Medyascope.tv

Mathias Delori: Bari Brüksel’i de bombalayın!

Fransız araştırmacı yazar Mathias Delori‘nin bu makalesi 18 Kasım 2015’de Fransa’nın ünlü internet gazetesi Mediapart’de yayınlandı. Çevirisini Haldun Bayrı gerçekleştirdi. Metnin orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz.

Brüksel’i bombalamak mı? Ya da terörizme karşı savaşın bazı çelişkileri…

Geçen cuma günkü saldırılardan sonra kamusal söyleme bir fikir hükmediyor: Fransa savaşta. Cumhurbaşkanı Hollande bu savaşı pazartesi günü Versailles’da toplanan Kongre’nin önünde tumturaklı bir tarzda ilan etti. Konuşmasından sonra, parlamenterlerin tamamı her zamankinden daha hamâsî bir Marseillaise marşı okudular. Yeri gelmişken, bu nutukların ve bu marşların söylenmesinin sadece sembolik bir durum olmadığını kayda geçmek önemli. Fransız Rafale ve Mirage 2000 savaş uçakları pazar gününden beri IŞİD’in yurtluklarından biri olan Rakka şehrini bombalıyor. Vladimir Putin’in Rusyası ile geniş çaplı bir askerî ittifak kotarılıyor. Bu savaş, cuma günkü saldırganların IŞİD’le bağlantıları olmasıyla gerekçelendiriliyor. Mesela, olayın baş azmettirici zanlısı olan Abdelhamid Abaaoud, Suriye’de bir süre kalmış. Üstelik, iç karartıcı bir videoda, IŞİD’in başka savaşçılarıyla birlikte kasıntı görüntülerini sergilemiş.

Oysa cuma günkü feci saldırılar üzerine yürütülen soruşturmanın ucu, Rakka kadar, hatta Rakka’dan da fazla, Brüksel’e çıkıyor. Abdelhamid Abaaoud Suriyeli değil Belçikalı; üstüne üstlük Brükselli. Tıpkı ayın 13’üne denk gelen o hazin cuma günü yanındaki suçortakları ve geçen ocak ayındaki yeğenleri (A. Coulibaly ve Kouachi kardeşler) gibi, o da bir Avrupa evladı. Bu tespitle eli güçlenen Eric Zemmour[1], kısa süre önce, Brüksel’de terörizmin yuvası kabul edilen Molenbeek mahallesinin bombalanmasını önerdi. Önerisini kabul etmeyelim, fakat iki soru sorarak düşünsel bir deneye girişelim: Yarın Fransa, çok sayıda teröriste yataklık ettiği bahanesiyle Brüksel’i, Lyon’u ya da Münih’i bombalama kararı alsa nasıl tepki verirdik? Pazar günü Rakka’ya bombardımanların başladığını öğrendiğimizde aynı şekilde mi tepki gösterdik?

Siyaset bilimi uzmanı Martin Shaw bu soruyu “risk transferi” teorisinde araştırdı. Shaw, ilk olarak, terörizme (İslamî) karşı savaşın Batılı güçler tarafından iki cephede sürdürülen küresel bir savaş olduğunu gözlemliyor: “iç” denen cephe –ABD, Avrupa, vs. toprakları– ve “dış” denen cephe –Afganistan, Mali, Irak, Suriye, ortak noktaları hem Müslüman çoğunluklu nüfusları olan, hem de eski sömürge ülkeler. Aynı “savaş” söz konusu olmasına rağmen, Batılı güçler bu iki sahada hiç de aynı silahları kullanmıyorlar. İlk cephede, “normal” siyasî araçları kullanıyorlar: polis, yargı, ya da acil durumlarda özel eğitimli komandolar. Buna karşılık ikinci cephede, Batılı güçler insansız hava araçları ya da avcı bombardıman uçaklarıyla vuruyorlar.

Teröristleri “etkisiz hale getirme” şekillerindeki bu farklılığın nedeni teknik değil. Ülke sınırları dışına özel eğitimli komandolar göndermek de mümkün. Batılı devletler bazı şartlarda bunu yapmaktan da kaçınmıyorlar zaten. Örnek olarak, 2 Mayıs 2011’de Bin Ladin’in öldürülmesini düşünelim.

Teröristlere böyle farklı “muamele” yapılması, kökünü daha temel bir hâdisede buluyor: Batılı toplumların şiddetle ilişkilerinde. İnsansız hava araçlarının kullanıcıları ve avcı bombardıman uçaklarının pilotları sivil yaşamlarını esirgemek için ellerinden geleni yapsalar bile, aşağıya bıraktıkları bombalar –mekanik ya da kinetik olarak– polislerin ya da özel eğitimli komandoların mermilerinden çok daha fazla “sivil zayiat”a yol açıyor. Siyasî sorumlular bir serseri kurşunun Batılı bir sivili öldürme olasılığını üstlenmeye hazır olsalar da, bir Rafale, bir Mirage 2000 ya da bir F18 tarafından bırakılan 250 kiloluk bir bombanın etki alanına birkaç metre uzaklıktaki onlarca vatandaşlarının öldüğünü görmeye hazır değiller.

Bu kadar farklı güvenlik araçlarının böyle kullanımı, M. Shaw’u, terörizme karşı savaştaki çelişkilerden ilkini saptamaya yöneltiyor. Bu savaş bütün insanların yaşamının eşit olduğunu savunan hümanist, modern ve liberal değerler adına yürütülmesine rağmen, bazı (sivil) yaşamların diğerlerinden daha az değerli olduğu görülüyor. Yukarıda zikredilen düşünsel deneyi tekrar ele alalım: Brüksel’e düşen bir Fransız bombası bir sivil kurbana neden olsa ne olurdu? Muhtemelen adını, geçmişini, yakınları tarafından anlatılan çok sayıda anekdotunu duyduğumuzda bizi (meşru olarak) ağlatacak bir insan olurdu. Rakka’ya düşen bir Fransız bombasının sivil kurbanıyla ne oluyor? Bir denklemin görünmez parametresi, ya da en iyi ihtimalle, üzüntü duyulan ama Eyal Weizmann’ın “ehven-i şer ilkesi” diye adlandırdığı ilkeyle ölümü haklı gösterilen bir kurban.

Bu arada, insan yaşamlarına atfedilen değerdeki bu farklılığın somut bir kapitalist tertibatta da, bu savaşın kurbanlarına Batılı hükümetler tarafından ödenen mali tazminatlarda bâriz olduğu fark edilecektir. 11 Eylül saldırılarındaki kurbanların ailelerine ortalama 1,8 milyon dolar tazminat ödendi. Amerikan bombalarının kurbanı olan Afgan ve Iraklı aileler ise, gerçekten ısrar ederek uğraşırlarsa, 2500 dolar alabiliyorlar.

Bu unsurlar mevzumuz için basit fakat önemli bir olguyu gözler önüne seriyor: Hümanist çerçeve daha geleneksel bir kaygıyla yamultuluyor. O kaygı da, yakınlarımıza, uzaktaki ötekilerden daha çok sempati duymamız. Ve bayağı görünen bu hâdisenin kapsama alanını iyi ölçmek önemli. Gerçekten de bu gizli cemaatçi akıl yürütme şekli sadece sivillere uygulanmıyor; aynı zamanda Batılı savaşçılara da uygulanıyor. “Risk transferi” ifadesi tüm anlamını buradan alıyor. Batılı toplumlar ve güçler, her ne pahasına Batılı kurban olmasını istemiyorlar; savaşçılar arasında bile. O yüzden, bu savaşın risklerini Batılı-olmayan (sivil) halklara aktarmayı (transfer etmeyi) tercihliyorlar. Bu akıl yürütme şekli, terörizme karşı yeni savaşta hava saldırılarının ve insansız hava araçlarının merkezîliğini açıklıyor. Yere indirilen özel eğitimli kuvvetlere nazaran daha fazla Batılı-olmayan sivil kurbana yol açsalar bile, paha biçilmez bir meziyet arz ediyorlar: Batılı savaşçıların yaşamını (sağ kalmalarını) garantiye alıyorlar.

Bu düşünsel deneyin –Brüksel’i bombalamak– bir başka meziyeti var : “Terörizme karşı savaş”ın… da bir savaş olduğunu göstermesi. Gerçekten de bu savaş, tarihsel bir özellik arz ediyor: Onu destekleyenlerin çoğu tarafından olduğu haliyle algılanmıyor. Ocak ayındaki Charlie-Hebdo saldırıları sırasında saptamıştık bu noktayı. Göstericilerin bir bölümünün söylemiyle yaptıkları hareketin somut anlamı arasında bir kayma vardı. Gerçekten de, mitinglerdeki sağ kanat, İslam’a karşı nefretini (daha o zamandan) hamâsî tarzda haykırırken, sol kanat simgesel eylemini başka bir söz dağarcığıyla ifade ediyordu: şiddetin reddedilmesi, kavimler-arası karmalık, ifade özgürlüğünün savunulması, vb..

Paris’teki 11 Ocak kortejinin başında NATO Genel Sekreteri’nin, Binyamin Netanyahu’nun ve terörizmle savaşa ilgi duyan diğer 70 siyasî sorumlunun bulunması, elbette, bazı sorular sorulmasına yol açmıştı. Bununla birlikte, şiddeti reddettiklerini haykıran bu insanlar, Başbakan Valls 10 Ocak’ta terörizme karşı savaş ilan ettiğinde, Fransız milletvekilleri (daha o zamandan) hamâsî bir Marseillaise söylediklerinde ve Cumhurbaşkanı Hollande IŞİD’e karşı hava saldırılarını yoğunlaştırma kararı aldığında sokaklara dökülmediler. Yürütmenin bütün kararları savaş yönündeydi. Üstelik yürütme, kamuoyu araştırmalarında yirmi puan kazandı. Bu çelişki, cuma gününden beri kamuoyunun bir bölümünün yaşadığı şaşkınlığı ve hayreti açıklıyor. Savaşta olunduğunun tam bilincine varmadıklarından, IŞİD’in misilleme olarak darbe vurma kararı almasına çok kişi şaşıyor.

Terörizme (İslamî) karşı bu savaş üçüncü bir çelişki içeriyor: Mutlak bir stratejik tutarsızlık içinde yürütülüyor. “Büyük stratejiler”, yani jeopolitik ittifaklarla ilgili olarak bu noktayı birçok meslektaş tespit etti. Fransa ve ABD, 11 Eylül saldırılarına ve Suriye’deki El Nusra Cephesi’ne mali destek sağladığı konusunda kuvvetli şüpheler bulunan Suudi Arabistan’la müttefikler. Ayrıca, terörizme karşı ABD’nin yürüttüğü savaşın evveliyatı, bizi temkinli olmaya sürüklemeli. Medyada fazlaca gördüğümüz bazı “oryantalistler”in ileri sürdüğünün aksine, ABD 2001-2002’de El Kaide’yi yerle bir etmedi; hele Taliban’a daha da az zarar verdi (bu arada, binlerce Afgan sivil kurbana neden oldu). El Kaide’ye bir darbe vurmuştu elbette; fakat bu darbeyi vururken, onun Ortadoğulu yeğeni IŞİD için binlerce gönüllü çıkmasına yol açmıştı. Anti-terörizmin terörizmi beslediği bu mantığın sonuçları, 2003’teki Irak işgali sırasında daha da kitlesel bir biçim aldı. IŞİD, Irak devletinin yapısında Amerikan müdahalesinin yol açtığı dağılmanın doğrudan ürünü.

Bu stratejik körlük, savaşın günümüzdeki perdesinde de algılanabiliyor; yani IŞİD’e karşı hava saldırıları ve Putin’le (müstakbel) ittifakın oluşmasında. Bu “stratejik dönüm noktası”nın taraftarları, tam da düşmanlarının dilediği şekilde tepki gösterdiklerinin farkına varmazlar mı? Nitekim, “terörist” harekât tarzı (çatışma isteği uyandırıcı duygular olan korku ve kimliksel yaralara yol açan), siyasî örgütün meşruluğunu Batılılar’ın “haçlı seferleri”ni kınayan anti-emperyalist bir retorikle beslemesi, bildirisindeki erkeksi vurgular –kaldı ki bu hususta Fransız siyaset sınıfıyla kusursuz uyum halinde– vb. birçok unsur, Batı’nın hava saldırılarının yoğunlaşmasının IŞİD tarafından umulduğu izlenimi veriyor. Üstelik, Eric Fassin, Edwy Plenel ve başkalarının kaydettikleri gibi, stratejinin alfabesi, rakibin beklentilerine uygun tepki göstermeyip aksine onu şaşırtmaktır. Kısa süre önce Le Monde gazetesinde David Van Reybrouck bunu şöyle dile getiriyordu: “Sayın Cumhurbaşkanı, şimdi tuzağa düştünüz!”

Terörizme karşı savaş bir başka çelişki daha arz ediyor: Demokrasi ve siyasî liberalizm adına yürütülmesine rağmen, ülke içinde tek bir pratik sonucu var: özgürlüklerin kısıtlanması. Cumhurbaşkanı Hollande’ın Kongre önündeki söylevi bu bakımdan mânidar. Bütün önerdiği, Ocak ayından beri yerleşmekte olan olağanüstü hali düpedüz anayasallaştırmak.

Bize bu hâdisenin bütün savaşlar sırasında vuku bulduğu söylenerek itiraz edilecek. Öyledir diyelim, fakat dert tam da burada çıkmakta. Fransa her savaşa girdiğinde tüm demokratik ilkelerini sistemli bir biçimde inkâr etmiştir. Bu tarih 1914’teki Kutsal İttifak’la başlamıştı; hâlâ bugün bile riayet etmemiz buyurulan bir kutsal ittifaktır bu. O dönemde, bir Alman milletvekili Almanya’nın çoğulcu (dolayısıyla demokratik) onurunu kurtarmıştı: sosyalist Karl Liebknecht. Savaş kredilerini onaylamayı reddetmişti. Jaurès katledildiğinde ise Fransız yoldaşları savaşa katılmışlardı. Oysa halkın tek bir kişi gibi hareket ettiği demokrasi ne olur? Totaliter bir devlet.

Bu hikâye 1939-1940’ta daha da feci bir biçime bürünmüştü. 18 Kasım 1939’da, E. Daladier’nin cumhuriyetçi hükümeti, ulusal savunma ya da kamu güvenliği için tehlikeli addedilen Fransız veya yabancı bütün bireylerin gözaltına alınmasına (daha o zamandan!) karar vermişti. Fransız topraklarında bulunan Almanlar’ın çoğu bu kategoriye girmekteydi. Bu binlerce insan –çoğu Yahudi ve/veya Nazizm muhalifi– Fransa’ya gelmişlerdi, zira burayı İnsan Hakları’nın vatanı gibi görüyorlardı. Daha sonra, Haziran 1940 yenilgisi, demokratik kurumların –parlamenter oylarıyla kabul edilen– feshi ve bu erkeklerle kadınları Hitler’e teslim etme kararı alan mütareke sözleşmesi geldi. Sonrasını biliyoruz…

Aynı şeyi Cezayir Savaşı hususunda da söyleyebiliriz elbette. Fransa’nın Güney Akdeniz’de demokratik ilkelerini inkâr etmek için Cezayir Devrimi’ni beklemediği doğru. Fransız hukuku Cezayir vilayetlerinde iki hukuksal kategori yerleştiriyordu: yurttaşlar (Hıristiyanlar, Yahudiler, ateistler) ve tüm siyasî haklardan yoksun kalarak tâbi olanlar (Müslümanlar). Bununla birlikte, doğrusunu söylemek gerekirse bu mantık, Cezayir Savaşı sırasındaki sansür, keyfî tutuklamalar, işkence, vb. ile benzeri görülmemiş bir biçimde yoğunlaştı. Kaldı ki “metropol” de bu anti-demokratik sapmalardan esirgenmemişti. Mesela, 17 Ekim 1961’de Paris’te Cezayirli barış yanlısı göstericilerin katliamında valilikteki suç ortaklarını düşünelim.

Cezayir Savaşı’yla karşılaştırma ayrıca terörizme karşı savaştaki son bir çelişkiyi gözler önüne serme imkânı da veriyor. Bu savaş, siyasî özgürlükçülük kılığına bürünmesine rağmen, her tür yasal çerçevenin dışında yürütülmüştü. Bunda askerlerin kabahati yoktu. Terörizme karşı savaşan Fransız askerleriyle çok sayıda görüşmem oldu. Çoğunda mesleklerine soylu ve bütünüyle saygıdeğer bir yaklaşım gördüğümü söyleyebilirim. Sorun bu savaşın siyasî çerçevesinde. İlk olarak, “sivil” ile “savaşçı” arasındaki ayrım –savaş hukukunun temeli– artık uygulamada geçerli olmuyor. Çok sayıda vakada, “stratejik” diye nitelenen bir yerde bulunan her yetişkin erkek, “savaşçı” telakki ediliyor. Bu koşullarda sivil kurban sayısının taraflara göre neden farklılık arzettiği anlaşılır… Ayrıca, bu savaşçılar “yasadışı” (ABD terminolojisi uyarınca) addediliyorlar, ki bunun da çok basit bir anlamı var: Cenevre Sözleşmesi kapsamına girmiyorlar.

G.W. Bush döneminde, bu insanlara yasal savaşçı statüsünün layık görülmemesi araçsal bir biçimde düşünülmüştü. CIA tarafından yürütülen istihbarat arayışı çerçevesinde işkenceyi mümkün kılmak söz konusuydu. Birkaç yıldır, bu savaştaki “insaniyet” iddiasına bağlı olarak bu tercih daha kimliksel bir biçim aldı. Terörizme karşı savaş çerçevesinde, karşısında dövüşülen kişi tehditkâr bir alter-ego, bir “boche” (Alman askeri), bir “Franzmann”, bir “Sovyetik”, vb. değilmiş. Aksine, daha genel olarak “barbarlar” diye nitelenen insanlık düşmanlarıyla karşı karşıya geliniyormuş. İnsan olmayanlara ne yapılır peki? Halk söyleminde revaçta olan bir deyim kullanılırsa: “Kökleri kazınır”. Bu açıklama Cezayir Savaşı’yla karşılaştırmaya itiyor bizi. Franz Fanon bu konuda, “Alman işgali sırasında Fransızlar insan kalmışlardı. Fransız işgali sırasında (Almanya’nın, 1945-1949 arasında) Almanlar insan kalmışlardı. Cezayir’de ise sadece hâkim olma söz konusu değildi, kısacası bir sahayı olduğu gibi işgal etme kararı vardı”. Franz Fanon neden söz ettiğini biliyordu: Hem büyük bir Cezayirli devrimci, hem de büyük bir Fransız direnişçisi olmuştu.

Gerekiyorsa belirtelim ki, bu eleştirilerin esin kaynağı, savaşın ahlâken kınanması ya da bir tür bütüncül barışçılık değil. Tarih bu tür akıl yürütmelerden kendimizi sakınmamızı öğretti bize. Bununla birlikte, büyük strateji uzmanları, güvenlik sorunlarının çözümünde tek aracın silahlı güç olmadığını da öğretiyor bize. Paris’i vuran terörizmin öncelikle Avrupalı, ya da şeceresi itibariyle Batılı olduğu tezini kabul edersek, ona karşı da diğer terörizmlere karşı başvurduğumuz çareleri uygulayalım. 20. yüzyılın ikinci yarısında Fransa, teröristlerle ilgili çok sayıda sorunu (aşırı sağ, aşırı sol ya da bölgeci) polisiye ve adlî yollarla ele aldı ve halletti. Zaten polis güçleri ve terörle mücadele konusunda yetkili yargıçlar da cuma gününden beri cesur ve etkili bir biçimde canla başla giriştiler bu işe. Çabaları bu araçlar üzerinde yoğunlaştırsak ne olur? İslamî terörizmin bize bilhassa Ortadoğu’dan geldiği tezini unutmazsak, diplomatik seçenek de var. Mart 2004’teki Madrid saldırılarından sonra (200’e yakın ölü), yeni başbakan José Luis Rodriguez Zapaterro, Irak’tan çekilme sözünü tuttu ve saldırıların arkası kesildi. İnsanlık düşmanlarıyla pazarlık yapılmadığını düşünenlere (iyi hümanistler olarak mı?) bu önerinin acayip görüneceği de doğru tabii.

[1] Göçmenlere, kadınlara ve eşcinsellere karşı çok sayıda polemiğe girmiş olan sağcı bir gazeteci (ç.n.).

Mathias Delori kimdir: Bordeaux Siyasal Bilimler Üniversitesi Émile Durkheim Merkezi’nde CNRS (Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi) araştırmacısı. Gilles Bertrand ile birlikte, Terrorisme, émotions et relations internationales (“Terörizm, Uluslararası Heyecanlar ve İlişkiler”) kitabının yazarı (Paris, Editions Myriapode, 2015).

Bunlar da ilginizi çekebilir: