dortbakan-1063-x-600

Ayrılar ayrı yerde aynılar aynı yerde: Hepimiz aynı gemide miyiz?

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bu haftayı Zarrab Davası’yla geçirdik. Galiba önümüzdeki hafta da böyle olacak. Çünkü çok önemli bir olay yaşanıyor New York’ta. Bunu olabildiğince yakından takip etmeye ve duruşmayı olabildiğince hızlı ve serinkanlı bir şekilde değerlendirmeye çalışıyoruz. Bugün ele almak istediğim konu: Bu olaya nasıl bakmalı? New York’ta yaşanan mahkemenin Türkiye’yi kesinlikle ilgilendirdiği biliniyor. Ama vatandaşlar olarak burada nasıl pozisyon almalı? Bu noktada sosyal medyada bir kadın gazetecinin attığı tweet’le başlayan “Aynı gemideyiz” yaklaşımı bayağı bir tartışmaya yol açtı. Ve birçok kişi “Biz aynı gemide değiliz” dediler. Türkiye’de burada, Zarrab Davası’nda, o klasik “Milli birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz günler” mi yaşanıyor, yoksa bununla alâkası yok mu gibi bir tartışma söz konusu. Levent Gültekin de bir yerde “Aynı gemide değiliz” diyenleri eleştiren bir sosyal medya paylaşımıyla, başına sık sık geldiği gibi yine bir kere daha linçe maruz kaldı. Onu da gördük.
Bu aslında önemli bir tartışma bence, yapılması gereken bir tartışma. Bu sabah arkadaşım Ünsal Ünlü de, hafta içi her sabah yaptığı yayınlardan bugünkünü aynı konuya ayırmış. Bunu sürdürmekte yarar var. Ve ben de bugün bu konuyu ele alırken çok sevdiğim bir cümleyi başlığa çıkarttım: “Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde”. Bu cümle benim hayatımda çok önemli bir yere sahip. Çünkü ben bu cümleyi ilk kez 19 yaşında İstanbul’da siyasî şubede bir işkenceci polisin ağzından duydum. Bana bu cümleyi söyleyip buradan ne anladığımı sormuştu. İlk defa ondan duydum. Aslında bu benim hatammış, çünkü bu cümle birçok yazısını okumuş olduğum Mahir Çayan’a aitmiş. Daha sonra da bu cümleyi hayatım boyunca hep aklımda tuttum. Hatta Vatan gazetesinde yazdığım bir yazıda da bu cümleyi başlığa çıkartmıştım. Mahir Çayan’ın bu lafı, daha çok devrimci hareket içerisindeki bir tartışmaya istinaden söylediği bir laf. Belki o da başka birilerinden almış olabilir, ona çok emin değilim.
Evet, bazı durumlar oluyor ki gerçekten saflaşmalar kaçınılmaz oluyor. Ve bu saflaşmalara göre hareket etmek gerekiyor. Her şeyin birbirine karışmamasında, yani ak ve kara gibi karışmamasında yarar var. Ancak eğer cumhuriyeti ve demokrasiyi savunuyorsak, aynı zamanda da çoğulculuğu savunmak zorundayız. Burada çok önemli bir nüans var. Bu nüansı kaçırmamak gerekiyor. Yani şöyle söyleyeyim: Fransız Devrimi’nin o üçlüsü; eşitlik, özgürlük ve dayanışma (ya da kardeşlik diyelim), bu üçlü bence çok önemli. Hakikaten hayatta temel alınması gereken üç perspektif. Burada özellikle kardeşlik vurgusu cumhuriyetin en önemli ayaklarından birisi. Ancak kardeşlik meselesine sahip çıkarken, her türlü ülkede, beraber yaşadığımız toplumda, kafasına göre hareket eden herkese karşı anlayışla yaklaşacağımız, ona sempati ya da empati duyacağımız anlamına gelmiyor. Kardeşliğin söz konusu olduğu yerler var, kardeşliğin dışında tartışmanın ve mücadelenin gerektiği yerler var.

Fethullahçıların kötü niyetli olması iddiaları geçersiz kılmıyor

Şimdi Zarrab olayına bakalım. Burada bir suç var. Suçun iki tane bölümü var. Amerikalıları daha çok ilgilendiren bölümü ambargonun delinmesi meselesi. Bir diğer, bizleri daha çok ilgilendiren bölümü, rüşvet ve yolsuzluk ayağı. Yani ülkede, ülkeyi yönetenlerin bazılarının ve yakınlarının bu süreçte Reza Zarrab’la kurdukları ilişkide onun işlerini kolaylaştırarak haksız kazançlar elde etmiş olmaları. Bunu nasıl yapabiliyorlar? Biz vatandaşların seçimlerde verdiğimiz oylar sonucunda geldikleri makamları kendi kişisel amaçları için kullanıyorlar. Dolayısıyla ambargo tartışmasını bir kenara koyarak… –tabii ki bu çok önemli bir tartışma, ambargonun delinip delinmediği, delinir mi delinmez mi meselesi ayrı bir şey– ancak esas olarak bizi ilgilendiren husus buradaki yolsuzluk boyutu, rüşvet boyutu ve daha da önemlisi Türkiye’nin bu hesaplaşmayı kendi içinde yapmamış olması. Bu olay Fethullahçı polisler, savcılar ve medyasıyla beraber 17 Aralık’ta ortaya saçıldı. Fethullahçıların ne kadar artniyetli oldukları ve ülkenin iyiliği diye bir dertleri olmadığını en iyi bilenlerden ve dillendirenlerden birisiyim. Ancak onların kötü niyetli olması ortadaki iddiaların tamamen asılsız olduğu anlamına gelmiyor — ki bugün görüyoruz, Zarrab’ın itiraflarından, burada dile getirilen hususların belgeli bir şekilde bayağı doğru olduğu ortaya çıkıyor. O süreci hatırlayın. O süreçte bütün bunların üstü örtüldü. Meclis bu olaya sahip çıkmadı. Daha doğrusu Meclis’in içerisinde sahip çıkılmak istendi, ancak engellendi. AKP içerisinde de bu olayların soruşturulmasını ve bakanların Yüce Divan’a gitmesini isteyenler oldu, ama sesleri kısıldı. O tarihte cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül de bu konuda çok tereddütlüydü; ama sert, açık ve net bir çıkış yapmadı. Çok iyi hatırlıyorum, Habertürk’te çalışıyordum ve Ankara’da köşkten canlı yayın yapmıştık kendisiyle Fehmi Koru’yla beraber. Bu konuları konuşmuştuk. Birçok konuda olduğu gibi, hem nalına hem mıhına bir şekilde yaklaştı. Açıkçası ne Başbakan Erdoğan gibi açık ve net bir şekilde “Böyle şeyler yoktur” demişti, ne de sonuna kadar hukukî süreçlerin işletilmesi vurgusunu yapmıştı.

Yerli ve milli bir dava değil

Böyle bir süreçte biz Türkiye’de bu iddialarla, bu vahim suçlamalarla yüzleşmedik. Neden yüzleşmedik? Bunun tabii ki siyasî nedenleri vardı. Çünkü böyle bir yüzleşme yapılırsa AK Parti’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarı çok ciddi bir şekilde sarsılabilirdi. Bu çok anlaşılır bir şey. Bu engellenmek için bunlar örtbas edildi. Yıllar sonra bu olay bir şekilde ABD’de karşımıza çıkıyor. Şimdi bazılarının bizden istedikleri, bunu yerli ve milli bir dava olarak görüp buna kayıtsız kalmamız, hatta ve hatta tam tersine, Amerika’yı, Amerikan yargısını, işte eski savcı, yeni savcı vs., hepsini suçlamamız isteniyor, vatanseverlik adına. Bu vatanseverlik falan değil. Aynı gemide olabiliriz. Tabii ki bu ülke hepimizin ülkesi. Herkesin burada yaşamaya hakkı var.
Aynı gemide olabiliriz, ama şu an Zarrab Davası, “Arkadaşlar, dikkatli olalım, aynı gemideyiz, gemi batarsa hep birlikte batarız” sözünün söyleneceği bir olay değil. Bu olay o anlamda ülkenin bekası, ülkenin varlığı, bağımsızlığının tehdit altında olması gibi bir olay değil. İnsanların vatanları için her şeyi göze alarak kendilerini feda etmelerini gerektiren bir olay değil. Bu olay, açık şekilde görüyoruz ki, birilerinin devlet, demokrasi ve cumhuriyetin imkânlarını kullanarak kendi çıkarlarını gözetmeleri ve bunun Türkiye’de yapılamayan hesaplaşmasının tabii ki Amerikalıların kendi birtakım hesaplarını da işin içerisine katarak yapmaya çalışması. Bu noktada bugün Kadri Gürsel’in Cumhuriyet’teki yazısını okumadıysanız tavsiye ederim. Gerçekten çok önemli şeylerin altını çiziyor. Özellikle bunun Amerikalılar açısından siyasî boyutunun muhakkak olduğunu söylüyor.
Ancak o zaman şunu söylemek gerekiyor: Tamam, ABD’nin şu ya da bu nedenle Türkiye’yle birtakım meseleleri olabilir. Ama o zaman siz onlara o kozu vermeyeceksiniz. Bu kozu vermemek meselesi, sadece Zarrab denen adamın Amerika’ya gitmesini neden engellemediniz basitliğinde olmaz — ki bunu yapan AKP’nin yeni dönem müttefikleri ya da ortakları, bu tür yaklaşımlar dile getiriyorlar. “Niye gitti? Kim yolladı? Kim izin verdi?” soruları gibi, olayı sadece buradan tartışmaya çalışıyorlar. Ama esas olması gereken, bu iddialar niye Türkiye’de soruşturulmadı? Eğer suç varsa –ki çok güçlü deliller var– niye bunların cezası verilmedi?

Keşke Türkiye’de cezalandırılsalardı

Şunu hatırlıyorum: İddialarda adı geçen bir bakan oğlu, Gezi sürecinde sosyal medyada başka isimle açtığı hesapla her türlü pisliği yaptı. Şahsen bana da yaptı, birçok kişiye yaptı. Gezi’de hayatını kaybeden gençlere ve ailelerine de yaptı. Ve bir organizasyon, tek başına kendisi değil, bir organizasyonla bunu yaptı. Şimdi anlıyoruz ki onun temellerini Reza Zarrab’dan babası sayesinde elde ettiği imkânlarla yapmış. Şimdi ben bu kişiyle niye aynı gemide olduğumu düşüneyim ve niye onun başına bir şey gelmesini engellemek için enerjimi sarf edeyim ki?
Bu kişilerin cezalandırılması lazım. Keşke bu cezalandırma Türkiye’de olabilseydi. Eğer bir suç varsa –ki çok güçlü bunun işaretleri var– cezalandırmanın burada olması lazımdı. Birilerinin siyasî birtakım nedenlerle bunu yapmayıp, yıllar sonra bu olay karşılarına bir fatura olarak geldiği zaman bizden bu faturayı beraber ödeyelim, hatta beraber ödeyelim de değil, siz ödeyin şeklinde yaklaşımlarına karşı, böyle bir şey olmaz diyebilmek lazım. Kardeşliğin sınırları vardır demiyorum. Ama kardeşliğin söz konusu olduğu yerler vardır. Bu o yerlerden birisi değil. Eğer Türkiye Zarrab olayından ve buna benzer birtakım olaylardan dolayı büyük sarsıntılar yaşayacaksa –ki böyle bir temennim kesinlikle yok–, bazılarının, özellikle Fethullahçıların bunu yaptıklarını biliyoruz. Yani Türkiye batacağı kadar batsın, ondan sonra biz tekrar gelip yine eski komplolarımızı vs.’lerimizi kaldığımız yerden devam edelim yaklaşımı olabilir. Böyle bir yaklaşıma kesinlikle sahip değilim. Olanların da yanlış olduğunu kesinlikle düşünüyorum. Ancak bunun ister istemez doğuracağı bedelleri gerçekten ödemesi gereken insanların bunu başkalarının sırtına atmaya kalkmasına karşı durmak lazım. Ve iyi niyetle ya da değil, bir şekilde bunu gündeme getirenlere karşı da –ki sayıları çok fazla mı bilmiyorum, ama bayağı bir var– eleştirel bir tartışmanın içerisine girmek lazım.

Bir anti-Amerikancılık, anti-emperyalizm gibi bir olay söz konusu değil

Son bir iki gündür özellikle sosyal medyadan, Şükrü Elekdağ’ın –eski emekli büyükelçi, ABD’de de büyükelçilik yaptı– sözlerini paylaşıyorlar ve dikkatime sunuyorlar, başkalarına da sunuyorlardır. Şükrü Elekdağ demiş ki: “Hayatımda Amerikalıların Erdoğan’la uğraştığı kadar kimseyle uğraştığını görmedim”. Şimdi bu doğru olabilir. Ama bu tek başına bir şey anlamına gelmiyor. Aynı zamanda Erdoğan iktidarda olduğu süre içerisinde, 15 yıl boyunca da en çok ABD’ye giden, Amerikan başkanlarıyla en çok konuşan ve konuşmaya çalışan liderlerden de birisi. Yani şu anda şunu net bir şekilde vurgulamak lazım: Ortada bir anti-Amerikancılık, anti-emperyalizm gibi bir olay söz konusu değil.
Türkiye bir şekilde Soğuk Savaş döneminde girmiş olduğu bir ittifaktan, NATO’dan vs.’den ulusal nedenlerle bunu hesaba katarak ayrılmaya karar vermiş ve bunun sancısını yaşıyor değil. Tam tersi, Türkiye’de yaşanan birçok şeyin Türkiye’yi bir yerlere sürüklediğini görüyoruz. Bu bir iradî tercih değil. Buradan, hele Zarrab olayı gibi bir olaydan anti-emperyalizm falan çıkartmaya çalışmanın hiçbir anlamı yok. Hele bu anti-emperyalizm sözlerini söyleyenlerin Türkiye’de gerçek anlamda anti-emperyalist mücadelenin söz konusu olduğu dönemlerde emperyalistlerin yanında ve onların uzantısı olarak neler yaptıkları hâlâ hafızalarımızda taze ise.
Çok uzatmaya gerek yok. Bir gemi var. Evet hepimiz bu geminin içerisindeyiz ve bu geminin batmaması için hepimiz elimizden geleni yapmalıyız vatandaş olarak. Ama bu geminin diyelim ki şu anda su almasına neden olan birileri varsa onlara karşı da yaptıklarının yanlış olduğunu, bunun bir bedelinin olduğu ve bu bedeli onların ödemesi gerektiğini söylememiz lazım. Olay bu kadar basit. Buradan, Zarrab olayından bu tür gemi üzerinden yapılan benzetmelerin çok abartılı olduğunu düşünüyorum. T
abii ki bunun etkisi olacak. Ancak bu bir ülke olarak Türkiye’den ziyade, bu olaya dahil olan kişileri ve siyasetçileri ilgilendirecek. Onların yaptıklarının yanlarına kâr kalmaması anlamında da bence bunda bir sakınca yok. Ama tekrar şunu söylüyorum: Eğer Türkiye bu yargılamayı kendisi yapmış olsaydı, bağımsız ve adil şekilde yargılamayı yapmış olsaydı ve bu yargılamanın ardından bunlar yaşanmış olsaydı, o zaman bu gemi benzeri şeyleri söylemeye belki birilerinin hakkı olabilirdi. Ancak sizin yapmadığınız yargılamayı yıllar sonra sizden daha güçlü birileri bir şekilde yapmaya kalkıyorsa, burada bizim hanemize düşen en fazla utanmaktır.

Bu utancın sorumlusu biz değiliz

Şu anda New York’taki mahkeme Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için bir utanç mahkemesi. Ama bu utancın sorumlusu biz değiliz, bu ülkenin çoğunluğunu oluşturan insanlar değil. Utanç vesilesi olduğunu biliyoruz. Yabancılarla karşılaştığınızda –ki son dönemde hep olan bir şey– Türkiye’de olup bitenler hakkında genellikle kötü şeyler konuşuluyor. Zarrab Davası da bu anlamda bunun şahikalarından, zirvelerinden birisi.
Ama bu utanç verici durumdan dolayı biz utanmayalım. Utanması gerekenler utansın ve onların utancını ertelemelerine de yardımcı olmak diye bir yükümlülüğümüz yok. Vatandaşlık ve vatanseverlik böyle bir şeyi bize dayatmıyor. Bunu özellikle vurgulamak lazım.
İşte bu olayda çok net bir şekilde aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde. Şunu çok net söyleyebilmemiz lazım: Bu rüşvet iddialarına, bu büyük paraların döndüğü olaylarla benim, bizim bir alâkamız yok. Ne yaptılarsa, yanlış ne yaptılarsa bunun cezasını kendileri tek başlarına ödesinler. Biz de ülkemize sahip çıkmaya devam edelim.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.