Medyascope.tv

Loulouwa al-Rachid: “Musul geri alınsa da Irak’ın geleceği parlak değil”

Musul geri alınsa da Irak’ın geleceği parlak değil

Loulouwa al-Rachid – Orient XXI – Çeviri: Haldun Bayrı

Terörizme karşı uluslararası koalisyonun askerî ve maddî desteği sayesinde, cihadcılar Bağdat’ın batısındaki “Sünni üçgeni”ne kapanmak zorunda kaldılar. Başbakan Haydar el İbadi böylece önemli puanlar kaydedebildi, ama 2003’te devlet aygıtı yok edildiğinden beri onu zehirleyen çok sayıda çatışma dinamiğine maruz kalan bir ülkenin sallantıdaki iktidarını sağlamlaştırmaya yetmiyor bu. Iraklılar için artık bu rejim, on yıldır yaşamları, umutları ve ulusal kaynakları saçıp savuran kinik siyasetçilerin savsaklayıcılığından ve yolsuzluktan başka bir anlama gelmiyor.

Irak’ta IŞİD’in araziye kök salması kısa sürmüş olacak. Cihadcılar artık bir dizi askerî yenilgiye uğruyor ve 2013-2014’te başlayan “yayılma”larından beri fethettikleri kurtarılmış bölgeleri tek tek kaybediyorlar. Halifeliğin gözbebeği, Irak’ın kuzeyinde Haziran 2014’te ele geçirdiği büyük Sünni şehri Musul, her gün bombardımana maruz kalıyor ve son saldırıya hazırlanan göz korkutucu bir askerî armada tarafından kuşatılmış durumda. IŞİD’in çok sayıda komutanı yok edildi ve Musul dışındaki savaşçıları, Bağdat’ın batısındaki Sünni üçgeninin çöl ve dağlarla kaplı bölgelerinde tek tük ücra köşelere çekilmek zorunda kalmış ve bozguna uğramış durumda.

bagdat

Bağdat sokağı, Chatham House, 12 Mart 2013.

Terörizme karşı uluslararası koalisyonun artan desteği, özellikle de hava saldırılarının yoğunlaştırılması, Batılı özel kuvvetlerin karada yerleştirilmesi, ayrıca Irak ve Kürt birliklerine yapılan önemli teçhizat tedariki, ürünlerini veriyor. Bu dış destek hem Irak Başbakanı Haydar el İbadi’ye hem de Kürt Başkanı Mesud Barzani’ye önemli puanlar kaydetme olanağı sağladı; ama bir sürü eski ve yeni aktör tarafından –kendi müttefiklerinden ise hiç söz etmiyoruz– şiddetle karşı çıkılan, iktidarın merkezindeki karşılıklı konumlarını sağlamlaştırmak için yeterli değil bu. Koalisyon Irak’taki cihadcılığın sonunu getirmeyecek, tıpkı IŞİD’in Musul’daki muhtemel bozgununun, biçimden biçime bürünüp Kürdistan’ı da içine alarak ülkeyi kateden krizi çözmeyeceği gibi. Aksine, 2003’te devlet aygıtı yok edildiğinden beri onu zehirleyen çok sayıda çatışma dinamiğini azdırması kuvvetle muhtemel. Bu dinamikler aralarında –ve her biri kendi içinde– ülkeyi paylaşmaya çalışan etnik ve itikadî tüm bileşenleri katediyor.

Bağdat’ta, El Kaide’nin Irak’taki ayaklanma stratejisine bir dönüşü –özellikle Şii nüfusun yoğun olduğu kentsel bölgelerde kanlı saldırılara dönüşü– şimdiden kendini gösteriyor. Bu terörizm artık “varoluşsal” bir tehdit arz etmese de, boşa dönen ve tıkanıp kalmış bir siyasî rejimdeki aksaklıkları ve yozlaşmayı açığa vuruyor. Reforma hayli kapalı olan Bağdat rejimi yine de hem dış hem iç tüm aktörler tarafından, boşluk korkusuyla, yararlı görülmeye devam ediyor. Ahali için, diktatörlüğün son bulmasının ve ilk serbest seçimlerin keyfi geçtikten sonra, bu rejim artık, on yıldır yaşamları, umutları ve ulusal kaynakları saçıp savuran kinik ve egoist siyasetçilerin savsaklayıcılığından ve yolsuzluktan başka bir anlama gelmiyor.

