Medyascope.tv

Yves Sintomer: “Post-demokrasi” çağı

Michel Abescat

Télérama – 1 Temmuz 2016 / Çeviri: Haldun Bayrı

Paris 8 Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Yves Sintomer, yurttaşların ve seçilmişlerin önemli kararlara artık etki edemediği günümüzdeki demokratik sistemimizi sorguluyor. Ve uyarıyor: Şayet iktidar tekrar halka verilmezse, felâkete koşulur.

Halkların reddettiği ya da habersiz kaldığı, teknokrasi ile ekonomi ve finans lobilerinin hükmettiği Avrupa krizde. Siyasetçiler tüm saygınlıklarını yitirdiler, seçimlerde oy kullanmayanların sayısı doruk noktasına ulaştı. Hakiki kararların kulislerde, kamusal sahnenin uzağında alındığı cevheri boşaltılmış bir tiyatro olan “demokrasi-sonrası” (post-demokrasi) çağa mı girdik? Ve bundan nasıl çıkacağız? Otoriter eğilimlere boyun eğerek mi, yoksa demokrasiyi yeniden icat ederek mi? Paris 8 Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Yves Sintomer’in La Revue du Crieur tarafından yayımlanan mükemmel makalesinde sorduğu sorular bunlar.

“Demokrasi-sonrası” sözüyle ne kastediliyor ?

Sintomer: Bu terim, 2000’li yılların başında İngiliz akademisyen Colin Crouch tarafından ortaya atıldı. Crouch’a göre, Batılı siyasî rejimler demokratikleşmelerinin doruk noktasını ABD’de İkinci Dünya Savaşı’nın az öncesinde, diğer ülkelerde de savaşın hemen sonrasındaki onyıllarda yaşadı. Sonraysa, durum azar azar kötüleşti. Böylelikle bugün, demokrasi-sonrası çağa girmiş bulunmaktayız: Elbette serbest seçimlerle, rekabet halindeki partilerle, bir hukuk devletiyle, kuvvetler ayrılığı vb.’yle demokratik kurumlar varlığını sürdürüyor. Ama en önemli kararlar başka yerlerde, başka çerçevelerde alınıyor: büyük uluslararası firmalar, kredi derecelendirme kuruluşları ya da Dünya Bankası gibi teknokratik kurumlarda. Kısacası, ekonomik küreselleşme ve finans kapitalizmi demokrasinin içindeki cevherin çoğunu boşaltmıştır.

Les conseillers de Segolene Royal : le sociologue Yves Sintomer ( democratie participative ). Paris, FRANCE - 01/2007

54 yaşındaki sosyolog ve siyaset bilimci Yves Sintomer’in son çalışması, çok ses getiren Fransa, Almanya, Brezilya, Hindistan ve Çin’in tarihsel ve siyasi temsil sistemlerinin karşılaştırması.

Bu açıdan bakıldığında, demokrasinin bir tür aldatmaca haline geldiği söylenebilir mi?

Sintomer: Sahnenin önündeki aktörleriyle, anlatılarıyla ve entrikalarıyla bir gösteri haline geliyor; o sırada da esas işler kulislerde olup bitiyor. Bunun çok çarpıcı bir örneği Yunanistan’daki 2015 seçimidir. Syriza, halkı, kendinden önceki iktidarların uyguladıkları liberal kemer sıkma politikasından bir kopuş programına inandırarak iktidara gelmişti; seçilir seçilmez projelerinden vazgeçmek zorunda kaldı. Yunan yurttaşlarının tercihinin bir hükmü yok, esas kararlar başka yerlerde alınıyor. Aynı şekilde, Avrupa Anayasası tasarısının 2005’te Fransızlar ve Hollandalılar tarafından referandumda reddedilmesinin hemen akabindeki Lizbon Antlaşması, hiç yüksünmeden aynı düzenlemeleri getirmişti. Orada da yurttaş oylarının bir hükmü olmamıştı.

Demokrasi-sonrasında iktidarın nasıl kullanıldığını daha açık bir biçimde anlatabilir misiniz?

