açık

Açık Oturum (111): Fehmi Koru ve Hediye Levent ile S. Arabistan, Lübnan, İran: Ortadoğu’da neler oluyor?

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

 

Pişirici: İyi akşamlar. Medyascope.tv’nin 111. Açık Oturumu ile karşınızdayız. Bu akşam iki konuğumuz var. İkisi de Skype üzerinden bize katılıyorlar. Stüdyoda benden başka kimse yok. Konuklarımızdan bir tanesi, gazeteci Hediye Levent. Kendisi Beyrut’tan programımıza katılıyor. Hediye Levent, merhaba.

Levent: Merhaba, iyi yayınlar.

Pişirici: Sağolun. Diğer konuğumuz gazeteci Fehmi Koru. Fehmi Bey de kütüphanesinden Skype üzerinden bize katılıyor. Fehmi Bey hoşgeldiniz. 

Koru: Hoşbulduk. İyi akşamlar diliyorum.

Pişirici: Bu gece Açık Oturum’da ağırlıklı olarak Suudi Arabistan merkezli olmak üzere, Suudi Arabistan ve Ortadoğu’da neler olduğunu konuşmaya çalışacağız. Fakat hazır Fehmi Bey’i konuk etmişken, bir başka konuyla Açık Oturum’a başlayalım. Fehmi Bey’e o konuyu soralım istiyorum. Malum, Sözcü gazetesi Fethullahçı Terör Örgütü’ne destek olmakla yargılanıyor. Hem sahibi Burak Akbay, hem muhabiri Gökmen Ulu, hem de İnternet editörü bu suçlamayla karşı karşıyaydı. Dün ve bugün Sözcü gazetesinin duruşması vardı. Gökmen Ulu tutuksuz yargılanmak üzere bugün tahliye edildi. Bunun Fehmi Koru ile ilgisi ne? Fehmi Bey bir yazısında, Burak Akbay’ın babası gazeteci Ertuğrul Akbay’ın kendisine, oğlu Burak Akbay’ın Gülen Cemaati’ne ait bir okulda okuduğunu söylediğini yazmıştı. Bu davanın iddianamesinde bu iddia da yer alıyordu. Bunun üzerinden de yürüyen bir dava oldu neredeyse.

Fehmi Bey, bugün sizin tanıklık yapmanız bekleniyordu. Ama bugün de duruşmaya gitmediniz, tanıklık yapmadınız. Bir zorla getirilme kararı var diye okudum. Hâsılı, siz bu işin neresindesiniz? Neden tanıklık yapmaya gitmediniz?

Koru: Önce şunu söyleyeyim; daha önce de bu tür davalarda hemen hemen aynı konumlarda bulunduğum için biliyorum. Tanıklık yapma bir davet üzerine oluyor. Ya mahkemenin yazılı olarak ya da savcılığın telefonla davet etmesi sonrasında tarih veriyorlar. O tarihte gidiyorsunuz, mahkemede sorulan sorulara cevap veriyorsunuz. Ben Ergenekon Davası’nda da böyle tanıklık yapmıştım. Bu yeni süreçte, başka bir mahkemede de yine tanıklığıma başvurulmuştu, öyle oldu.

Bugün gazetelerin internet sitelerinden bu davayla ilgili neler konuşulduğunu öğrenmek için baktığımda, ben de şaşırdım. Çünkü netice itibarıyla, böyle bir davet almayan bir insanı, hem de “Zorla getirilme” diye bir kararın sonucunda, oraya gitmeme gibi bir durumla karşı karşıya bırakılmış olduğumu fark ettim. Böyle bir şey yok. Bana herhangi bir davet gelmedi. Gelseydi, elbette ben de gideceğimi söylerdim. Bugün o mahkemede bulunurdum.

Şimdi siz bu konuyu bana soru olarak yönelttiğiniz sırada, benim eski bir yazıma temasta bulundunuz. Ama o biraz yanlış olarak aktarıldı, kabahat sizin değil, çünkü böyle yaygınlaştırıldı. Ben hiçbir zaman “Burak Akbay Cemaat’in okullarında okudu” demedim. Böyle bir şey yok. Ertuğrul Akbay da bana böyle bir şey demedi. Bana söylediği ve benim de en son 2010 yılında yazdığım; “Burak Akbay İsviçre’de okurken orada Cemaat’ten birileriyle tanıştığı ve onlarla bu ahbaplığının, memleketini seven, dinine bağlı bir insan olması yolunda kendisine bir yol göstericilik olduğu” idi. Yani ancak böyle özetleyeceğim bir şeyler söyledi bana. Yoksa “Okullarında okudu” diye bir iddia ne bana ait, ne de bana böyle bir şey söylenmiş değil.

Bu arada, beni en çok üzen bir şeyi de sizlerle paylaşmak istiyorum: Ben hayatı boyunca basın özgürlüğünden yana olan bir insanım. Elbette hiçbirimiz imtiyaza sahip değiliz, ama gazetecilik görevi yapan insanların böyle uluorta suçlanmaları, cezaevlerine doldurulmaları benim kabul edeceğim bir şey değil. Herhangi bir gazetenin de kapatılmasıyla ya da ceza almasıyla sonuçlanacak bir takibata alınmasını hiçbir zaman savunmam. Böyle bir şey arzu etmem.

1990’ların şartları içerisinde, FETÖ’nün henüz daha kimsenin hayalinde bile olmadığı bir dönemde, herkesin takdirle karşıladığı çalışmalar yaptığı düşünülen bir yapılanma ile ilgili olarak söylenmiş olan bir sözün, bugünlerde o kişi o gazetenin sahibi olduğu için, o gazeteye ve o kişiye karşı kullanılması beni çok rahatsız ediyor ve çok üzüyor. Sözcü gazetesine karşı açılmış olan bu davayı, sanki ben herhangi bir şekilde ihbar etmişim ya da tanıklıkla onları bu yöne sevk etmişim gibi birtakım şeyler anlaşılıyor. Böyle bir şey de doğru değil. Bana 2016 yılının Ağustos ayında Savcılık’tan davet geldi, “Gelin görüşelim” diye. Niçin olduğunu da bilmeden gittiğim o davette bana bu konuyla ilgili sorular sordular. Ben biraz önce anlattığım kadarını söyledim. Yani, benim bu olayla ilişkim, 2010 yılında yazdığım bir kulis yazısı — ki buna ayrılmış bir yazı da değil. Bir yazının içerisinde, bir paragrafın içindeki birkaç cümleden ibaret bu.  O 2010’nun şartları içerisinde yazılmış, benim o sıralarda gazetelerle ilgili yazdığım yazılar arasından bir tanesinde geçmiş olan bir cümle. 2010 yılından bahsediyoruz. Yine o yapılanların takdirle karşılandığı ve o yapılanın içinde yer alanların, ben bunu yazdım diye bana dönerek birtakım yakışıksız şeyler yazıp durdukları bir olay bu yani. Sonra bunun benim karşıma çıkışı, 2016 yılında davet üzerine gittiğim ve bu soruya muhatap olduğumda, demin anlattığım sınırlar içerisinde ifade verdiğim bir şeydir. Ama bugün sanki bütün bu işler benim başımın altından çıkıyormuş gibi bir yaygaranın kopartılması ve bir karakter suikastına dönüştürülmesi beni çok rahatsız ediyor. Benim karakterim bilindiği için bu beni rahatsız ediyor. Ben bu tip şeyleri uluorta söyleyen, başkaları hakkında hiç olmamış şeyleri ifade eden bir insan değilim. Hiçbir zaman böyle bir tavır olarak da bunu bana yakıştırabilecek hiçbir şeyin içerisinde olmadım. Ben yaklaşık 50 yıldır elinde kalem tutan bir insanım. Bunun 35-40 yılı da her gün yazı yazarak geçti. Bu süre içerisinde, insanlar hakkında, durumlar hakkında, önemli şahsiyetler, örgütler hakkında binlerce yazı yazdım. Ama “Bizim hakkımızda söylenenler doğru değildir” diye hakkımda açılmış ya bir ya da iki davadır. Bunların hiçbiri de ciddiye alınacak davalar değildir. Binlerce yazıdan muhatap olarak aldığım insanlar, kişiler, kurumlar, örgütler, devlet bürokrasisi, siyasîlerden bir tek kişi bile çıkıp bana “Doğru yazmadın” diye muaheze etmemiştir bugüne kadar. Şimdi bunu kalkıp böyle büyük bir davada benim omuzlarıma yüklemek… Bu sıralarda benim omuzlarım da güçsüz, çünkü merkez medyada veya herhangi bir yazılı medyada yazacak bir yerim yok. Kendi adıma açtığım fehmikoru.com sitesinde her gün bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Onun da ne kadar takipçisi varsa ancak o kadar kişi okuyabiliyor. Böyle bir durumdayken, yani kendimi merkez medya vasıtasıyla anlatma imkânına da sahip olmadığım bir dönemde böyle suçlamalara muhatap edildiğim için ayrıca üzülüyorum.

