ben durmayacağım. Bana engel olmayın. Engel olursanız sizinle de karşı karşıya gelirim” dedim. Çok şanslıyım ailem konusunda her biri benim yanımda benim arkamda olacağını söyledi ve bugüne kadar gerçekten de öyle oldu.
Onlardan aldığım güçle üstüne üstüne gittim tüm olayların ve şunu da fark etmek çok önemliydi bence, 2018’den önce, mesela Taksim’de çok yürüdüğümü biliyorum kaybettiğimiz kadınlar için. Gezi’de orada olduğumu biliyorum. Mesela Berkin Elvan için ben haftalarca yas tuttuğumu biliyorum. Bunun benim başıma tekrar geleceğini bilmediğim için…. Bilmiyorum böyle bir şey benim başıma gelir diye insan rüyasında görse sabah uyandığında gider ve der ki unutmak istiyorum der. Ama hiçbir zaman cesaret edemedim Gülsüm ablanın yanına gitmeye. Fakat 2018’den sonra Berkin’in ölüm yıldönümünde mezarı başında bir anma yapılırken hiç tereddüt etmeden ve hiç kimseyi tanımadığım halde oraya gidip Gülsüm Abla’ya sarılma ihtiyacı hissettim onu hissettiğim ve yaşadığım için.
Keşke daha önce o yası tutarken bu cesareti kendimde görüp o annenin yanına gidip elini tutmayı yaşayabilseydim, yapabilseydim ama yapamadım. İşte o da oradaki Mısra’nın, kendisini biraz daha kendi dünyasında tutma çabasıyla alakalı bir şeydi. Sonra ortaya daha inatçı, daha iradesine sahip davasından vazgeçmeyen bir Mısra çıktı. Yorucu mu? Evet yorucu ama bir yandan da güç veriyor.
- Peki Mısra Öz’ü hep biz bu alanda tanıdık, bildik… Zaten kazadan sonra sizi tanıdık. Önceki Mısra Öz’ü hiç tanımıyoruz. Ne yaparsınız siz? Yani mesleğiniz nedir? Mesleğinizi bu süreçte devam ettirebildiniz mi? Nasıl geçinirsiniz?
Ben aslında bu kaza -biz katliam diyoruz- olmadan önce, sigorta temsilcisiydim ve danışmanlık veriyordum. Hem sigorta ürünlerini tanıtarak hem de sigorta sahiplerine danışmanlığını yaparak… Belirli kurumsal şirketlerde çalışmıştım. Öyle bir geçmişim, aslında köklü bir kurumsal geçmişim vardı. Fakat Arda’yı kaybettikten sonra takdir edersiniz ki böyle bir mücadele ve böyle bir davada hiçbir kurumsal şirket sizi bünyesinde bulundurmaz. Hele ki iktidara sesinizi yükseltiyorsanız. Ve ben geri çekildim meslekten. Yani dedim ki ben davamın peşinde olacağım. Dava 6 yıl sürdü. 6 Yıl boyunca hiçbir şekilde çalışmadım.
- Zaten buna zamanınız da yoktu.
Yoktu, yoktu. Yani ben kendime hep şöyle söylüyorum. Eğer ki bu 6 yıllık süreçte hukuk fakültesine başlamış olsaydım muhtemelen hukuk fakültesini bitirmiş, stajımı bu davada yapmış ve bir avukat olarak da mesleğe atılmış olurdum. Çünkü 6 yılda iddianameleri okudum. Tüm dava dosyalarını okudum. Bütün davaların içinde oldum. Kendi davam değil başka davaların da dosyalarını okudum.
- Aslında söylediğinizin örneği var Türkan Elçi mesela öyle. Hukuk fakültesini okudu. Eşini kaybettikten sonra bitirdi. Evet.
Yani yapsaydım ben de Türkan Elçi gibi bir hukuk fakültesi mezunu olabilirdim. Fakat işte o dönemde bazı şeyler el vermediği için… Yani geçimimi sağlamak çok zor. Ben anne baba evinde bir müddet yaşadım onlarla birlikte. Onlar beni zaten hiç bırakmadılar. Çok fazla ev değiştirdim. Arda’yı kaybettikten sonra Beylikdüzü’nde oturuyorduk biz Arda’yla birlikte. Oradan sonra Beşiktaş’a geldim. Beşiktaş’tan sonra Üsküdar’a gittim. Ondan sonra Çeşme’ye gittim.