Sintomer: Şirketlerin, yani özel aktörlerin fırsatlara bağlı olarak şurada ya da burada yatırım yapma kararı almalarının bir bölge ya da bir ülke ekonomisi üzerinde daima bir etkisi olur. Fakat küreselleşmenin ve finans kapitalizminin gelişmesiyle bu etki artmıştır. Çokuluslu firmalar, devletleri vergi ve toplumsal haklar alanında rekabete iterek doğrudan baskı uygulayabilecek güçte büyük aktörler haline geliyorlar. Üstelik devletler finans pazarlarına ve kredi derecelendirme kuruluşlarına gitgide daha fazla bağımlı. Hem bölgeler hem de Avrupa ölçeğinde artan bütünleşme, şimdiye kadar içinde demokrasinin gelişmiş olduğu Ulus-Devlet’in manevra alanını daraltıveriyor.

Böylelikle bugün, ilaçların, sanayi ürünlerinin ya da sınaî tarım ürünlerinin piyasaya sürülme izinleri çoğu zaman her tür demokratik denetimin dışında, devletlerden bağımsız ajanslar tarafından Brüksel’de veriliyor. Bu demokrasi-sonrası dünyada, uzmanlar, lobiciler, profesyonel finansçılar yan yana çalışıp her gün kamusal sahnenin dışında çok önemli kararlar veriyorlar.

Kâh devlet için, kâh büyük kurumlar veya çokuluslu şirketler için çalışanlar, çoğu zaman aynı kişiler.

Sintomer: Elitlerin çemberinin daralması büyük bir hâdisedir. Özellikle de siyaset dünyası, üst düzey yöneticiler ve özel sektör arasındaki geçişliliğin bilhassa çok güçlü olduğu Fransa’da. Bu elitin üyeleri aynı büyük okullardan çıkıyor, birbirini tanıyor ve yan yana çalışıyorlar; kariyerleri uyarınca bir sektörden diğerine geçiyorlar. Nüfusun çoğunluğunun toplumsal tecrübesinden geniş ölçüde kopuklar. Önceleri, kitle partilerinin hâlâ güçlü oldukları devirde, muhtelif toplumsal kökenlerden kişiler önemli siyasî sorumluluklara hâlâ erişebiliyor, böylelikle de başka bir bakışın, başka bir tecrübenin katkısını getirebiliyorlardı. Durum artık böyle değil.

Avrupa Birliği demokrasi-sonrasının iyi bir örneği değil mi?

Sintomer: Orası bâriz. Avrupa Birliği halklara karşı apaçık bir güvensizlik üzerine kuruldu; öncelikle bilgelerin, teknokratların, aydınlanmış siyasî elitin Avrupasının inşa edilmesi gerektiğini düşünüyordu kurucuları. Halkın rızası bu girişimi taçlandırmak için ikinci bir aşamada geliyordu. Bu senaryo bir süre işledi; yoklamalar Avrupa’nın inşasının epey geniş bir destek bulduğunu gösteriyordu. Sonra, azar azar, elitlere karşı güvensizliğin yükselmesi ölçüsünde, birbirini izleyen ekonomik krizler bir emniyetsizlik duygusu yerleştirdi; Avrupa, özellikle sosyal haklar düzeyinde git gide daha az koruyucu görünüyordu. Boşuna değildi bu; zira Avrupa Birliği, mali mevzuatın yürürlükten kaldırılmasının ve neo-liberal politikaların kalelerinden biri haline geldi; hem de ulusal yöneticilerin, kendilerinin de diledikleri politikaların sorumluluğunu çoğu zaman Avrupa’nın üstüne atmalarına rağmen. Brexit bu sistemin soluğunun büyük ölçüde kesilmiş olduğunu kanıtlıyor. Bu bir alarm zili: Kapsamlı reformlara girişmezse, Avrupa Birliği önümüzdeki yıllarda felâketlere hazır olmalıdır.

Demokrasi-sonrası bağlamda Devlet’in rolü nasıl konumlanıyor?