Pişirici: Peki. Bu bahsi böylece kapatalım. İzin verirseniz asıl konumuza Hediye Levent’le devam edelim. Dediğim gibi, Hediye Levent uzun süredir Ortadoğu’da gazetecilik yapan bir meslektaşımız. Halen Beyrut’ta ikamet ediyor. Beyrut merkezli çalışıyor. Daha önce Şam’daydı o çatışmalı dönemde. Oradan harika haberler geçti dünyaya. Şimdi, şöyle bir sıralaması var –eğer yanlışım varsa beni düzeltin Hediye Levent–: Önce, Suudi Arabistan Veliaht Prensi özetle, “Biz ılımlı İslam’a döneceğiz” diye bir açıklama yaptı; sonra, Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin Suudi Arabistan’da, “Can güvenliğim yok” diyerek bu görevden istifa ettiğini duyduk; ardından, Yemen Riyad’a bir füze fırlattı; sonra Suudi Arabistan’da yolsuzluk operasyonları başladı. Veliaht Prens de hem Hariri’nin istifasını, hem Yemen füzesini İran’a bağladı ve İran’ı sorumlu tuttu. Birdenbire Suudi Arabistan-İran gerginliği ortaya çıktı. Lübnan Başbakanı’nın Suudi Arabistan’da istifası enteresan bir mesele. Bu niye oldu? Neden oldu? Bize bunu bir anlatır mısınız? Buradan başlayalım.

Hediye Levent: Genel çerçeveyi verebilmek için aslında takvimi 2011’de başlayan Arap ayaklanması döneminden alabiliriz. Gelişmeler biraz önce bahsettiğiniz kronolojideki şekilde devam etti. Ancak Suudi Arabistan içindeki gelişmelerle bölgedeki birtakım gelişmeler aynı zamanda birbirine paralel ilerliyor. Tabii bunun merkezinde de biraz önce belirttiğiniz Suudi Arabistan ve İran arasındaki ezeli çekişme var. Bunun hem Suudi Arabistan’daki birtakım adımlara, gelişmelere, çekişmelere doğrudan yansıması var. Ya gerekçe olarak ya doğrudan etki anlamında söylüyorum. Aynı zamanda bölgedeki son gelişmelere de bakmak lazım bu çerçevede. Çünkü oldukça önemli gelişmeler söz konusu.

Takvimi 2011 yılına çevirecek olursak; Arap ayaklanması başladığı dönemde Suudi Arabistan-Körfez Bloku, ABD, İsrail, Türkiye, Katar gibi bazı ülkelerle, Rusya ve İran gibi ülkeleri iki farklı kampta gördük. Çeşitli ülkelerdeki ayaklanmalara, gelişmelere aynı düzeyde müdahil olmadılar. Esasında Suriye meselesine bakacak olursak; Suriye’de, İran doğrudan taraftı. Aynı zamanda Suudi Arabistan da doğrudan taraftı.

2014 yılında IŞİD’in ortaya çıkmasıyla birlikte, Arap ayaklanması zaten kontrolden çıkmıştı, bir vekâlet savaşı olarak başlamıştı ve böyle devam etmişti. Ancak ayaklanma başladığında dönemdeki beklentiler, tahminler ya da hükümetin ajandaları çok da bekledikleri hesaplar üzerinden ilerlemedi. Yani, bir süre sonra bu ülkeler açısından kontrolden çıkmaya başladığını söyleyebiliriz. Ve son olarak da 2014’te IŞİD ortaya çıktı. Hem bu ülkelerde neredeyse taş taş üstünde bırakmadı, hem de aynı zamanda Arap ayaklanması sürecine dâhil olan ülkelerin hesaplarını büyük ölçüde altüst etti.

2017 yılına geldiğimiz zaman, özellikle Suriye ve Irak’ta IŞİD’le mücadele dönemi bitti. Ama aynı zamanda, IŞİD’in istilasının yoğun olduğu dönemde de bazı gruplar, ülkeler ya da merkezî yönetimlerin bir kısmı güç kazanırken, bir kısmı güç kaybetti. Hatta neredeyse toprak kaybetti.

IŞİD’le mücadele dönemi biterken, şimdi yeni bir mücadele dönemi başlıyor bu güçler arasında.  Aynı zamanda Irak ve Suriye içinse, ülke içindeki taraflar arasında diyebiliriz. Yani, birincisi bayrak savaşı, ikincisi de nüfuz savaşı. Bölgesel açıdan baktığımız zaman; bu bayrak ve nüfuz savaşının iki tarafında Suudi Arabistan ve İran’ı görüyoruz. Yerel anlamda, 2011’de başlayan Arap ayaklanmasını bugün itibariyle değerlendirecek olursak –şimdilik demeyi unutmuyoruz, buna bir şerh düşelim çünkü en nihayetinde burası Ortadoğu–, ancak bugün itibariyle Arap ayaklanmasının kaybedeni Suudi Arabistan, net kazananı ise İran gibi görünüyor.

Son olarak bir hatırlatma daha yapalım: Mesela, Irak’ta Irak Kürt Bölgesel Yönetimi referanduma gitmişti. Ardından çok ciddi sert tepki geldi ve statüsü tartışmalı bölgelerden geri çekilmek durumunda kaldı. Ancak bu statüsü tartışmalı bölgelerden çekilen Peşmerge’nin yerini Haşdi Şaabi ve Irak Ordusu doldurdu. Şu anda hem İsrail, hem de bölgedeki Arap basınında, İran’ın Tahran’dan Akdeniz’e, Lübnan’a ve İsrail’e kadar kesintisiz bir kara koridoru elde ettiği belirtiliyor. Dolayısıyla İran hem Irak’ta hem Suriye’de oldukça güçlenmiş durumda. Bazı ülkeler, mesela Suudi Arabistan başta olmak üzere, Arap ayaklanması dönemindeki kayıplarını telafi etmek durumundalar. Ya da bazı ülkelerin –her ülkenin ajandası farklı en nihayetinde, dolayısıyla bu çerçevede adım atıyor– İran’ın nüfuz alanını daraltmak için hamleler yapması zaten beklenen bir şeydi açıkçası. IŞİD’le mücadele dönemi biterken, yeni bir mücadele döneminin başladığını da vurgulamak lazım bu noktada. Suudi Arabistan ya da diğer ülkelerin İran’a yönelik Tahran merkezli bir şey yapmaları çok olasılık dahilinde değil. Irak için, İran’a yönelik doğrudan bir hamle, bir adım atmaları da çok olasılık dahilinde değil. Çünkü Irak hâlihazırda çok kırılgan bir zemin üzerinde ilerliyor. Geriye bir tek, İran’ın nüfuz alanı içinde kalan Lübnan kalıyor. Lübnan’da da Hizbullah üzerinden İran’a yönelik birtakım hamlelerde bulunulması beklenen bir durum. Nitekim Hariri’nin istifasıyla birlikte ilk sinyaller verilmiş oldu.

Hariri’nin istifasında iç sebeplerin de etkisi olduğu söyleniyor. Çünkü Lübnan aynı zamanda ciddi bir ekonomik kriz de yaşıyor. Son dönemde dış politikadaki sert kamplaşmalara dahil olma, doğrudan taraf olarak süreçlere dahil olma ve mülteci yükü gibi sebepler, Lübnan’daki mevcut siyasî istikrarsızlıkla birleştiği zaman ekonomik durumu iyice kronikleştirmiş durumda. Hariri’nin kendisine iç siyasette bir çıkış yolu açmak için istifa ettiği olasılığı da oldukça yüksek. Aynı zamanda da, yine siyasî istikrarsızlık girdabına düşen bir Lübnan’ın, Suudi Arabistan ve İran’ın çekişmesine çok daha açık hale gelebileceği de ortada.

Genel olarak durumu bölgesel birtakım son gelişmelerle değerlendirdiğim zaman ortaya böyle bir tablo çıkıyor.

Pişirici: Peki. Fehmi Bey’e soralım. Fehmi Bey, önce şunu sorayım: Meslek hayatınızda Suudi Arabistan’a kaç kere gittiniz?

Koru: İlki, 1973 yılının son ayında ve 1974’ün ilk ayında olmak üzere herhalde sayısız kereler gittim. Çeşitli vesilelerle orada bulundum. Ayrıca, Suudi Arabistan meslek hayatıma hazırlanırken akademik bölümü sırasında da özel olarak ilgi alanıma aldığım ülkelerin başında geliyordu. 1973 yılı sonunda bir uluslararası toplantıya katılmak üzere gitmiştim Suudi Arabistan’a. Onun bir parçası olarak bizi Kraliyet Sarayı’na da davet etmişlerdi. O zaman Kral Faysal tahtta oturan kişiydi. Onun yanına giden heyet içerisinde ben de yer almıştım.

O dönem, İslam dünyasının, artık kendisini dünya sistemi dışına itecek bazı gelişmelerin yaşandığı şeklinde bir tehdit altında hissettiği, buna karşılık da petrol ambargosu ile cevap vermek zorunda hissettiği bir dönemdi. Kral Faysal o dönemde çok önemli bir figürdü. Bizim heyet 7-8 kişiden oluşuyordu. Onun yanına girmek için bir saate yakın süre içerisinde birkaç denetim noktasından geçmek ve birkaç defa aranmak zorunda bırakılmıştık. Ama Kral’ı bu defa kendi ailesinden biri eliyle öldürttüler. Dolayısıyla, benim Suudi Arabistan’a ilgim çok fazla. Şu sıralarda da orada olup bitenleri izlemeye çalışıyorum tabii.

Pişirici: Peki. Elbette “Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü?” durumu değil, ama durduk yerde “Biz artık ılımlı İslam’a döneceğiz. 30 yıldır zorlandığımız bir hayat yaşıyorduk. Artık bu hayatı yaşamayacağız” diyen genç bir prens ortaya çıkıyor. 1) Bu değişim arzusu samimi midir? 2) Suudi Arabistan değişir mi? Asıl önemlisi: 3) “Biz artık ılımlı İslam’a döneceğiz” derken neyi kabul etmiş oluyor? “Daha önce radikaldik ve İslam’ın diğer radikallerinin yaptığı işlerde elimiz, parmağımız vardı” demek anlamına gelmiyor mu bu?

Koru: Önce sorunuzun en başında kullandığınız ifadelerden hareketle bir şeyler söylemek isterim. Şu anda bölgemizde, hatta dünyada meydana gelen hiçbir iş tesadüfen olmuyor. Durduk yere hiçbir hadiseyle karşı karşıya kalmıyoruz. Hepsi, bir zamanlamaya bağlı olarak bugünün şartları içerisinde meydana gelmekte olan gelişmeler. Öngörülebilir gelişmeler mi? Bazısı öngörülebilir gelişmeler değil. Suudi Arabistan’daki bu son çıkışların, fazlaca öngörülebilirler içerisinde yer aldığını zannetmiyorum. Daha önce böyle bir beklenti içerisinde herhangi bir akademik yazıyla da, makaleyle de karşılaştığımı hatırlamıyorum. Ama olduktan sonra bir anlam taşımaya başlıyor. Bölgedeki başka gelişmelerle bir arada düşündüğümüz zaman, bunun, sanki olması gerekirmiş gibi zihnimize takılması normal.

Sorunuzun en son bölümüyle, yani “Biz daha önce ılımlı değil, radikaldik” anlamına gelmesiyle irtibatlı bir şeyler söylemekte yarar var. Evet, çünkü 2011’de gerçekleştirilen Amerika New York’taki İkiz Kuleler’e ve Pentagon’a uçaklarla saldırı olayı, 19 kişi tarafından icra edilmişti. Bunların 15’i Suudi Arabistan vatandaşıydı. Dolayısıyla, Suudi Arabistan, radikal bilinen bir anlayışın hâkim olduğu bilinen bir devlet. Kendisi her ne kadar müsaade etmese bile, içerisinde radikallerin olduğu, radikalleşmenin kolaylıkla gerçekleşebildiği bir ülke görüntüsü veriyordu. Dolayısıyla, Prens’in son çıkışı “Artık bir daha bizim içimizde böyle bir şey olmayacak” anlamına gelebilecek en üst düzeyden verilmiş bir mesajdır. 11 Eylül’ü zihinlerden silme amaçlı bir mesaj olarak da kabul edilmelidir.

Suudi Arabistan zaten El Kaide ile, yani 11 Eylül sonrasında varlığını iyice hissettirmiş olan terör örgütüyle ve yakın zamanda IŞİD’le mücadeleyi ön saflarda yürüten bir ülkeydi. Zaman zaman uğradığımızda, karşı karşıya kaldığımız haberler dışarıdan pek ilgilenmediğimiz şeklinde algılanabilir. Ama Suudi Arabistan’da bu olaylar olduğu zaman, çok büyük sesler çıkartıldığını, orada bulunduğum sürede meydana gelen bazı terör olayları sırasında bizzat yaşayarak söylüyorum. Zaman zaman El Kaide türü örgütlerin saldırılarına muhatap oluyordu. Dolayısıyla da bunlara en şiddetli cezaları vermek üzere büyük bir mücadele yürütmeye başlamıştı Suudi Arabistan.

Şimdi esas noktalara biraz değinmek isterim. Dünyada çeşitli İslam algılamaları, versiyonları var. Ama Sünni İslam versiyonuna uyan bir ülke olarak kabul ediliyor. Yani Şii olmayan bir ülke. Gerçi belli bölgelerinde Şii mezhebi sahibi olan insanların ağırlıkları var. Özellikle Riyad’ın kuzeyinde, ülkenin doğusunda olan bölgelerde Şii nüfusu da var Suudi Arabistan’da. Ama genel olarak Vahhabilik olsa bile, Sünni genel çerçevesi içerisine yerleştirilebilen bir ülke. Ama Sünnilerin de, Sünni dünyasının da kendisini fazla kendilerinden kabul etmediği bir versiyonuna da sahip; o da Vahhabilik. Ancak Suudi Arabistan Krallığı, Osmanlı’nın hâkim olduğu topraklarda bir Arap isyanı sonrasında bağımsızlığına kavuşunca –tabii bu gelişmeler İngilizlerin de desteğiyle yaşandı– önce Şerif Hüseyin ve oğulları, daha sonra da çölden gelen Suud Ailesi tarafından bir bağımsızlık kazanan ülke haline dönüştü. Ancak Suudlar Şerif Hüseyin’i yerinden etme gücünü, yine sadece kendilerinden değil, orada İhvan adı verilen, ama bugünlerde İhvan-ı Müslimin diye adlandırılan yapıyla da hiç alâkası olmayan dinî ağırlıklı gruptan alarak yaptılar bunu. Dolayısıyla, Suudi Arabistan o görüşün devlet ideolojisi olarak kabullenildiği bir ülke görüntüsünde. O da gerçekten bunun çok radikal algılanmasına yol açan ve radikalizmi tetikleyen bir anlayış. Bu bakımdan zaman zaman ülkenin dışarıya yansıyan yüzü çok karanlık bir yüz olarak göründü. Kadınların erkeklerle eşit görülmediği, hatta köleliği yasakladıkları halde sanki hâlâ sürdüğü izlenimini veren, insanların da çeşitli haklarından mahrum olarak yaşayabildikleri bir ülke görüntüsü hâkim. Suudi Arabistan’ın bunu bir şekilde dinle irtibatlama özelliği de vardır.

İşte, Prens’in “Biz artık ılımlı İslam anlayışını hâkim kılacağız” anlamına gelecek olan mesajı böyle bir zemin üzerine oturuyor. 1) İslam dünyası içinde bulunan Sünni anlayışın içerisinde bile kendisini kabul ettiremeyen bir anlayışın, giderek yerini o genel Sünnilik içerisinde bir yere oturtma çabası bu; 2) Kendi halkını bile mutlu edemeyen bu anlayış, içeride birtakım kısıtlamaları ortadan kaldırarak –mesela kadınların şoförlük yapmalarına veya kendi araçlarını bile kullanmalarına müsaade etmiyorlardı–, kadınların erkeklerin bulunduğu mahallerde ayrı bir yerde bile olsa bulunmalarına –mesela futbol maçlarını izlemelerine, müsaade etmiyorlardı–, bu konularda bir serbestlik ve yeni bir anlayış getirerek farklılıklarını ortaya koymaya çalışıyorlar.

Tabii esas soru şu: Neden şimdi ve neden böyle yapıyorlar?

Pişirici: Evet.

Koru: Bunu böyle düşündüğüm zaman, ben bir tek cevap bulabiliyorum: Şu anda dünyada çok köklü değişimler yaşanıyor ve bunların en önemli bölümleri de bizim bölgemize dönük olarak yaşanıyor. Burada İran giderek güçlenmeye başladı. Aslında o da bir din ideolojisine sahip bir ülke. Ancak o ideolojinin bağlılarının genel Müslümanlar içerisindeki oranı çok yüksek değil. Dünyada %10-%15 civarında Şii nüfus var. Geri kalan ise Sünni dünya. Ama bu dünyada, liderlik konusunda bir boşluk şu sıralarda kendini belli etmeye başladı.

Ben, bu atıfta bulunduğunuz yazımda, çok açık olmasa da bir parça değinmeye çalışmıştım. Aslında, Türkiye bugünkü anlayışıyla o boşluğu doldurabilecek bir ülkeydi. Ve halen de o potansiyeli içinde taşıyan bir ülke. Suudi Arabistan da bunu çok yakın zamanlara kadar kabul etmiş ve Türkiye ile birlikte hareket etme ihtiyacını hissetmiş görüntüsünü veriyordu. Ancak son zamanlarda Türkiye’nin imajında meydana gelen bazı bozulmalar, zannediyorum Suudi Arabistan’a bu alanda zaten içlerinde duydukları liderlik noktasında –mukaddes yerlere sahip olma, Mekke, Medine’nin yönetiminde bulunma, bütün Müslümanlar için mukaddes kabul edilen makamların, mekânların ülkesi olma özelliğini– bu dünyanın liderliğiyle pekiştirmek gibi bir arzuya dönüşmüş görünüyor. O arzunun doğal neticesi, kendi içlerinde, Sünni dünyanın içerisinde tecrit edilmiş hallerinden kurtulmak, daha merkezde fikirlere sahip olduğu bildirisini vererek oraya doğru evrilmek ihtiyacından kaynaklanıyor gibi geliyor bana.

Pişirici: Peki. Hediye Hanım’la devam edelim. Hediye Hanım’a soracağım soruya siz de kulak verin. Size de aynı soruyu sorarak devam edeceğim. Hediye Hanım, Veliaht-Prens bir değişimden bahsederken, ardından, bir yolsuzluk operasyonu denilerek, öyle görünüyor ki muhaliflerini ya da onların muhalefetlerini ortadan kaldırmaya yöneldi. Gerçi buradaki muhalifler, prensler, zengin işadamları vs. Tutuklandıklarında bile cezaevine değil Ritz Carlton Oteli’ne konan insanlar bunlar.

Öncelikle şunu öğrenmek istiyorum: Biz burada Suudi Arabistan’a bakıyoruz da, Arap dünyasında bu tutuklamalar, bu kalkışma nasıl değerlendiriliyor? Buna ilişkin bir bilginiz var mı?

Levent: Arap dünyasında genel olarak açıkçası mevcut yönetimin kendi zeminini güçlendirme, karşısına çıkabilecek engelleri ya da muhalif olabilecek şahısları, oluşumları veya grupları bloke etme çabası olarak değerlendiriliyor. Arap basınında öne çıkan bazı medya kuruluşlarında ağırlıklı olarak Suudi Arabistan’daki son operasyonları daha çok ülkenin kendi içindeki yönetim kavgası, yönetim savaşı olarak değerlendiriliyor.

Ancak diğer taraftan, her ne kadar kronolojik olarak örtüşmüş de olsa, Suudi Arabistan’ın dış politikada sıkıştığını da söyleyebiliriz. Mesela, Yemen’deki savaşa sıkışıp kalmış durumda. Arap Baharı sürecinde şu an itibariyle kaybedenler kulübünde. Diğer taraftan yıl olmuş 2017 –internet çağı–, insanlar artık yapay zekâdan, giyilebilir teknolojiden bahsediyorlar. Suudi Arabistan kadınlara araç kullanma izni veriyor, bunun da adını reform diye belirtiyor. Zaten bir süredir Suudi Arabistan’da bir dönüşümün sancıları olduğu ortada. Her ne kadar kendileri radikal bir düşünce sistemine sahip olsalar da, Fehmi Bey’in biraz önce söylediği gibi, aynı radikalliğin hedefi olmaktan da çekiniyorlar. Dolayısıyla, Suudi Arabistan’da mevcut yapının, mevcut zihniyetle ilişkiler ağı çerçevesinde ne kadar sürdürülebilir olup olmadığı da bir süredir tartışılan bir konu.

Son olarak bu soruya cevaben şunu da hatırlatmak istiyorum: Son birkaç yıldır, ara ara bazı prenslerden –çok sayıda veliaht-prens var, açıkçası ben sayısını bilmiyorum– birtakım muhalif çıkışlar ya da kendi içlerindeki yönetime eleştiri içeren, ekonomik durumu veya mevcut politikaları sorgulayan mektuplar da ön plana çıkıyordu. Her ne kadar dışarıya çok yansımamış da olsa, Suudi Arabistan içinde de bir değişim zorunluluğu, yeni bir dalga yaratmaya zorladığı da özellikle Arap basınında, son dönemde Suudi Arabistan’daki tutuklamaların değerlendirilmesi konusunda belirtilen unsurlar arasında.

Pişirici: Siz, Yemen’in Riyad’a füze fırlattığına inanıyor musunuz? Ya da Arap basınında gördüğünüz haberler bu konuda ne diyor? O da tuhaf bir iş. Yani “Ben ılımlı İslam tarafına geçiyorum” dedikten sonra Yemen Riyad’a füze fırlatıyor. Bir haber yok ortada. Füze Riyad’a düştü mü düşmedi mi? Birileri öldü mü ölmedi mi? Cep telefonuyla çekilmiş birkaç video yayıldı. Bu, bizim burada gördüklerimiz. Siz orada başka bir şey gördünüz mü? Tam bu işler olurken Yemen’deki Husiler niye Riyad’a füze fırlatıyor? Bu konuda bir şey söyleyebilir misiniz?

Levent: Suudi Arabistan içinde şu anda devam eden o çekişme, tutuklama dalgasıyla, Irak, Suriye ve Lübnan özelindeki gelişmeler, birbirine paralel ilerleyen, zaman zaman da temas eden süreçler. Yani, bir taraftan Suudi Arabistan’da kılıçlar çekilip, karşılıklı prensler-arası savaş yaşanıyor olabilir. Ancak diğer taraftan da, biraz önce belirttiğimiz gibi Arap Baharı sürecinin bitmekte olduğunu, kazanan ve kaybedenler kulüplerinin neredeyse belirginleşmeye başladığını, IŞİD-sonrası mücadele döneminde, özellikle bölgesel ve süper güçler arasında yeni bir nüfuz, ittifaklar, müttefikler ve bayrak savaşının da sahada ilişkileri aracılığıyla devam ettiğini hatırlatmakta fayda var.

Yemen’e gelince; Yemen gerçekten Suudi Arabistan’a füze fırlattı mı fırlatmadı mı? Sizin de belirttiğiniz gibi, Arap basınında da teyitsiz birtakım iddialar söz konusu. Bazı kaynaklar –kendi yerel kaynaklarına, ama yakın bulundukları kampa dayalı olarak, bakarak değerlendirmek lazım bu iddiaları– gerçekten füze fırlatıldığını öne sürüyorlar. Bazılarına göre ise, bunu Suudi Arabistan’ın Yemen’de sıkışıp kaldığı durumdan çıkış yolu bulmak üzere, İran’ı da doğrudan sürece dahil etmek amacıyla bahane olarak, gerekçe olarak kullandığı yönünde.

Ancak şahsî kanaatim şu: Böyle bir şey söz konusu olabilir. Şu açıdan olabilir: Birincisi; Arap Baharı döneminde piyasada çok yüklü miktarda ve çok yüksek teknolojili silahlar dolaşıma girmiş durumda. O yüzden 2011 yılında sulh eden X grubuna yardım olsun diye verilen bir silahın, Yemen’den çıkması ihtimali de çok yüksek. Bu artık tamamıyla kontrolden çıkmış durumda. İkinci bir nokta daha var: Suudi Arabistan şu anda kendi iç mevzularıyla o kadar haşır neşir bir durumda ki, içeride bir krizle boğuşuyor. Bu dönem, aynı zamanda ezeli rakibi olan İran’a da birtakım fırsatlar doğuruyor. Bunda İran’ın dahli var mıdır, yok mudur, çünkü füzelerin atılıp atılmadığını bile bilmiyoruz, ancak olasılık üzerinden konuşuyoruz. Böyle bir dönemde İran Yemen’deki kendi müttefiklerini devreye sokmuş mudur? Olasılık dâhilindedir. Ancak hâlihazırda zaten Suudi Arabistan’la Yemen arasında bir savaş var. O yüzden, İran bağlantısı ya da emrin doğrudan İran’dan alınıp alınmadığı konusunu bir tarafa koyarsak, savaş hali devam ederken –ki çok büyük bir yıkım da var Yemen’de–, füze atılması normal bir durum aslında.

Pişirici: Peki. Devam edeceğiz. Fehmi Bey’le bu konuyu konuşalım gene. Fehmi Bey size de aynı soruyu soruyorum. Ya da biraz değişik bir versiyonunu sormuş olayım. Suudi Arabistan’ın bu değişim arzusu Arap dünyasında nasıl algılanıyor? Ona hiç baktınız mı?

Geçenlerde, yanlış hatırlamıyorsam –BBC’de mi gördüm?–: ‘’Gelecekte Ortadoğu nasıl şekillenir?’’ diye bir harita yapmışlar. Irak’ta üç devlet ortaya çıkıyor. Suriye’de iki, üç devlet ortaya çıkıyor. Suudi Arabistan dörde bölünüyor. Yeni yeni devletler ortaya çıkıyor gibi bir fikir jimnastiği yapmışlar. Dolayısıyla, böyle bir gelecek Arap dünyasını da ürkütüyor olabilir. Suudi Arabistan’ın Veliaht-Prens’in ağzından dillendirdiği değişim arzusunu Arap dünyası samimi buluyor mudur?

Koru: O bahsettiğiniz harita önemli bir konu. Çünkü 1. Körfez Savaşı yani 1990-1991 yıllarında Amerikan Ordusu içerisinde Norman Schwartzkopf diye bir komutanları vardı, hatırlayalım.

Pişirici: Evet. “Çöl Ayısı”.

Koru: Onunla birlikte görev yapmış olan Yarbay Ralph Peters’in, emekli olduktan sonra Amerikan Kara Kuvvetleri’ne ait Armed Forces Journal adlı dergide yayımladığı bir makale ile ilgili. O makalede yayınlanan bir harita. O tarihten beri, neredeyse son on yıl içerisinde pek çok yerde bir şekilde kendisini belli etti. En son geçen yıl, o haritayı New York Times da bir başka haberin içerisinde yine yayınladı.

Condoleezza Rice’ın Dışişleri Bakanlığı döneminde, bu bölgenin 22 yeni ülkeye hazırlanması gerektiği tarzında bir konuşma yaptığı da çeşitli yerlerde kendisini duyurdu. Tabii bunlar, Türkiye de dâhil olmak üzere bu bölgede yaşayan insanların, konulara hassas yaklaşanların bildiği şeyler. Bu bakımdan da herkesin biraz tetikte olması, bu sebepten.

Eğer harita değişiklikleri yaşanacaksa, Suudi Arabistan da bundan en fazla etkilenecek ülkelerden biri olabilir. Çünkü zenginliği sebebiyle ve topraklarının geniş, nüfusunun buna göreceli olarak az olması, onu biraz kırılgan bir hale getiriyor. Bir de tabii en başta söylediğim, kendisinin mezhebî özellikleri de, ister istemez başkalarının buraya bakışını, ne kadar mukaddes yerlere, mekânlara sahip olsalar da, biraz olumsuz olarak etkiliyor. Aslında, Arap Baharı’ndan da ciddi olarak en fazla etkilenmiş olan ülkelerden biri Suudi Arabistan. Çünkü Arap Baharı’nı direkt olarak kendisine yönelik bir tehdit olarak algıladı. Sokak hareketleriyle karşılaşan başka ülkelerde bile yaşanmamış derecede çok sayıda insan, potansiyel suçlu görülerek cezaevlerini boyladı Suudi Arabistan’da.

Şu anda Suudi Arabistan’da en yetkili ağız sayılması gereken o Veliaht-Prens’in yaptığı türden açıklamaları daha önce yapan fikir adamlarının bir bölümü, cezaevleriyle tanışmıştı. Bunları ifade etmek bile bir suç teşkil edebiliyordu. Yurtdışında yaşadığı ve muhalif bilinen birtakım isimlerin internet üzerinden yaptıkları yayınlarda buna benzer teklifler yer aldığı zaman, o fikirlerin yayılması ülke içerisinde yasaklanıyordu. Şimdi bizzat yönetim kademesi aynı fikirleri savunur hale geldi. Unutmayalım ki, belki iyi niyetle başlamış, belki de iyi sonuçlar doğurması umularak başlamış hareket o ülke için çok tehlikeli. Dolayısıyla, bölge için de büyük bir tehlikeyi içinde potansiyel olarak barındırıyor. Niye tehlikeli? Bir defa, gerçekten bir koalisyondur Suudi Arabistan Krallığı. Sadece Suud Ailesi yönetimi hâkim, ama ideolojik olarak da, o İhvan denilen, çölden gelen ve dinî inanışları radikal olan insanlar iktidarın ortağı durumundalar. Kadınların araç kullanmalarına engel olan, kadınların eşit haklara sahip olmalarına, herkesin eşit haklardan eşit bir biçimde yararlanmalarına karşı çıkan, yine o grup. Onlar Suudi Arabistan üzerinde etkinliklerini yitirmiş değiller. Hatta onların içerisinden bir grup, 1979 yılında Kâbe’yi bastı ve orada büyük bir isyan hareketine dönüşmesi beklenilen bir hareket başlatmış oldular. Suudi Arabistan hükümeti onu zor bastırabildi. O tarihten beri de hep o anlayışı tehdit olarak görmekle birlikte, kendisiyle koalisyon ortağı durumunda olan İhvan Hareketi’nden yolunu ayıramamıştı.

Bugünlerde bu değişimler yaşanırken, elbette o kesimden yine tepkiler bekliyorlardır. Ben, tutuklamaların, hesaplarına el konmaların vs. muhatabı olanların, tam gerçeği yansıtmadığını görüyorum. Neticede onlar, kimisi sanki ABD’ye karşı, İsrail’le yakınlaşmaya karşı, şimdikiler ise, Veliaht-Prens’in yanındakiler ise Amerika ve İsrail yanlısı gibi gösteriliyor. Ama bu tam her şeyi, açıklamaya yeterli değil. Netice itibariyle, o tutuklananların pek çoğu da tutuklayanlardan çok farklı düşünen insanlar değil. Onlar daha çok, bir aile arası kavganın parçaları durumundalar.

Hediye Hanım prenslerden bahsetti. Sayıları yüzlerle değil, binlerle ifade edilen sayıda. Galiba sekiz bin civarında prens var. Bu ne demek? Ülkeyi kuran ve ilk kralı olan Suud’un çocuklarından ve torunlarından neşet eden insanlar o prensler. Çok evlilik yapılan ve çok çocuk sahibi olunan bir ülke, özellikle Kraliyet Ailesi tarafında durum böyle. Her bir Kral ailesi mensubunun, çok sayıda eşi ve o eşlerden doğma çok sayıda çocuk var. İşte onların sayısı bugün sekiz binlere intikal etmiş durumda. Bunların bir bölümü, Suud’un falanca oğlundan olanlarsa, öteki grubu feşmekânca oğlundan. Dolayısıyla birine karşı hareket başlattığınız zaman ötekileri karşınıza çıkartma ihtimaliniz var. Bizdeki siyasî partiler gibi, onların da aile kolları var. Ve onların birbiriyle münasebetleri, şimdi böyle tutuklamalara kadar varan bir şiddete dönüşmüşse, bunun siyasî sonuçlarının da şimdi karşılaştığımızdan çok daha farklı, değişik olması da beklenebilir.

Bu arada, bir şeyi daha söylemekte yarar var. İran, bu bölgede Şii anlayışı ve onu kullanması sebebiyle, bölgede Şii nüfusun var olduğu ülkelerde etkinliğini artırması sebebiyle, bir siyasî güce kavuştu. Irak’ta, Saddam döneminde İslam’ın Sünni versiyonunun savunucusu sayılan bir klik hâkimken Saddam’ın etrafında, bugün Şia olan bir yönetim var. Irak’ın Başbakanı ve onu destekleyen gruplar Şii anlayışına sahip insanlar. Böylece Irak, doğal olarak İran’la yakınlaştı, bundan 10 yıl öncesinden farklı olarak.

Suriye’ye baktığımızda, Suriye kendisini, sadece kendi içerisindeki Arap Baharı’ndan etkilenen bir grubun isyanına muhatap görmedi. Başka ülkeleri de kendisine karşı düşmanca davranır olarak gördü. “Kiminle yakınlaşabilirim?” sorusunu soran Beşşar Esad, İran’ı müttefik olarak gördü. Baktığınız zaman, Irak ve Suriye, İran’ın bu bölgedeki doğal müttefikleri haline dönüşüverdiler. Ve gerçekten de onlar üzerinde etkili.

Lübnan’a baktığımız zaman, orada Hizbullah’ın sadece bir parti olarak değil, silahlı bir güç olarak da varlığı ister istemez İran’ı Lübnan politikası üzerinde de etkili hale getirdi. Bir şey daha var: Suriye’nin, tarihsel olarak Lübnan üzerinde zaten siyaseten büyük etkisi vardı. Orada, hükümetin kimin kuracağı konusu Şam’ın da ilgi alanına giriyordu ve etkileri büyüktü. Hatta istifa eden Başbakan Saad Hariri’nin babası (Refik el-Hariri) bir suikastla yok edildi. O suikastı, hep Şam’daki bir güce bağlama eğilimindeydi. Ama şimdi görüyoruz ki, sanki İran’a böyle bir hazırlık içerisinde ve Hizbullah’ı kullanarak bunu yapacakmış gibi bir hava doğdu.

Bütün bunları düşündüğümüzde, Suriye, Lübnan, Irak, İran’ın doğal müttefiklerine dönüştüğünde, bir de Şii nüfusun zaten var olduğu Körfez’deki başka ülkeleri de düşünürsek, Suudi Arabistan’ın bundan tehdit algılaması çıkarmaması mümkün değil.

Tabii bir de Türkiye var. En baştaki sorunuzda atıfta bulunduğunuz yazımda dedim ki: “Suudi Arabistan’ın ‘Ben ılımlı İslam’a dönüyorum’ demekle kastettiği, aslında Türkiye’nin var olan İslam anlayışı. Biz buna ılımlı İslam demiyoruz ama, Türkiye’de etkili bir Müslümanlık var ki o, gerçekten başka yerlerde yaşayan Müslüman kitlelere hoş gelen bir Müslümanlık anlayışı.” Dolayısıyla Türkiye, Suudi Arabistan denklemi içerisinde bulunan bir ülkeyken, Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye benzemesini doğal kabul etmemiz normal. Ama son zamanlarda Türkiye, Suriye’deki savaş sebebiyle ve Amerika’nın kendisine anlayışsız davranması, Avrupa’nın ters davranışı sebebiyle, yeni müttefikler arayışına girdi. Ve İran’la daha önce arada biraz fark varmış gibi görüntü verirken, İran’la yakınlaştı. Dünya sistemi içerisinde Türkiye ile İran’ı yakın gösterecek bir gelişme olduğu için, şu anda Türkiye’ye dönük değerlendirmeleri de etkileyen bir durum olarak görüyorum.

Pişirici: Peki. Size bir sonraki sorum, Amerika’nın bu işteki etkisi olacak. Çünkü Donald Trump attığı tweet’lerle, Veliaht-Prens’in çıkışını destekliyor gibi görünüyor. Bir de, damadı Jared Kushner’in, bu hadiseden önce gidip Veliaht-Prens’le görüştüğü de söyleniyor.

Fakat ondan önce Hediye Hanım’a tekrar dönelim. Şu İran meselesi, Şii meselesi mühim. Tarih boyunca tanık olduk ki elinden iktidarın gidebileceğini sezen iktidar sahipleri, yurt içinde birtakım düzenlemeler yaparken, bunun şiddetini, etkisini gözlerden uzak tutabilmek adına, dışarıda bir savaş çıkarabiliyorlar. Ya da bir gerginlik yaratabiliyorlar. İran-Suudi Arabistan gerginliği böyle bir şey midir? Buna geleceğim. Siz Lübnan’da yaşıyorsunuz, Beyrut’ta yaşıyorsunuz. Orada çok güçlü bir Hizbullah hareketi var. Bu hadiseye Şii dünya nasıl bakıyor? Sadece İran değil, Şii dünya bu Suudi Arabistan’da olup bitene nasıl bakıyor? İzleminiz nedir?

Levent: Suudi Arabistan’ın içindeki tutuklama furyasına mı yoksa Suudi Arabistan’ın son dönemdeki politikalarına, Yemen’e müdahalesi ile ilgili mi?

Pişirici: Suudi Arabistan’ın “Ben değişeceğim” demesine ve ardından da bu insanları tutuklamaya başlamasına, Şii dünyanın tepkisi, değerlendirmesi nedir?

Levent: Açıkçası Şii dünya olarak detaylı bir tarama yapmadım bununla ilgili ancak şunu belirtmek gerekiyor: Mesela İran basını üzerinden okuma yapacak olursak –ki merkezi orası zaten–, mevcut yönetimin muhaliflerini bertaraf etme girişimi olarak okunduğunu söyleyebiliriz. Ana hatlarıyla bu şekilde. Ancak biraz önce bahsettiğiniz, “Bazı yönetimler, içeride ne zaman sıkıntıya düşse, dışarıda birtakım saldırılara girişirler. İran ya da Suudi Arabistan açısından durum bu mudur?” sorusu oldukça güzel bir soru. Çünkü bu sıklıkla rastlanan bir şey. Bazen gerçekten, diğer ülkelere ya da dış politikadaki saldırganlıkla, içerideki saldırganlığın sebebini okurken, bazen ikisi birbirine karışabilir. Gerçekten, içerideki sıkıntılardan bir çıkış yolu bulmak için mi böyle bir saldırgan durum söz konusu, yoksa mevcut nüfuz savaşları, güç tehditleri açısından mı?

Son dönemde, Suudi Arabistan ve İran’ın, en azından dış politika hamleleri açısından söylüyorum, içerideki sorunların örtbas edilmesi amacıyla atılmış adımlar gibi görünmüyor. Çünkü zaten bu bölge çok geniş bir bölge ve onlarca ülkeyi doğrudan etkileyen bir bölge. Birçok şey değişti. Kimi gruplar, müttefiklik ilişkileri değişti, ittifaklar değişti. Hatta bazı ülkelerde silahlı grupların duruşu değişti. O yüzden, bu durum kendi bölgesinde yine İslam dünyasında liderliğe ve güce oynayan Suudi Arabistan ve İran için yeni fırsatlar ve yeni hamle alanları açmış oldu. Bu nedenle İran ve Suudi Arabistan da kendi iç siyasetleri açısından çok sakin ülkeler değiller. İran’da da keza birçok sıkıntı söz konusu. Ancak dış politikaları açısından baktığınızda, daha çok iş ve dış politikanın birbirinden bağımsız olmadığını görebiliriz.

Pişirici: Hazır sizi yakalamışken şunu da soralım: Suudi Arabistan’ın bu girişimi, Suudi Arabistan’da olup bitenler, İran’la da birbirlerine laf atmaları derken, Suriye’de ne olup bittiğinin uzağında kaldık. Fehmi Bey’e geçmeden önce, şu sıralar Suriye’de ne olup bittiğine ilişkin bir özet yapabilir misiniz bize?

Levent: Tabii. Açıkçası, Suriye’de savaş neredeyse bitti denilebilir. Çünkü en son IŞİD’le mücadele kalmıştı. İdlib’den bağımsız olarak söylüyorum. Çünkü İdlib meselesi Türkiye, Rusya ve aynı zamanda Suriye arasında bir ittifakı zorunlu kılan bir alan. Orada çok ciddi bir cihadcı yığılması da var. Oraya yığılanlar, birçoğu her ne kadar Nusra Cephesi adı altında sahada yıllarca savaşmamış olsa da, çeşitli gruplardan ya da çeşitli ülkelerden destek alıyorlar. Dolayısıyla, İdlib’de bir vekâlet savaşının konsantre hali birikmiş durumda. Bu nedenle İdlib, IŞİD’le mücadele sonrasına bırakılan ve genel olarak da askerî değil, siyasî güdümle halledilebilecek bir mesele olarak görülüyor Şam açısından.

IŞİD’la mücadelede ise artık son noktalara ulaşıldı. En son Deyr ez Zor’un büyük bir kısmı Suriye Ordusu tarafından temizlendi. Ondan önce Rakka’nın merkezi büyük ölçüde temizlenmişti. IŞİD bitti diyebiliriz neredeyse.

2011’de başlayan ve birkaç evre geçirip, farklı şekillere, farklı formlara evrilen süreç, yeni bir noktanın eşiğinde. Suriye’de bir iç siyasî yapının yeniden dizayn edilmesi gerekiyor. Bu son 6-7 yıllık savaş, mücadele, iç kapışmalar, müttefiklik ilişkileri, ittifaklar vs. hem Kürtleri, hem Şam’ın pozisyonunu, aynı zamanda Rusya’nın ve İran’ın etkinliğini, Suriye’de farklı veçhelerde doğrudan etkiledi. Şimdi Suriye’de yeni bir iç siyasî yapının dizaynı konuşuluyor. Bu konuda da, masaya hangi gruplar oturacak diye bakılıyor daha çok ki Astana süreci Rusya’nın başladığı süreçlerdi. Astana süreçleri, belki başka ülkelerin de devreye girmesiyle, yeni başka uluslararası platformda görüşmelerle, iç siyasî yapının dizaynı aşamasında, masaya hangi grupların oturup oturmayacağı belirlenmiş olacak. Şu anda masaya oturacağı kesin gözüken –en azından Şam açısından söylüyoruz; Şam’ın bakış açısı itibariyle bunu net olarak aktarabiliriz– Türkler kesinlikle oturacaklar masaya. Ancak elleri ne kadar güçlü oturur, karşılıklı birbirlerine ne verirler, neyi kabul ederler, hangi noktada uzlaşırlar, bu müzakerelerle belirlenmesi gereken noktalardan biri.

Yine bu vekâlet savaşı çerçevesinde, Suriye içerisinde gördüğümüz aktif olan bazı silahlı gruplar, siyasî isimler, tek başlarına çok fazla var olabilen gruplar veya şahıslar değiller. Bir şekilde, bu bir vekâlet savaşıydı ve Suriye’de iç siyasî yapının yeniden dizaynı aşamasında da ikinci bir vekâlet savaşı yaşanması çok büyük olasılık. Bu çerçevede de masaya oturacak grupların “O da olsun, bu da olsun, şu güçlü olsun, bu pozisyon da olsun” şeklinde, taraflar arasında, ülkelerin de dâhil olduğu yeni bir mücadele dönemi başladı. Kısaca özetleyecek olursak, durum bu. Ancak savaştan dolayı çok ağır hasar gördü Suriye. Milyonlarca insan göçmen ve mülteci olarak gitti. Aynı zamanda, ülke içinde 18 milyona yakın insan kalmıştı, savaş döneminde de terk etmemişlerdi. Çok büyük nüfus hareketleri oldu. Ülke içinde göç eden insan sayısı 9 milyonu aşmış durumda. Ekonomik açıdan çok büyük sıkıntı var. Yüz binlerce değil, milyonlarca konutun, işyerinin, fabrikanın tekrar inşa edilmesi gerekiyor.

Velhasıl, Suriye’de savaş bitmek üzere. Ana hatlarıyla bitti diyebiliriz. Ancak sel suları çekildikten sonra muhtemelen, iç siyasetin yeniden dizaynına paralel olarak geriye kalan enkazın tespiti başlayacak.

Pişirici: Peki. Fehmi Bey’e, demin sorduğum soruyu yönelteceğim. Onu dinleyelim. Son söz gene sizin olsun. Belki söyleyecek bir şeyleriniz kalmıştır Hediye Hanım. Fehmi Bey, çok özetle, Suudi Arabistan’da olan bitende Amerikan parmağı var mıdır? Nedir? Soru bu. Bir taraftan Trump’ın tweet’leri, öbür taraftan Kushner’in dolaştığı iddiaları. Bir de şu Aramco meselesi. Arap-Amerikan petrol şirketinin hisselerinin halka arz edilmesi ve buradan gelecek olan para. Bu çerçevede söylenecek bir şey var mı?

Koru: Suudi Arabistan petrol zengini bir ülke. O zenginliğin merkezinde de Aramco var. Her siyasî gelişmede Aramco’nun ismi mutlaka geçer. Şu sıralarda da onun etrafında birtakım spekülasyonların yapılması doğal. Ama esas sorunuz olan “Amerika ve İsrail bu denklemin neresinde?” sorusu bence önemli. Çünkü Trump’la birlikte dünyaya yeni bir alternatif sunuluyor Amerika tarafından. O da, sorunların savaşla da çözülebileceği alternatifi. Amerika, Vietnam’dan sonra sınırları ötesindeki ihtilâflarda, ancak çözümden yana taraf olma ihtimalini hatırlatan gelişmeler içerisinde bulundu. Afganistan’a bombalı saldırı, Irak’a müdahale gibi uzaktan birtakım şeylerde bulundu. Ama Vietnam’daki gibi büyük bir savaşın tarafı olmak Amerika tarafından benimsenecekmiş gibi görünmüyordu.

Oysa bugün Kuzey Kore ekseninde bakıyoruz, en savaşkan dili kullanan bir başkana sahipler. Nükleer bir güç olmasına rağmen, Kuzey Kore’ye karşı savaşı bile göze alabilecek mesajlar veriyor. Tabii bu zihniyet bölgemize dönük değerlendirmeleri de ister istemez etkileyecektir. Burada da Irak’taki başarısızlıktan sonra artık bir daha savaştan yana bir taraf olarak değil, mesela şimdi Suriye’de yapmaya çalıştığı gibi, uzaktan, ama gelişmeleri etkileyecek bir konum düşünen bir ülkeyken, sanki bazı yerlerde daha faal olmayı arzu ediyor gibi. Mesela Suudi Arabistan’daki bir görüntüyü ister istemez veriyor. Değişimi destekliyor.

Ama burada, daha çok, İsrail’in Amerika’yı ortaya sürdüğü gibi bir izlenime sahibim. Zaten bu bölgedeki sorunların temelinde “İsrail’in güvenliği” denilen kavramın yattığını görüyorum. İsrail, Araplarla, yani düşmanlarla çevrili bir ülke olduğuna inanıyor. Dolayısıyla da bu düşmanlığı dostluğa çevirmek için çaba gösterdi. Mısır’la bir anlaşma imzaladı. Ürdün ona katıldı. Lübnan’la da yakınlaşma içerisindeyken Hizbullah faktörü devreye girdi, o olmadı. Ama geri kalanların düşmanlıklarının devam ettiğini gördü İsrail. Ve Arap Baharı bu görüntüyü daha da pekiştirdi. Zannediyorum, Arap Baharı ile meydana gelen her türlü gelişme İsrail’i sevindiriyordur. Daha önce güçlü olan ülkeler, kendisiyle silahlı mücadeleye girmiş, savaşlarda bulunmuş olan ülkeler, teker teker o güçlerini kaybettiler. Irak, Suriye, Libya, şimdi Yemen. Aslında baktığınız zaman bu ülkeler, artık isteseler bile İsrail’e düşmanlık yapamayacak ülkeler. Geriye pek az ülke kalıyor: İran ve Suudi Arabistan. Gazetelere yansıdığı kadarıyla, Suudi Arabistan’ın bir süredir İsrail’le yakınlaşma çabası içerisinde olduğu, görüşmelerin perde gerisinde yürütüldüğü, geçtiğimiz dönemlerde İsrail basını tarafından isimler de verilerek yazıldı.

Trump’ın ailesinin bir ferdi olan ve danışmanı sıfatını da taşıyan Kushner’in bölgeye yaptığı gezide, İsrail’den sonra Suudi Arabistan’la da bir görüşme yaptığı, yine gazete haberlerine yansıdı. Öyle zannediyorum ki, Suudi Arabistan’ın biraz da diğer ülkelere bakarak, kendisini düşmanca tavır sahibi olmayan bir ülke gibi yansıtma niyeti de bu son gelişmelerle bir biçimde kendisini hissettiriyor.

Unutmayalım, Suudi Arabistan Kralı Abdullah, 2004 yılında İsrail’in de çok reddetmediği, üzerinde tartışılabilir gördüğü, iki devletli ve Kudüs için de özel bir statü öngören Filistin konusunda bir barış planını dünya gündemine sokmuştu. O zamandan beri zaten İsrail’in varlığını kabul etme yönünde en önemli adımlardan birini atan ülkedir Suudi Arabistan. O bakımdan, son gelişmelerin de İsrail tarafından yakından izlendiğini ve bundan memnuniyetsizlik duymadıklarını zannediyorum.

Pişirici: Çok teşekkür ediyorum Fehmi Bey. Son olarak Hediye Hanım’a soralım ekleyecek bir şeyi var mı?

Levent: Açıkçası bu konu çok komplike bir konu. Yani, sadece Suudi Arabistan- İran eksenindeki gelişmelerin bölgeye yansımasını konuşmak için 3-5 program yapmak lazım. Ancak kısaca özetleyecek olursak: Sadece Arap ayaklanması değil, artık dünya da çok hızlı değişiyor; bölge ülkelerinin de mevcut zihniyetleriyle ya da yönetimleriyle bu durumları sürdürebilmeleri çok olası görünmüyor. Yeni bir nesil var aşağıdan gelen. Yeni sistemler, yeni anlayış, yeni zihniyetler daha doğrusu. Bir taraftan bunu göz önünde bulundurmak lazım. Diğer taraftan da, her ne kadar Arap ayaklanması döneminde ortalık toz duman olmuşsa da, sonrasında, yani 2018 yılından itibaren de, ayaklanma döneminde öngörülemeyen, ancak bir şekilde ortaya çıkmış durumların yarattığı yeni bir yapının iyice görünür olacağını söyleyebiliriz. Büyük ihtimalle, 2018 yılı da çok sakin geçmeyecek. Bu çerçevede, Irak, Suriye, Lübnan, İsrail, hatta Mısır, belki Suudi Arabistan gibi birçok ülkeye yansıyacak etkilerinin olacağını şimdiden söylemek muhtemelen kâhinlik olmaz.

Pişirici: Hediye Levent, çok teşekkür ederim değerlendirmeleriniz için. Fehmi Koru, size de çok teşekkür ederiz değerlendirmeleriniz ve katkılarınız için.

Açık Oturum her hafta perşembe günü karşınızdaydı, bu hafta bir değişiklik yapmak zorunda kaldık, çarşamba günü sizlerle beraber olduk. Ama haftaya perşembe normal günümüzde ve saatimizde yeniden karşınızda olacağız. İyi akşamlar efendim.