- Bir de aynı semt içinde dolaşmıyorsunuz yani mekanlar değiştirerek…
Oradan oraya savruldum aslında. Ve tabii ki bir portföyüm vardı ve o portföyümün de devam etmesi gerekiyordu. Hali hazırda hizmet verdiğim ve danışmanlık sağladığım sigortalılarım vardı. Onları bir arkadaşım devam ettirdi ve ufak ufak kazançlarla, işte ailemin de desteğiyle dava bitene kadar bu şekilde geçti. Sonrasında, şu anda biliyorsunuz evliyim, ikinci kez evlendim ve şu andaki eşim o zaman bana o kadar destek oldu ki… Her zaman eli arkamdaydı ve ne yaparsan yanındayım diyordu. Bu benim için çok büyük bir şeydi. Biraz da hayata tutunmama ve hayatı devam ettirmeme o hem maddi olarak hem de manevi olarak destek oldu. Ve sonrasında dava bitti. Ben dedim ki ben artık tekrardan işime dönmek istiyorum. Çünkü önce evlendim dava bittikten sonra, davanın bitmesini bekledim ve sonrasında “ben artık mesleğime dönmek istiyorum” dedim.
- Sizin de bir yaşamınız var ve elbette onu inşa etmeniz gerekiyor bir yandan.
Tabii ki. Çünkü hayat devam ediyor ve evet derneği devam ettiriyorum, evet kitap yazdım, yazmak istediğim başka kitaplar var, evet siyaset tarafına yönelmek istiyorum ama siyasetin bir meslek olduğunu düşünmüyorum ve benim bir mesleğim var.
- Zaten onu çok iyi açıkladınız neden siyaset olduğunu.
Ve tekrardan mesleğime geri döndüm. Şu anda da uzun bir aradan sonra döndüm. Uzun bir aradan sonra ama yani her şey çok değişmiş.
- Öyle mi?
Teknoloji değişmiş.
- Az bir zaman değil.
Çok uzun bir süre. Teknoloji zaten çok hızlı ilerliyor hepimiz biliyoruz. Fakat benim zamanımda bildiğim kurallar biraz daha katı hale gelmiş ya da biraz daha esnek hale gelmiş. Yani ben tekrar alıp en başa dönüp sanki işe yeni başlamışçasına sigorta poliçelerinin özel ve genel şartlarını okurken buldum kendimi. Bu sistem böyleydi hala böyle mi diye sorgularken buldum ve şu anda hani evet doğrusunu öğrendim ve yoluma adapte olmuş bir şekilde devam ediyorum ama takdir edersiniz ki ülkenin ekonomik durumu o kadar zor ve dar bir süreçten geçiyor ki hem sigorta şirketleri tarafında hem sigortalılar tarafında yine her iki tarafın ortasında uygun noktayı doğru şekilde anlatabilmek üzerine bir sürecin içindeyim. İyi geldi mi? Geldi.
- Tabii hayata katıldınız yeniden.
Evet çalışmak gerçekten çok güzel bir şey. Yani bir şekilde şey yapamıyorsunuz… Kafanızı taksanız bile başka bir sorunu çözmek üzere ya da güzel bir işi üretim haline getirdiğinizde o ekiple birlikte; çünkü bir ekiple çalışıyorum ve benim yaş grubumda değiller, artık yeni jenerasyon denilen gençlerimiz var ve onlar çok başka şeylerle orada varlıklarını gösteriyorlar. Bazen gülüyorum kendime diyorum ki “yani ben de size bunları bunları sorar hale geldim, bana şunu yapar mısın?” diye. Teknolojiyi çok iyi kullanıyorlar çünkü. Ekiple çalışmak çok kıymetli. Bir şeyleri yapmak, başarmak çok kıymetli. Onun haricinde de 3 tane köpeğim var benim.
- Gerçekten mi, isimleri ne?
Bir tanesi Gece. 40 Kilo kendisi. 2,5 Yaşında 40 kilo bir labradorum var. O benim kızım yani. Dünya bir yana o bir yana. Diğerini sokakta araba çarpmıştı ve öyle sahiplenmiştim. Veterinere götürmüştük eşimle birlikte. Sonra ayrılamadık ondan.
O çok başka bir karakter. Yani gerçekten karakteri ve ruhu var. Onun ismi Şans. Yani biz onun şansı olalım o da bize şans getirsin dedik. En küçüğü de onlardan önce bir tane küçük beyaz bir kızım vardı onu kaybettim. O yüzden bana böyle sokakta daha doğrusu barınakta bulup getirdikleri küçük, beyaz yine erkek bir köpeğim var. Onun da ismi Chico. O biraz yaramaz kızlardan. Daha çok uğraştırıyor beni ama iş hayatının dışında çoğunlukla çocuklarımla uğraşıyorum.
- Peki Oğuz Arda’nın davası, yargılaması bitti. İstinaf süreci vardı.
Yargıtay’da.
- Onu bekliyorsunuz. Hemen hatırlatalım. 7’Si çocuk 25 kişiyi hayattan koparmıştı o kaza. Kaza demeyişinizin nedeni, katliam demenizin nedeni bu olaydaki ihmaller zinciriydi. Ve 2024 yılında 9 sanık 8 ila 17 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldı. Siz ama gerçek sorumluların yargılanmadığını dile getirdiniz değil mi o dönemde?