Sintomer: Devlet, umumî menfaatin cisimleşmesi olduğu iddiasındadır. Daha gerçekçi bir yaklaşımla, toplumsal taleplerin karşı karşıya geldiği ve orta yolların arandığı yerdir. Savaşı izleyen onyıllarda, halk katmanları başka çıkarları, özellikle de Devlet’e daima ayrıcalıklı bir erişimi olan şirketlerin ve toplumdaki üst katmanların çıkarlarını dengeleyebilecek güçteki partilerde, sendikalarda, derneklerde örgütlenmişlerdi. Bu denge günümüzde bozulmuştur. Çünkü o partiler ve sendikalar zayıfladılar; ama özellikle güç dengeleri git gide daha az ulusal ölçekte kuruluyor. Böylece devletler, dış baskılara, özellikle de yatırımlarını çekerek istihdam yaratabilmek için çıkarlarını gözetip şirin görünmek istedikleri uluslar-ötesi firmaların ve pazarların baskılarına çok daha açık hale geldiler.

Siyasetçiler karşısında günümüzde yaşanan hüsran duygusu bundan mı geliyor?

Sintomer: Bu “demokrasi-sonrası” tanımlamasının faydası, geniş ölçüde yaygın olan bir duyguya isim koyması: oy vermenin pek bir şey değiştirmediği, hem sağ hem sol elitlerin benzer politikalar yürüttüğü, sıradan insanları dinlemedikleri izlenimine. Siyasî sisteme bu güvensizliğin haklı nedenleri var. Bununla birlikte geçmişi idealleştirmekten de sakınmak gerek. Colin Crouch’un adlandırmasıyla, “azami demokrasi”, yani bizim savaş-sonrası yıllarda yaşadığımız, az önce zikredilen temel noktalar üzerinde elbette gerilemiştir. Fakat o zamanlar Parlamento’daki kadın oranının yüzde 1 ila 5 arasında kaldığını; demokratik hakların sadece sömürgeciler için söz konusu olduğunu, sömürgeleştirilenleri kapsamadığını; siyasî partilerin, özellikle de Fransa’daki başlıca işçi partisi olan komünist partinin bugün artık hoşgörülemeyecek bir disipline sahip son derece hiyerarşik bir örgütlenmesi olduğunu unutmamak gerek. Demokrasinin altın çağı hiç olmamıştır.

Demokrasi-sonrası tanımlamasının liberal temsilî demokrasinin krizine işaret etme meziyeti var. Yeni zeminlerden yola çıkmak için bunu düzeltmek mümkün mü?

Sintomer: Bunun ütopik olduğunu düşünüyorum. Liberal demokrasiler genel bir kriz dönemine girdiler; klasik temsilî hükûmetin merkezîliği de artık geçmişte kaldı. Dünya düzeni alt üst oldu, Avrupa taşralaşıyor. Birkaç düzenlemeyle önceden olduğu gibi devam edilebileceğini tahayyül etmek bana yanılsama gibi görünüyor; Avrupa Birliği ölçeğinde bu iyiden iyiye görülüyor; ama aynı zamanda, yeni göç akınlarına bağlı mülteci krizleri, terörizm ve Avrupa’nın her tarafında gelişmekte olan yabancı düşmanı güçlerin ilerleyişinde de görülüyor. Avusturya az kalsın aşırı sağcı bir cumhurbaşkanı seçecekti. Doğu Avrupa’da Polonya ve Macaristan gibi bir dizi ülke, demokratik özgürlükleri kısıtladılar. Hem ekonomik hem de siyasî ve toplumsal alanlarda ciddi değişiklikler olmazsa, Avrupa’da otoriterliğe doğru bir sapma senaryosu göz ardı edilemez. Bu bakımdan Fransa doğrudan söz konusu. Ulusal Cephe durmadan ilerliyor; Müslüman nüfusu merkez alan yeni bir yabancı düşmanlığı tehlikeli bir biçimde gelişiyor; Müslümanlar ideal günah keçileri haline geliyor; laiklik ise, hem etnik hem dinî görülen bir azınlığa karşı yöneltilen bir devlet cemaatçiliğinin maskesi haline geliyor. Güvenlikçi retorik/belâgat hem solda hem sağda artan bir önem kazanıyor; terör saldırılarından sonra getirilen olağanüstü halin uzatılması, kamusal özgürlüklerin kısıtlanmasını normalleştiriyor. Kentlerimizde, özellikle de başkentte askerlerin devriye gezmesine alışıyoruz sonunda.

Fransa’ya otoriter bir rejimin gelmesi sizce mümkün mü?

Sintomer: Evet. Her ülke gibi Fransa’nın da demokratik açıdan meziyetleri ve kusurları var; fakat epey paternalist bir cumhuriyet geleneğimiz var; bu gelenek, kişileri sadece dışarıdan değil kendilerinden de korumak gerektiği fikrinden oluşmuştur. Bu fikir ise çok sayıda otoriter yoruma açıktır.

La Revue du Crieur’deki makalenizde, günümüzdeki çıkmazdan kurtulmak için “demokrasinin demokratikleştirilmesi” senaryosunu da neyse ki dışlamıyorsunuz…

Sintomer: Tarihsel bir evrenin sonunu yaşıyoruz. Bildiğimiz haliyle seçimlerin yarın ortadan kalkacağı ve bunun yerini bütünüyle benzersiz yeni biçimlerin alacağı anlamına gelmez bu. Fakat büyük toplumsal dönüşümler, 18. yüzyıldaki devrimlerle doğmuş ve 20. yüzyılda kitle partilerinin gelişiyle derinlemesine dönüşmüş olan temsilî sistemi sarsıyor. Mesela eğitim bakımından. 19. yüzyılda, ilkokulun ötesine geçmeyen köylü kitlesi ile onları Parlamento’da temsil eden büyük toprak sahipleri arasındaki fark muazzamdı. Bugün, siyasî sorumluların eğitim düzeyi ile yurttaşların çoğunun düzeyi arasında o kadar da fark yok. Bireyler arasında bilgi aktarımı ve iletişim bakımından, İnternet ve sosyal ağlar da sosyalleşme yollarını allak bullak etti. Dolayısıyla temsilî rejimin krizde olması şaşırtıcı değil.

Ama demokrasinin, Colin Crouch’un ileri sürdüğü gibi, kaçınılmaz bir gerileme içinde olduğu anlamına da gelmez bu. Aksine kendini çok çeşitli biçimlerde dışa vuruyor. Derneklerde hiçbir zaman bu kadar insan olmamıştı; güçlü toplumsal seferberlikler düzenli olarak siyasi gidişata müdahalede bulunabiliyor; ABD’deki Occupy, İspanya’daki Indignados (Öfkeliler) ya da Fransa’daki Nuit Debout (Gece Ayakta) tarzında hareketler, siyasî tartışmanın ağırlık merkezini değiştirme eğiliminde. Uluslararası ölçekte, sivil toplumdan, çevreci sivil toplum örgütlerinden, kentsel ağlardan aktörlerin ittifakları küresel ısınmaya karşı seferber oluyor, ilerlemeler katediyor, neo-liberal mantıkları esnetmeyi beceriyor. Onlar olmasa, her ne kadar görece de olsa Uluslararası İklim Zirvesi’ndeki (COP21) başarıya ulaşamazdık. Hem yerel hem ulusal ölçekte, referandum, ya da Britanya Kolumbiyası, İzlanda veya İrlanda’da denenen kura çekimi gibi katılımcı demokrasi mekanizmalarının çoğalması, temsilî sistemi dengelemek için günümüzde hareket halindeki o demokratik dinamizmin bir başka işaretidir.

Bu hususta, sağdaki adayların aralarında düzenledikleri önseçimin başarısı ve Arnaud Montebourg tarafından senatörlerin kurayla belirlenmesi teklifi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sintomer: Elbette seçim kampanyalarındaki abartılı hareketlere aldanacak değilim; ama bazı temel kararlarda son sözü, sadece seçilmiş temsilciler yerine, tüm Fransızların söylemesi olumlu görünüyor bana. Fransız usûlü referandumun büyük kusurundan, yani işbaşındaki hükûmetin kendi siyasî yönelimini halkoyuyla meşrulaştırmak için daima yukarıdan dayatmasından kaçınmak kaydıyla. Seçmenlere danışılacak âna ve konuya, –hatta Notre-Dame-des-Landes’daki referandumda olduğu gibi, işbaşındaki iktidardan yana olduğu bilinen bir bölgeyi hedefleyerek– hangi seçmenlere danışılacağına o karar vermektedir. Asıl hedef, kararı belirleyici değerde halk girişimiyle referandumu geliştirmektir. Halk yanılabilir, denecek. Elbette, ama siyasî temsilciler yanılmıyor mu?

