Mancuso-770×500

Bitki nörobiyolojisti Stefano Mancuso: “Bitkiler hayvanlardan çok daha zeki”

İtalya’da Floransa Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Stefano Mancuso, Uluslararası Bitkisel Nörobiyoloji Laboratuvarı’nın kurucusu. Gazeteci Alessandra Viola ile birlikte, 2013’te yayımlanmasından sonra yirmi kadar dile çevrilen Verde brillante’yi (Yemyeşil) yazdı. Fransızcası kısa süre önce L’Intelligence des plantes (“Bitkilerin Zekâsı”) başlığıyla çıktı (Albin Michel, 240 s., 18 €).
Mancuso ile Le Monde’dan Pierre Barthélémy’nin yaptığı ve 15 Nisan 2018’de yayınlanan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

92d0b1b_13893-1bxybd1.quz6
Stefano Mancuso

Kitabınızda bitkilerin nasıl ikinci sınıf canlı varlıklar gibi görüldüğünü açıklıyorsunuz. Nedir bunun sebebi?
Bitkisel dünya karşısında bir tür körlük var. Beyinsel işleyişimizde kayıtlı bu. Bu körlük araştırıldı; hatta İngilizcede bunun için bir ifade var: “Plant blindness”, “bitki görmezlik”. Gözümüzün önünden hızla geçen muazzam veri miktarını işlemekte, beynimizin çok iyi olmamasındandır bu muhtemelen. Dolayısıyla beynimiz, doğrudan var kalmamızla ilgili olmayan her şeyi süzgeçten geçirir ve diğer hayvanların ya da diğer insanların temsil edebildiği tehlikeleri bulmaya yoğunlaşır. Ama daima bir arada yaşamış olduğumuz bitkilerle ilgilenmez.
Bu körlük kültürel düzleme de yansımıştır; mesela Kitabı Mukaddes’teki Nuh Peygamber’in hikâyesinde: Tanrı her şeyi yok edecektir ve Nuh Peygamber’e bütün canlı türlerinden birer çift getirmesini söyler. Ve bütün bu yaratıklar… hayvandır, bitki yoktur! Çok daha yakın bir zamanda, “Ormanın Derinliklerinde Aniden”de (Soudain dans la forêt profonde, Folio, 2008), İsrailli yazar Amos Oz, bütün hayvanları ortadan kalkan bir köyün üstüne çöken lâneti anlatır. Ortadan kaybolanların “bütün canlı yaratıklar” olduğunu söyler, oysa bitkiler her taraftadır. Canlı varlıklar kavramını hayvanlarla bir tutmaya alışmışızdır; halbuki bunlar yeryüzündeki biyokütlenin yüzde 1’den azını temsil etmektedir.

Size göre, biyolojiye karşı Kopernik-öncesi bir yaklaşım içindeyiz…
Kopernik ile Galile’den önce Yeryüzü’nün Evren’in merkezi olduğunu düşünüyorduk. Onlardan beri, Yeryüzü, tâli bir galaksinin periferisindeki bir cüce yıldızın etrafında dönen ufak bir gezegen haline geldi… Hakiki konumumuz budur ve kozmosun hakikaten ne olduğunu anlamak için yararlı bir devrim olmuştur bunu öğrenmek. Biyolojide, daima canlı evrenin merkezinde biz insanların olduğumuzu ve her şeyin bizim etrafımızda döndüğünü düşünürüz.
Oysa canlı âlemin tâli ve ehemmiyetsiz bir parçasıyız sadece ve bunu anlamamıza yardımcı olacak bir Kopernik devrimine ihtiyacımız var. Tabiatın bir parçası olduğumuzu ve yaşamımızın tüm diğer canlı varlıkların yaşamına bağlı olduğunu acilen kavramamız gerekiyor. Mutlak biçimde bitkilere bağımlıyız; onlarsız yaşayamayız: Yediğimiz tüm besinleri, soluduğumuz oksijeni onlar üretirler; fosil enerjilerimizi de onlar üretmişlerdir.

Son on yıl boyunca, bitkilerin çevrelerine duyarlılığı üzerine çok keşifler oldu. Ne yapabiliyorlar peki?
Bitkilerin hayvanlarla aynı davranışları gösterdiklerini söylerim genellikle; ama onlar bunu farklı biçimde, yer değiştirmeden yapıyorlar. Hayvanlarınkine paralel bir evrim izlemişlerdir ve bu yüzden onları anlamakta bu kadar zorlanıyoruz; çünkü bizden ne kadar farklılar. Hafıza örneğini alalım. Normal olarak bitkilerle bir arada düşünmediğimiz bir şeydir bu. Fakat muhtelif uyaranları hatırlayabilmekte ve aralarındaki farkı ayırt edebilmektedirler.
Son makalelerimden biri küstümotu (“Mimosa pudica”–“utangaç mimoza”) üzerineydi. Dokunduğunuzda yaprakçıkları kapanır. Lamarck’ın yürütmüş olduğu o deneyi hatırladım: Küstümotu fidelerini at arabasına koyup Paris’in arnavut kaldırımlı sokaklarında gezdirmişti. Başlangıçta, yoldaki sarsıntılardan ötürü yaprakları büzüşmekteydi, sonra açılmaktaydı, sonra tekrar kapanmaktaydı, vb.. Ama, bir noktada, artık kapanmıyorlardı.
Bu deneyi 500 “Mimosa pudica” saksısıyla, onları 3 cm yukarıdan bırakarak tekrarladım. Başlangıçta, yapraklar her seferinde kapanıyor. Birkaç tekrardan sonra, açık kalıyorlar. Yoruldukları ve artık enerjileri kalmadığını düşünebiliriz. Ama hayır: Onlara dokunursanız, derhal tekrar kapanıyorlar. Aslında, bitkiler bu özel uyaranı hafızalarına kaydediyorlar; ufak düşüş tehlikeli değil. Bunu öğrendikten sonra, onları bir serada rahat bıraktık. İki ay sonra, aynı uyarana tâbi bıraktık ve bunu hatırladılar: Tekrar kapanmadılar.

bitki

Bitkilerin iletişimi üzerine çalışıyorsunuz…
Bitkilerin çok sayıda bilgiyi paylaştıklarını biliyoruz bugün. Sosyal varlıklar bunlar. En son makalemde, iki bitki grubumuz vardı. İlkinin dibine tuz koyduk — ki bitkiler için çok stres kaynağıdır. İki hafta sonra, topraklarında hiç tuz olmayan ikinci grup üzerindeki etkilerine baktık: Yine de tuza karşı bir direnç geliştirmişlerdi. Ötekilerden mesajı almışlardı ve tuza hazırlık yapıyorlardı.
Bitkiler aralarında, havanın ya da toprağın kalitesi üzerine, hastalık yapıcı bakterilerin varlığı üzerine, ya da bir böcek saldırısı üzerine bilgi alışverişinde bulunurlar. Gerçek bir iletişimdir bu. Doktora öğrencilerimden biri, doğal adaçayı topluluklarını incelemek için Kaliforniya’ya gitti. Birbirlerine her şeyi iletebildiklerini, fakat bu iletişimin farklı gruplardan ziyade aynı grup içinde daha etkili olduğunu fark etti. Bir nevi kimyasal lehçeler, yaydıkları uçucu organik bileşiklerde ufak değişimler olduğu anlamına gelir bu. Hayret verici.

Hayvanlarla da iletişimleri var...
Evet, tozlaşmada (pollinisation) iyi görürüz bunu. Ama, bir sürü durumda, bitkiler ürettikleri kimyasal maddelerle hayvanları manipüle bile edebilmektedir. Çok sayıda bitkinin karıncalarla sürdürdükleri ilişkilere bir örnek: Böcekler tarafından yendiklerinde, bitkiler karıncaları yardıma çağırmak için uçucu bileşikler yayarlar. Karıncalar gelir, çünkü bitki şeker dolu nektar üretmektedir. Bu nektarı içer ve bitkiyi düşmanlarına karşı korurlar.
Fakat kısa süre önce keşfedilen ise, bunun basit bir, “yiyeceğe karşı koruma” alışverişi olmadığıdır: Nektarın içinde, nöroaktif maddeler de vardır. Karıncaları “müptela” eden ve orada kalmaya mecbur kılan uyuşturuculardır bunlar. Bitki ise bu nöroaktif bileşikleri salgılamasını karıncalardan ne istediğine göre ayarlar: Saldırgan bir tutumları olmasını mı istiyor, devriye gezmelerini mi istiyor, vb. ona göre.

Kitabınızın başlığı Fransızca’ya “Bitkilerin Zekâsı” diye çevrildi. Kışkırtıcı değil mi bu?
Kışkırtmak istemem; bitkilerin zeki olduklarını gerçekten düşünüyorum. Her şey zekâyı nasıl tanımladığınıza bağlı. Biyolojide büyük bir sorundur bu; zira, yüz araştırmacıya sorsanız, zekânın yüz farklı tanımını verirler size! Benim için, sorunları çözme kapasitesidir; bu açıdan da, her yaşam biçiminde bulunur.
Sorunlarını gerçekten çözebilen organizmaların sadece bitkiler olduğunu söyleyerek, şimdi kışkırtıcı olacağım; çünkü biz diğer hayvanlar, sorunlarımızı çözdüğümüzü düşünürüz ama, aslında, genellikle harekete başvurarak bunlardan kaçınırız: Hava soğuksa sıcak bir yere gideriz, ya da tersi; bir avcı varsa, kaçarız; artık yiyecek yoksa, yer değiştiririz. Bitkiler aynı sorunlarla karşılaşırlar, ama hareketten yardım almadan bunları çözmek zorundadırlar. Dolayısıyla hayvanlardan çok daha zekidirler!

Bitkilerin beyninin olmaması rahatsız edici değil mi yani?
Nöronlar nedir ki? Elektrik sinyallerini üretip aktarabilen hücrelerdir sadece. Hayvanlarda, bu hücre tipi merkezî sinir sisteminde bulunur. Oysa bitkilerde, bedenin her hücresi bu özelliklere sahiptir. Bu bakımdan, bitkiyi bir nevi “yaygın beyin” gibi tasavvur edebiliriz.
Bitkileri otomatik makinalar gibi görenlerle hiç hemfikir değilim. İki nedenle: Önce, çünkü bitkilerin çevrelerine otomatik biçimde karşılık vermediklerini ve seçimler yaptıklarını gösteren çok kanıt var. İkinci neden ise: Bana bitkilerin makinalar olduğunu söylerseniz, o zaman biz insanların da öyle olmadığımıza beni ikna etmeniz gerekir!
Kimilerinin bitkileri makinalar diye nitelerkenki yaklaşımları bize de uygulanabilir: Bana sorduğunuz soruların, fizyolojiniz, geçmişiniz ve çevrenizin size dayattığı tek imkân olmadığını nereden bileceğim?