Şii çoğunluğun zorbalığına doğru mu?

Bağdat rejimi değişiyor oysa. Ülke topraklarının tamamı üzerinde düzeni ve kamu hizmetlerini sağlayamadığı muhakkak; meşru şiddetin icrası tekelini elinde hiç tutmadığı da; bununla birlikte, birbirinden ayrılmaz olan ve en hafif deyişle ağır sonuçlara yol açan iki dinamik tarafından tepeden tırnağa allak bullak ediliyor. Bu rejim bir yandan Irak’ın homojenliğinin ayırt edilmeden Şiilere doğru kayışını onaylıyor. Belirgin bir Şii kültürü, sayısız dinî ritüeliyle, ikonografisiyle (Humeyni ve Hamaney de dahil olmak üzere büyük ayetullahların, milis komutanlarının ve şehitlerin resmini taşıyan afişler, vs.), giyim-kuşam kodlarıyla, lehçesiyle ve derinlemesine Güney Irak’taki kırsallığın ve kabileciliğin izini taşıyan vurgusuyla kamusal yaşama hükmediyor. Sünniler ölçülü davranmaya özen gösteriyorlar; göze batmamak için isimlerini, adreslerini ya da şivelerini hafif değiştiriyorlar. Şiiler, git gide daha fazla yüksek sesle Irak devletinin tek sahibi olma talebini, başka deyişle nüfus çoğunluğunu oluşturdukları için yalnız başına hükûmet etme hakkını dillendiriyorlar. Koalisyon hükûmetlerinin gerekçesi olmuş olan “ulusal mutabakat” artık hem çoğunlukçu hem güvenlikçi ikili bir mantık lehine unutuluyor ve devletin tüm çarkları Şiilere bahşedilirken, Sünnilerle barışma hevesi, terörizme karşı savaş adına, çıkmaz ayın son çarşambasına atılıyor. 2017 ve 2018’deki eyalet ve meclis seçimlerinde test edilecek olan bu mantıkla, Sünniler nihaî yenilgiye uğramış oluyorlar. Bölgeleri bütünüyle felakete uğramış (Ramadi’nin IŞİD’in elinden geri alınması sırasında şehrin % 80’i yok edilmişti) ve sâkinleri boşaltılarak kendi ülkelerinde hiç kimsenin istemediği mültecilere dönüştürülmüş değiller mi? Hiç olmadığı kadar bölünmüş ve bütünüyle itibar kaybına uğramış Sünni politikacıların elinde de zaten, Şii sahnesindeki aktörlerin ve onların İranlı sponsorlarının gözüne girmekten başka yol kalmamıştır; aksi takdirde IŞİD’e sempati duymakla suçlanma ve tekrar inşa için tahsis edilmesi muhtemel fonlardan mahrum bırakılma riskiyle karşı karşıyadırlar.

indir

Irak siyaseti uzmanı araştırmacı olan Loulouwa al-Rachidi, halihazırda “When Authoritarianism Fails In The Arab World (Wafaw)/Centre de recherches internationales (CERI) Sciences Po.” programı üyesi.