Ya kura çekimi?

Sintomer: Referandumlarda da seçim oyununda da politikacı oyunlarının ağırlığı hissedilir; Londra eski belediye başkanının sırf David Cameron’un yerine geçmek amacıyla desteklediği Brexit oylamasında gördük bunu. Tam da bunun için kura çekimi yararlı olabilir. Uzun zaman seçimlerle birlikte başvurulan, bugün de binlerce tecrübeyle tekrar dönülen eski bir demokratik ilkedir; hatta, İrlanda’da çoğunluğu kurayla belirlenmiş bir meclis tarafından teklif edilen bir anayasa değişikliği önerisiyle herkese evlilik hakkının benimsenmesindeki gibi, ulusal ölçekte bile olabilir bu. Bu sayede nüfusun bütününü sosyolojik olarak temsil eden meclisler tayin edilebilir. Siyasî elitlerin çoğunlukla aynı toplumsal sınıftan devşirildiği bir dönemde, bu önemli.

Kura çekiminin ikinci avantajı, iktidar için rekabeti azaltmasıdır. Bu rekabeti tamamen kaldırmak söz konusu değil, siyaset aynı zamanda budur da; fakat sadece bundan ibaret hale geldiğinde, kura çekimi bunun bazı sonuçlarını etkisiz hale getirebilir. Daimî veya geçici meclislerin oluşturulma yollarını seçime ve kura çekimine başvurarak çeşitlendirmek gibi, bazı esasî sorunlarda referandum yoluyla halka danışmak gibi, karar alma süreçlerine sivil toplumun örgütlenmiş aktörlerini katmak gibi, “demokrasiyi demokratikleştirme”nin birçok yolu var.

Şayet demokrasinin günümüzdeki tükenişi finans kapitalizminin gücüne bağlıysa, ona da saldırmak gerekmez mi?

Sintomer: Gerçekten de onun baskınlığı demokrasinin önünde büyük bir engel. Ama geçen yüzyılda sosyal devletlerin ortaya çıktığında olup bitenlere bakalım. Çok sayıda kuvvetin birleşmesinden doğmuştu sosyal devletler: devrimci hareketler; ürünlerini satın alabilmeleri için işçilere iyi ücret vermenin kendi çıkarına olduğunu anlamış olan Henry Ford gibi patronlar; toplumu gözeten yasaların ülke bütünlüğü ve gücü üzerinde nasıl etkili olduğunun ayırdına varmış devlet adamları. Yarın yeniden gün ışığına çıkabilecek olan birleşme türü budur. İmajlarına özen gösterme ya da yeşil ekonominin yükselen trendlerinde yer kapma adına niteliksel dönüşümleri destekleyecek çokuluslu şirketler. Çin veya ABD gibi devletlerin, ya da Avrupa Birliği’nin baskısı altında, mesela vergi kaçışını düzen altına almayı başaracak kararlar. Çevre koruma alanında şimdiden gördüğümüz gibi dünya ölçeğinde eşgüdümlü seferberlik hareketleri. Her şeyi değiştirecek bir büyük akşamı ya da bir seçimi beklememek gerek; işbirliği içinde ya da birbiriyle çelişerek başka imkânları belirginleştiren aktörlerin yürüttüğü bir dizi ilerlemenin peşinden gitmeli. Krizler ve gerilemeler olacaktır, fakat geleceğe ille de ket vurulmuş değildir.

FransizKultur

Yves Sintomer’in Fransızca makalesi için:

L’ère de la post-démocratie ?, in La Revue du Crieur, n°4, éd. Mediapart-La Découverte

Bunlar da ilginizi çekebilir: