“Hem tereyağını yemek hem de tereyağının parasını istemek” bir Fransız deyimidir… Bir kişinin hiçbir fedakârlıkta bulunmadan veya hiçbir bedel ödemeden, bir durumun tüm avantajlarından aynı anda yararlanmak istemesi anlamına gelir.
Daha ziyade hem bir kaynağı tüketip hem de o kaynağın maliyetinden veya sorumluluğundan kaçmaya çalışan ve mantıksız taleplerde bulunan insanlar için kullanılır.

Piyasa ekonomisi ise “Hem tereyağını yemek hem de tereyağının parasını istemek” anlayışının tam tersidir… Bütün risk ihtimallerini içinde taşır.
Piyasa ekonomisi, üretim, yatırım, fiyat belirleme ve dağıtım gibi temel ekonomik kararların doğrudan devlet planlamasıyla değil, arz ve talep mekanizmaları, serbest fiyat sistemi ve rekabet koşullarıyla şekillendiği bir sistemdir.
Bu sistemin temel doğasında risk yer alır, çünkü piyasada her karar belirsizlik ortamında verilir ve geleceğe yönelik öngörüler her zaman gerçekleşmeyebilir.
Piyasa ekonomisinde risk, tüketicilerin, üreticilerin, yatırımcıların ve finansal kurumların gelecekteki fiyat değişikliklerinden, talep kaymalarından, makroekonomik dalgalanmalardan veya beklenmeyen dış etkenlerden dolayı zarar etme ya da hedeflenen getiriyi elde edememe olasılığıdır.
Maalesef bizim kültürümüzde piyasa ekonomisinin bir kazanç ve kayıp ikilemine dayalı olduğu gerçeği fazla içselleştirilmemiştir.
Hâlbuki risk almadan sürekli kazanmak piyasa ekonomisinin doğasında yoktur.
Basın Tarihi üzerinden 12 yıl öncesinde gezinirken, neredeyse bütün 2014 yılı boyunca gündemde kalan ve medyada “dövizle kredi mağduru” olarak takdim edilenlerle ilgili bir Yargıtay kararına rastladım.
17 Kasım 2014 tarihli Milliyet gazetesi, Yargıtay’ın kararını “Kredi alacaklılarına Yargıtay’dan kötü haber” başlığı altında geniş bir şekilde vermişti.
2007-2009 döneminde düşük faiz cazibesiyle bankalar, talep edenlere dövize endeksli krediler kullandırmıştı.
O zaman başta bankalar ve dövize endeksli düşük kurdan yararlananlar, bir gün bu döviz kurlarının yükselebileceği ihtimalini düşünmek istemedi.
Sadece avantajlı olmak önemsendi. Ve bu avantaj epeyce sürdü.
Ancak birkaç yıl sonra döviz kurlarındaki ani ve sert yükselişler, borçları ve taksit tutarlarını ödenemez hâle getirdi.
Kendilerini “mağdur” hissedenler haklarını duyurabilmek amacıyla Dövize Endeksli Konut Kredisi Mağdurları Derneği (DÖVDER) çatısı altında örgütlendi.
Kamuoyunun dikkatini çekmek için çeşitli basın açıklamaları, açlık eylemleri ve simgesel protestolar düzenlediler.
Geçen yıl yitirdiğimiz rahmetli Adıyamanlı türkücü Kahtalı Mıçı (Mustafa Aslan) uzun yıllar boyunca dövizzedelerin simgesi oldu.
Mıçı, faizi düşük olduğu için daha önce hiç görmediği Japon yeni üzerinden 2008 yılında 110 bin lira civarı konut kredisi kullanmıştı. Krediyi kullanmadan önce, 2007 yılı sonunda, 1 dolar 123,42 yen idi. 2011 yılında ise 1 dolar 83 yen oldu.
Yen, yüzde 50’nin üzerinde değerlendiği için Mıçı’nın ödemesi de aynı oranda arttı. Bu nedenle 2 yıl ciddi maddi sıkıntılar yaşayan Mıçı dövizzedelerin simgesi hâline geldi.

İnsani olarak ortada bir dram vardı.
Ama piyasa ekonomisinin sadece kazanç ve kâr kısmını kabul edip, kayıp ve zarar ihtimalini inkâr eden bir gariplik de söz konusuydu.
Konu mahkemelik oldu.
Uşak 1. Asliye Hukuk Mahkemesi dövize endeksli düşük kurdan yararlanan bir tüketiciyi haklı buldu. Bankanın tahsil ettiği kısımların büyük kısmını iade etmesini karara bağladı.
Banka kararı temyiz etti. Ve Yargıtay 13. Hukuk Dairesi bu kararı bozdu.
Yargıtay’ın kararında gazete haberinde de yer alan “hem tereyağı yiyip hem tereyağının parasının alınamayacağı” kısmı dikkatimi çekti. Bir “piyasa ekonomisi nedir” dersi gibiydi:
“Kendi serbest iradesiyle kredi türünü belirlediği anlaşılmakta olup, davalı banka elemanlarının davacıyı yönlendirdiği iddiası ispatlanamamıştır. Ülkemizde zaman zaman ekonomik krizlerin vuku bulduğu ve dövizle borçlanmanın risk taşıdığı da toplumun büyük çoğunluğu tarafından bilinen bir olgudur.
Davacı bu riski önceden öngörebilecek durumda olmasına rağmen dövizle kredi kullanmış bulunmaktadır. Kaldı ki, eldeki dava kredi geri ödemesinin başladığı tarihten 3 yıl sonra açılmış olup, bu durumda davacının sözleşmeyi benimsediğinin kabulü gerekir. Tüm hususlar değerlendirildiğinde dava konusu olayda uyarlama koşulları bulunmadığı anlaşılmaktadır.”
Uşak’taki yerel mahkeme kararında direndi.
Dosya Yargıtay Genel Kurulu’na gitti. Genel Kurul yerel mahkemenin direnme kararını “oy çokluğu” ile bozdu ve Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin kararını içtihat hâline getirdi.
Karar eleştirildi ve ülkenin kötü yönetilmesi nedeniyle mağduriyetlerin ortaya çıktığı söylendi.
Benim dikkatimi çeken ise piyasa ekonomisinin risk de içerdiğinin ancak Yargıtay Genel Kurulu’nda çoğunluk oylarıyla karar altına alınmış olması oldu.
Şimdilerde Ali Babacan’ın “Cumhuriyet tarihinin en büyük piyasa dolandırıcılığıyla karşı karşıyayız” dediği fon vurgununu yaşıyoruz.
Bu son fon dolandırıcılığı, 2014’teki gibi insanları kur farklarından dolayı “mağdur” etmedi, hisseleri şişirerek düpedüz dolandırdı… Ekonomiyi de torpilledi.
Bütün sorumlular ortaya çıkacak mı bilmiyoruz.
Ama eğer dolandırılmak istemiyorsanız şu iki prensibi hiç aklınızdan çıkarmayın bence:
“Risk faktörünü ortadan kaldırdığını, sürekli ve çok fazla kazandırdığını” söyleyen her girişim büyük bir ihtimalle bir dolandırıcılık girişimidir.
Birisi size mantık dışı bir kazanç teklif ediyorsa dikkatli olun… Paranızı kaybedebilirsiniz.