IŞİD ile çarpışmaların kolaylaştırmasıyla toplumun en ufak etnik ve dinî azınlıklarına (Ezidiler, Hıristiyanlar, Türkmenler, vb.) varıncaya kadar bütün bileşenlerini etkileyen bir milis düzeninin temayüz etmesi, savunduğunu ileri sürdüğü devleti harap etmekte, özellikle de Şii hizipleri arasında kartları yeniden dağıtmaktadır. Nitekim, en ön safta İslami Davet Partisi ve Irak İslami Şura Meclisi’nin geldiği hükûmet partileri, 2003’ten beri baskın çıkan kamu kaynaklarından (muhassasa) ve iktidarın kota paylarından mahrum bırakıldıklarını düşünen bir sürü rakiple karşı karşıya kalıyorlar. Kuşkusuz, siyasete milis düzeninden çıkıp gelen bu yeni aktörler, “rejim”i devirmekten ziyade, “yeşil bölge”de[1] konuşlanan “rejim”in bağrındaki mevkilerini iyileştirmeye uğraşmakta ve hepsi gelecek seçimler için kendi listelerini hazırlamaktadırlar. Bununla birlikte Irak devletinin doğası üzerine ve IŞİD’i bozguna uğratma hedefinin ne anlama geldiği hususunda farklı düşünüyorlar: Siyasî çözüm noksanlığından çehre ya da isim değiştirerek durmadan radikalleşen Sünni ayaklanmanın, terörizmin yenilgisi mi bu? Yoksa düpedüz hepsi Tekfirîler’le özdeşleştirilen Irak Sünnileri’nin yenilgisi mi? Eninde sonunda, acil soru, şiddet ve üst düzey yolsuzluklar anlamına gelen ABD’nin dayattığı düzenden ve eski sürgünlerin kartelinden kurtulmak maksadıyla 2003’ün siyasî mirasının nasıl tasfiye edileceğidir.

“Sigorta” gibi değiştirilen bir başbakan

Eylül 2014’te başbakanlık makamına geldiğinden beri, Haydar el İbadi, “ılımlı Şii” görüntüsü vermeye çalışıyor. Bu etiketin anlamı, İran karşısında muayyen bir “Irakçılığı” savunabilen ve hem Irak Sünnilerini hem de ülkenin bölgedeki Arap komşularını rahatlatabilen (Suudi Arabistan’la yakınlaşma) bir politikacı olmak demek. Bununla birlikte bu “ılımlılık”, Iraklı Şii kamuoyunun önemli bir kesimi tarafından onun Amerikalılar karşısında inbitahi (“yerlerde sürünüyor”) gibi algılanmasına yol açmaktadır.

Ayrıca, siyasî süreçte reform yapmanın tarihî fırsatını kaçırmış ufak bir siyaset adamı olarak kınanmaktadır artık. Zaten ancak ikinci derecede bir kadrosu olduğu İslami Davet Partisi mensupluğunun üzerine de çıkamamıştır, bir teknokrat hükûmeti kurulmasının ilk kez denendiği 11 Nisan 2016’da imzalanan Şeref Vesikası’nı ihlâl etme cesaretini de hiçbir zaman gösterememiştir. El İbadi aslında siyasî karargâhlar arasındaki pazarlıkla üzerinde anlaşılan kota paylarının yolsuzluk ve köhneleşmeye yol açan mantığına mahkûm kalmış, böylelikle de göstericilerin ve Ali Sistanî’nin ona bir silkinme yaratıp değişimi canlandırması için verdikleri desteği çarçur etmiştir.

Haydar el İbadi yapı itibariyle zayıf bir başbakan olarak kalmaya mahkûmdur. Her an devrilebilir; Meclis’in bir gensorusuyla da olabilir bu; Mart-Nisan 1991’deki, iktidara karşı intifadayı andıran kitlesel başkaldırıdaki senaryonun tekrar sergilenmesi sonucunda, halktaki öfkenin güvenlik kuvvetleriyle Şii milislerin dağınık nizam çatışmalara girdiği silahlı bir tırmanışa doğru kaymasıyla da. Ülkenin alev alması bir kıvılcıma (mesela güvenlik kuvvetlerinin bir “suiistimali”ne) bakacaktır; üstelik, gün be gün, tamamen yok olmadığı yerlerde kamu hizmetlerinin vasatlığıyla beraber görülen yolsuzluk olayları tepeleri attırmaktadır.