Hala aynı fikirdeyim. Çorlu tren katliamı davası aslında bir yere kadar kamusal süreçlerde, kamusal davalarda ilk defa bir yere kadar gelebilmiş bir davadır. Şimdi burada ceza alan ve hali hazırda hala içeride olan bir kamu kuruluşunun birinci bölge müdürlüğünün bölge müdürü, bölge müdür yardımcısı evet, tutuklandı. Fakat onların üzerine biz hiçbir zaman çıkamadık. Burada kaldı. Yani yargı buna izin vermedi. Gitmemize izin vermedi ve bu bilirkişi raporlarında da…
Bir kere bilirkişi raporu oldu. Arkasından bilirkişi heyeti değişti ve bir kez daha oluşan ikinci bilirkişi raporunda da sorumluluk yine aynıydı, üst yönetime atfediliyordu. Fakat buna rağmen birinci bölge müdürlüğünün üzerine biz çıkamadık. Önemli midir verilen karar? Evet önemlidir. Çünkü takdir edersiniz ki bürokratlar, siyasiler, kamu kuruluşunda çalışanlar kolay kolay yargı karşısında ceza almazlar ülkemizde. Burada bu bizim için bir kademeydi. Fakat en üsttekiler neredeydi? Yani genel müdür dediğimiz o kurumun genel müdürü neden hiç sorgulanmadı? Neden hiç mahkemeye gelmedi? Hiç mi sorumluluğu yoktu? Yani böyle bir şey olabilir mi? Bir kez olsun ifadeye çağrılmadı.
Siz bir firmanın yani bir şirketin genel müdürüsünüz ve o şirkete bağlı olarak o kuruma bağlı olarak insanlar vefat etmişler ve hiçbir şekilde neden olduğuna dair tek kimse gelip size bir soru sormuyor böyle bir şeyi kabul etmiyorum. Hala etmiyorum ve sonra yıllar sonra görüyoruz ki dönemin ulaştırma bakanı zaten hemen katliamdan sonraki süreçte ne yazık ki görevinden alındı ve Kars milletvekili olarak koruma zırhını üstüne giydi, onu kenara zaten aldılar. Ama onun haricinde şöyle de bir şey vardı, İsa Apaydın devlet demiryollarından ayrıldı fakat başka bir şirkette, ortağı olduğu şirkette geçtiğimiz yıllarda en büyük ihaleleri aldı. Şimdi haliyle soruyoruz hayatımız bu kadar darmadağın olmuşken, bizim sadece Oğuz Arda değil yani yedisi çocuk yirmi beş kişinin her biri ve onların aileleri, arkadaşları… Yani birçok kişinin hayatı yerle bir olmuşken İsa Apaydın hiçbir şekilde sorgulanmadan ve başka bir şirkette, ortağı olduğu başka bir şirkette devletten aldığı ihalelerle hayatına, zenginliklerine daha da zenginlik katarak…
- Bu sizi acıtıyor.
Hepimizi acıtıyor. Bunu kabullenemiyorum ve eğer sorumluluğun yoksa ya da suçu yoksa keşke gelip mahkeme heyeti karşısında bizlerin karşısında ifadesini verseydi, kendisini aklasaydı ve ondan sonra kimden ihale alıyorsa alsaydı. Biz ilgilenmezdik zaten kim, ne kazanmış, ne yapmış, nereden ihale almış, işin bu tarafında değildik. Ama bizden ve yargının karşısından kaçırılan ve asla tek bir soru bile sorulmayan bir kişi var karşımızda. Haliyle ne yazık ki onlar hala bu katliamın bir parçası olarak sorgulanmamış, karanlık tarafında kalmış, kendilerini aklayamamış kişiler olarak bizim hafızamızda.
Yavaş yavaş sonuna geliyoruz yayınımızın. Sizin en sonunda sormak istediklerimden biri şu, Mısra Öz olarak kendinize sorduğunuz sorular var mı? Hala cevabını aradığınız sorular var mı, ne görüyorsunuz bakınca Mısra Öz kendi ile konuştuğunda?
Elbette ki var yani. Zaten sorgulamadan geçmiyor. Yani hayat da bence sorgulamadan geçmiyor. Nedenlerim niçinlerim. Biraz keşkeleri artık atlamaya başladım açık söylemek gerekirse. Çünkü keşkeler bana hiçbir şey getirmiyor. Fakat kendime şunu soruyorum. Neden Eskiden bu kadar güçlü ilişkiler kuramıyordum. Neden? Hayır demeyi daha önce öğrenmemiştim çünkü.
Hayır demeyi öğrenmediğim için çok zarar gördüğüm dönemler oldu. Keşke öğrenseymişim, bu olay yaşandıktan sonra da eğer hayır demeyi bilseydim daha az yaralar alacaktım. Çünkü benimle iletişime geçmek isteyen bir insanı kırmamak adına ‘hayır’ demediğim için, bana oğlumun ne şekilde öldüğünü gelip yanımda anlatan kişiler buldum. Olayın birinci yıl dönümünde bir mevlüt okutulurken, Çorlu tren katliamının yaşandığı yerde “Oğlunuzu gördüm, şunları şunları yaşadı. Şöyle bağırdı” diye.
Beni çok yaralayan bir şeydi. Keşke ‘hayır’ deseydim. Keşke “duymak istemiyorum” deseydim. Ya da yıllar sonra mesela benimle iletişime geçip “Oğlunuz 18 yaşına girecek Mısra Hanım, ben kendisi için bir tiyatro oyunu yazmak istiyorum, ona bir doğum günü hediyesi olsun, anısını yaşatmak için” deyip bir senaryo hazırladıktan sonra bana gönderdiğinde, oğlumun o trenin içinde an be an neler yaşadığına dair sahnenin o paragrafını okurken elimin ayağımın titremesini keşke yaşamasaydım, keşke “hayır gerek yok” deseydim ama işte bunların her biri neden hayır demeyi öğrenemediğimi ve artık öğrenmem gerektiğini bana gösterdi.
O yüzden en başta da söylediğim gibi başka bir kitap yazmayı düşünüyorum. Çünkü o yargılama sadece davada ve siyasette değil toplumda da oldu. Neden makyaj yapıyorsun? Neden eğleniyorsun? Neden tatile gidiyorsun? Nasıl oldu da evlendin? Neden hiç ilk eşinden bahsetmiyorsun? Ben hala ilk eşimin annesine anne diyorum. Ama bunları topluma anlatmak durumunda değilim.
- Mecbur da değilsiniz bu arada.
Tabii ki konuşmam gereken şey adalet. Ben kimseyle öbür tarafı konuşmuyorum. Bunun gibi birçok nedenler, nasıllar, nasıl yapmalılar… Mesela hala soruyorum kendime nasıl olmalı, kendimi nasıl ifade etmeliyim, nasıl unutturmamalıyım. Mısra’yı nasıl unutturmazsın? Evet ben her gün Twitter’da gün sayıyorum. Onları sadece numara olarak değiştirmiyorum. Ben biliyorum her gün şu kadar gitti.
Bugün şu oldu. Dün okullar açıldı. Oğuz Arda okula gidemedi. Yani nasıl olurdu diye o kadar çok sorular ve o kadar çok nasıl yapardın? Hayatta olsaydı nasıl bir ilişkin olurdu genç bir ergenle? Çünkü ergenlik zor bir süreç. Nasıl korurdum onu? Çünkü korumak gerekiyor. Gençleri de, kendimizi de korumak gerekiyor. İlişkiyi de korumak gerekiyor. Ve bunların her biri benim kendi gelişimime katkı sağlıyor. Evet, hayat biraz bana acımasız bir yerden geldi. Bu da herhalde ne yazık ki yaşadığımız ülkenin insana ve kadına vermediği değerden kaynaklı olarak, ben de nasibimi aldım diyorum ve güçlü kalmaya bakıp “ne ders alırım ve nasıl devam ederim”i takip ederek yolumu devam ettiriyorum.
- Bu programın adı Kurtlar Sofrasında Kadınlar. Sizin oturduğunuz kurtlar sofrasıydı aslında, bugün konuştuğumuz. Adını direkt böyle koymamış olsak da o yüzden buradasınız. O sofranın farklı yerlere kurulmuş versiyonları var şüphesiz. O sofralara oturan kadınlara buradan vereceğiniz mesajla bitirelim dilerseniz.
Her bir kadın çok kıymetli ve her bir kadın çok güçlü. O kurtlar sofrasında arkasından konuşanlar, yüzüne gülüp arkasından iş çevirenler, çelme takmaya çalışanlar, aşağıya çekmeye çalışanlar ve her türlü saldırılarla karşı karşıya gelecekler ama o kurtlar bir şekilde Dağılıyorlar o gücün karşısında. Çünkü kadın güçlü ve kadın inatçı ve kadın iradesi çok kuvvetli bir varlık. Bir adım geri gitmeleri gerektiğini kadınlar hadlerini bildirerek bir şekilde gösteriyorlar. Yorulduklarında bizlerden destek alsınlar. Çünkü ben öyle yaptım. Sizin gibi sesimi duyurmak isteyen insanlar benim elimi tuttular. Ben onların elini tuttum ve evet, güçlüyüm dedim, bunu hissettim. Bu şekilde mücadele veren herkesin onların yanında olduğunu bilmelerini isterim. Ve biz birlikte her şeyin üstesinden geliriz.