El İbadi’nin hükümetin başında kalabilmesi sadece IŞİD’e karşı koalisyon halindeki uluslararası camianın verdiği dış destekle mümkün olmaktadır. 2016 yılı başından beri ona uluslararası finans kuruluşları tarafından bahşedilen krediler ancak acil durumları kurtarmasını sağlıyor: Bir yandan, savaşın maliyeti git gide ağırlaşıyor, diğer yandan da petrol gelirinin azalması kamu idaresinin işleyişini aksatıyor. İçeride, kendini ondan ayırmış olan bir parlamenter blokun bağlılığını artık temin edemiyor ve Şii ittifakının muhtelif bileşenleri arasında ip cambazlığı yapmaya zorlanıyor. Bakanlarda ancak kısmî değişikliklere gidebiliyor: Kota payları konusunda ve Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi, Bedir Tugayı ve Sadr’cı akımla birlikte “Şia Evi”nden çok sayıda küçük yapılanma (Hüseyin el Şehristani, İbrahim el Caferi, El Fazilet Partisi, vb.) tarafından talep edilen adaylıklar üzerinde mutabakata varılamadığından, petrol, savunma ve içişleri gibi birçok bakanlık halihazırda münhal. Şimdilik El Abadi ancak iki büyük azınlığı temsil eden milletvekillerine dayanabiliyor: Çıkarları uyarınca Bağdat’ta ortak değiştirmeye her an müsait olmalarına rağmen Kürtler, bir de onu her şeye karşın selefine ve mezhepçi Şii milislere tercih eden, birbirleriyle savaş halindeki Sünniler.

Nuri el Maliki’nin gölgesi

Kendi partisinin içinde — dar manada İslami Davet Partisi’nin 54 milletvekili bulunuyor —, genel sekreterlik makamını korumuş olan Nuri el Maliki’yle uyuşmak zorunda. Üst üste iki dönem (2006-2014) başbakanlık yapmış olan El Maliki, yürütme erkini kendi elinde toplamaya, yasama ve yargı erklerini de hizmetinde tutmaya önem vermiştir. Toplumun bağrında yer etmiş şebekelere (kabile reisleri, iş adamları, basın-yayın organları, siyasi gruplar ve bütün Şii vilayetlerinde konuşlandırılan silahlı milisler) ve birçok bakımdan “derin devlet” gibi görünen bir mekanizmanın çarklarındaki güçlü aracılara daima güvenebilmektedir. Başbakanlık makamına dönmesi zor görünüyor: Zira şahsına karşı husumet kamuoyunun büyük bölümünü, Sadr’cı akımı ve Necef’teki merciiyye’yi, Kürt liderliğinin (Barzani) bir kısmı ve Sünni politikacıları bir araya getiriyor.

El Maliki yine de pes etmiyor. Şii siyasî tartışma sahasının güçlü bir kutbunu teşkil ettiğinin bilincinde (2014’teki Meclis seçimlerinde Bağdat’ta El İbadi’nin 5 bin oyuna karşılık 720 bin oy almış almakla böbürlenebilecek tek siyasetçi), kulis yapmaya devam eder, halk seferberliğinin önderlerine dayanır ve Kürtler-arası bölünmeler üzerine oynar. Her ne kadar İran’a, Musul’un düşmesinden sonra kendisini “kaderiyle baş başa bıraktığı” için, diş bilese bile, ilişkileri hâlâ sıkı fıkıdır. En büyük hırsı, Meclis’te bir çoğunluk blokunun başına geçerek, sadece gölge-başbakan olmakla yetinmeyip siyasî oyunun kurallarını değiştirebilmektir: Koalisyon hükümeti yerine çoğunluk hükümeti kurularak, Bağdat için maliye ve güvenlik bakımlarından yük gibi gördüğü şeyleri hafifletmek amacıyla, merkezin Kürt ve Sünni azınlıklarla tekrar pazarlıklara oturmasını istemektedir.

Irak’ta daima, diğer Arap ülkelerindeki gibi “siyasi rejim” sorunu değil, “siyasi süreç” (al-amaliyya al-siyassiya) sorunu vardır. Halbuki, ABD tarafından egemenliğin iadesinden beri, sürgünden dönen siyasi partiler arasında, az önce zikrettiğimiz “kaideler” sayesinde, iktidarın bileşimi değişmez bir biçimde aynı ve nispeten istikrarlı kalmıştır. IŞİD’in Musul’a ani girişi olmasa, Nuri el Maliki’yi üçüncü bir başbakanlık görevinden mahrum etmek zor olurdu. Aynı Şii İslamcılar koalisyonu (kâh “Şii Evi”, kâh “ulusal ittifak” diye adlandırılan), Ayetullah Sistani’nin kâh açık kâh zımni tasvibiyle ülkenin kaynaklarını ve iktidarın özünü tekeline almaktadır. 2010’daki Meclis seçimlerinden beri, ister Sünni olsun ister Şii, siyasi rakiplerinin zenginleşme ve rant elde etme yollarına erişmelerini sağlayarak onları kullanma ya da korkutma konusunda usta olan El Maliki tarafından bu koalisyon zayıflatılmıştır.

“Kurgusal bir siyasi süreç”

Maamafih, hepsi dayanışma halinde kalmakta, bitmez tükenmez kota payı pazarlıkları için alesta beklemektedir ve mezhep kartından (Şiiliği ve 2003’ten beri kazanımlarını savunmaktan, Sünnilerden de eski günlerin acısını çıkarmaktan) başka hiçbir meşruiyet kaynakları yoktur. Bu Şii İslamcı rejiminin, yapısal olarak, düşünülmüş taşınılmış ortak bir hedefle etkili bir biçimde harekete geçmeyi mümkün kılacak hiçbir siyasi yeteneği bulunmamaktadır. Birinin gidip gidip diğerinin gelmesiyle hiçbir şeyin değişmediği yöneticileri, Iraklıların “Mako Dawla!” (“Ne devlet kaldı, ne otorite!”) diyerek yakındıkları o açmazın içinde sorumluluklarından yan çizmelerine olanak veren müzmin savaş halinden beslenirler.

Bu koşullarda “süreç”ten söz etmenin, homojen ve ütopik bir zaman yutturmacasını rahatlatmaktan başka işlevi yok; sürekli imalat safhasında, ulusun demokratik yazgısına ermesi için tamamlanması gereken tarihsel ilerleme safhasında olduğu için ulusal pedagoji alanına giren bir siyasî düzenin zamanıdır bu. Nitekim Batılı demokrasiye geçişin “alet çantası” Irak’ta da Afganistan’da da elle tutulur sonuçlar üretmemekte. 2005’te kabul edilen Irak Anayasası, yerleştirilen kurumlar (Meclis, bağımsız komisyonlar, Yüksek Adalet Divanı, vb.) ve de yapılan çok sayıda seçim oylaması, siyasî alanın örgütsel bir değerini kendilerine mal edemedi. Meclis bütünüyle güçsüz: Anayasa, yasalarla tanımlanacak elli civarında konuyu yasakoyucuya bırakmıştır, oysa milletvekilleri arasında uzlaşma sağlanamadığı için bu yasalar oylanamamıştır (petrol ve doğalgaz, Federal Mahkeme, Meclis’in iç tüzüğü, iş hukuku, kamu görevleri, vb. üzerine yasalar). Bütün biçimleriyle ve hiçbir ceza görmeksizin ihtilâslar ve zorlamalar istisnadan ziyade kural haline gelmiştir.

Irak toplumu sözcüğün her anlamında sert muameleye maruz bırakılmıştır ve kendisini de sertleştiren şiddete alıştığı bir ortamda hayatta kalmaya uğraşmaktadır.

Şiddetin kaynağı “başsız bir rejim”

Irak’taki şiddet umumîleşmiştir, türlü biçimlerde kendini göstermektedir, öngörülememektedir, hem dâhilî hem haricîdir. Çok sayıda sosyo-ekonomik marazı dışa vurması anlamında sosyolojiktir. Bu marazları şöyle sıralayabiliriz: kamu görevleri ve petrol sektörü dışında ne istihdamın ne refahın olduğu bir rant ekonomisi; savaşlar, 1990’lı yıllardaki uluslararası yaptırımlar ve özellikle su kıtlığı yüzünden felakete uğramış bir tarım. Son olarak, çok kan kaybetmiş, yoksullaşmış, siyaset alanından dışlanmış ve ülke-içi göçmenler veya mülteciler kafilesine revan olmaya mahkûm bir ahali. Şiddet aynı zamanda duruma artık katlanamamanın, tüm otoriterlik heveslerine rağmen Baasçı diktatörlüğün hakikaten disiplin altına sokamadığı toplumsal, kültürel ve dinî bir heterojenliğin tercümesidir. Şu büyük farkla: Şiddet bugün artık devletin (polisiye, baskıcı) işi değil; o devletin mülkiyetini, sınırlarını, gelir kaynaklarını, kimliğini aralarında paylaşamayan grupların şiddeti bu; devlet-dışı bir sürü aktörün yararına bir nevi “özelleştirilmiş”.

Ayrıca, şiddet dışarıdan işlemekte, çetelesi artık tutulmayan kurbanları insanlığın dışında addetmektedir. Terörizme karşı uluslararası koalisyonun hava bombardımanlarına, bir güç siyaseti izleyen ya da kendi ulusal birlikleri ve ekonomileri için endişelenen bölgesel hegemonlar (Türkiye, İran, Suudi Arabistan) eklenmektedir. Her iki durumda da, bu dış şiddet içerideki güç dengelerini bozmakta ve kaçınılmaz biçimde yeni şiddet devrelerinin tohumlarını ekmektedir. Böylece uluslararası koalisyon, IŞİD savaşçılarını geri püskürtmek için Kürtlere silah ve hava koruması sağlayarak, Arapların aleyhine bir toprak dağılımına olanak tanımaktadır. Şii milisler ise, Bağdat çevresi ya da İran sınırındaki Diyala vilayeti gibi karma nüfus bölgelerinde mezhebî bir temizlik çalışmasını bitirmek için aynı hava korumasından yararlanmaktadır.

Bu şiddetin anlaşılırlığı toplumsal ve siyasî çatışmaların mezhebî boyutuna indirgenemez; başka deyişle, din savaşına ve onun îmâ ettiği, bir tarafta İran, diğer tarafta da Arap ülkelerinin (ve Türkiye’nin) bulunduğu iki jeopolitik eksenin çekişmesine… Aksine her türlü toplumsal ya da siyasî billurlaşmayı güçleştiren birlikte konumlanmaların ve yerel güç dengelerinin (kentlilerle köylüler, kabileler, bölgeler, toplumsal sınıflar, siyasî partiler ya de milisler vb. arasında) akıcılığı üzerinde ısrar etmek gerekmektedir.

Sistem temelinden çürük olduğu için reformun mümkün olduğuna inanmak bir yanılsamadır; o derece çürüktür ki, bazı Iraklı üst düzey memurlar, hem siyasî partiler arasındaki rekabetin motoru olan hem de kendini sürdürmeyi temin eden “karın doyurma siyaseti”ni karmaşıklaştıran petrol fiyatları düşüşüne açık açık sevinmektedirler. “Yeşil bölge” gerçekten bir devlet otoritesinden ziyade tüm mezheplere yayılan bir yolsuzluk milisini andırmaktadır; Haydar el İbadi ya da bir başkası bunda hiçbir şey değiştiremeyecektir. En kötüsü ise, bizzat “bu başsız rejim”in (Peter Harling’in nitelemesi) ülkede büyük istikrarsızlık ve şiddet kaynağı haline gelmiş olmasıdır. Ona hâmilik eden iki gücün, ABD ile İran’ın danışıklı dövüşünü de unutmayalım.

FransizKultur

 

[1] Fr.Y.N. Bağdat’ın merkezinde, özellikle Meclis’in ve İrak hükümet servislerinin bulunduğu yüksek güvenlikli bölge.

Bunlar da ilginizi çekebilir: