9G2vp0pe-Ao

Alain Deneault: “Günümüzün tüketimci rejiminin vaatlerini yerine getirmemeye başlayacağı zaman yakındır”

Daha önce “Dünyayı Vasatlar Yönetiyor” başlıklı bir söyleşisini yayınladığımız Kanadalı filozof Alain Deneault ile Mediapart’dan Romaric Godin’in yaptığı ve 10 Mayıs 2018’de yayınlanan, çağdaş kapitalizmin işleyişi, bu işleyişte başvurulan “yumuşak sansür” ve yönetsel (managérial) düşüncenin her yerdeki varlığı üzerine söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

csm_20170412_Alain-Deneault_3b6df98768
Alain Deneault

Alain Deneault Paris’teki Collège International de Philosophie’de program yöneticisi. Kendini Fransızca ifade eden bir Kanadalı. Uzun süre boyunca vergi cennetlerinin işleyişi ya da çokuluslu şirketlerin az utanç verici olmayan yöntemleri üzerine uzun uzun yazdı. “Vergi Cennetleri: Kanada Yolu” (Paradis fiscaux : la filière canadienne, Écosociété, 2014) ve “Kara Kanada” (Noir Canada, Écosociété, 2008) başlıklı kitapları Kanada sınırlarının ötesinde de ilgi gördü. 2015’te çıkardığı “Vasatlık İktidarı” (La Médiocratie, Lux), şirketlerin “yönetişimi”nin nasıl iktidarı vasatlığa teslim ettiğini vurguluyordu.
Son çalışması olan “Nefretten Tasarruf Etmek” (Faire l’économie de la haine, éditions Écosociété, Nisan 2018), filozofun bir dizi metninin yer aldığı 2010 tarihli bir kitabın ikinci baskısı aslında. Fakat daha yakın tarihli metinlerin de eklenmesiyle, tamamen gözden geçirilmiş bir versiyon bu. Alain Deneault bu kitapta, her yola başvurarak cezbetmeye çalışırken işleyişinin insanlığa, topluma ve çevreye gerçek maliyetini gizleyen kapitalizme toplu bir bakış getiriyor. Aşılmaz görünen melek yüzlü bir sistem kurgusunun ardında –onun sözcüklerini kullanırsak– ekonominin nefret dolu gerçekliğinden “tasarruf etmek”ten başka hedefi olmayan derin ve özgün bir sansür gizli aslında.


Son çalışmanız “Nefretten Tasarruf Etmek”te, şu son on beş yıl boyunca sansür üzerine yazdıklarınızın çoğunu tekrar ele alıyorsunuz. Sansürün geri döndüğü bir dönemde miyiz yani?
Sansür bugün yeni bir şekilde işliyor. İlk bakışta bâriz gelmeyen sansür biçimleri üzerine kafa yormak söz konusu. Bir otorite tarafından, devlet sırrı ya da nüfuz oyunları adına doğrudan dayatılan klasik kesip biçmeli sansür biçimleri hâlâ olabiliyor elbette. Gazeteci –mesela bir davaya muhatap olmamak için– makalesine bir kişinin adını koymadığındaki gibi, otosansürün ısrarla sürdüğü de saptanabiliyor.
Ama çerçevesinde bizzat sansürün kendini sansüre tâbi tuttuğu yeni yollar var. Yapısal olarak bu sansür, taşıyıcılığını ideolojinin yaptığı ve kurumsal erkler tarafından bir tür semantik/anlamsal şartname uyarınca kullanmamızın tembihlendiği sözcüklerle iş görüyor. Şirketler dünyasında bu hâdise çok açık. O sözcüklerde kör noktalar, kuytu köşeler, tohumlar, bir sansür durumu yaratan içkin bakış açılarının belirleyiciliği var.
Mesela “medya” sözcüğünün kullanımında saptıyoruz bunu; çünkü özerk öznelerin tarafsız bir arayüz kullanımıyla kendilerinden uzak durumlara erişimi olduğu izlenimi veriyor. Ama Marshall McLuhan’ın [medya üzerine kafa yormuş olan Kanadalı entelektüel – Fr.ed.notu] “Medya mesajın kendisidir” diye yazdığını hatırlarsak –ki bunu ben “Medya mesajı koşullandırır” diye yorumlardım–, bir medyanın daha ziyade bir “protez” olduğunun bilincine varıyoruz: Kişinin bazı işlevlerinin yerini alıyor, bundan dolayı da kişiyi engelli kılıyor. Böylelikle muayyen sayıda şeye imkân tanırken, başka şeyleri de engelliyor. Artık herkeste bulunan telefonlar biçimiyle bedenlerimizin medyalarda bir uzantısı olması, bu hâdiseye bir örnek.
“Medya” yerine “protez” der demez, o nesnelerin hafıza, bilinç ve ritim bakımından sınırlılığının bilincine varılır. Bütün bunlar düşüncenin ritminin ve menzilinin koşullandırılmasına ve dış unsurlara bağımlı kılınmasına vardırır. Hedefleri koşullandırır. Bu anlamsal kayma böylelikle, işletme alanında, gerçekliğin tüm bir cephesini; yurttaş yaşamı, kamu hizmeti ya da toplumsal sınıflar alanına giren her şeyi tahliye etme imkânı veriyor.
Bütün bunlar katı şirket çerçevesinden taşan bir yönetsel söylem içinde kaybolup gidiyor. Böylece, artık, bakanlıklar “müşteri yaklaşımı”ndan bahsediyorlar. Fransa’da bir siyasî hareket kendini, her tarafta müşteri gören bir şirket gibi takdim ederek iktidara geldi. Bu saptamayı sonsuza kadar uzatabiliriz. Ama sansürün ve otosansürün ötesinde, daha sinsi, daha az bâriz, fakat çok daha etkili sansür hâdiselerinin varlığını saptıyoruz.

Birkaç senedir, yönetsel söylem çevresel ve toplumsal veçheleri özümlemeye kalkışıyor. Fransız hükümeti tam da bu hedefleri şirketin toplumsal nesnesinde özümlemek için medenî kanunda değişiklik teklif edecek. Burada bir bilinçlenme mi yaşanıyor? Yoksa tanımladığınız gibi sorumlulukların görünmez kılınmaya uğraşıldığı o sansür biçimini mi yaşıyoruz?
Bence, hangi ilkeler uyarınca yönetiyorsanız onları görünmez kılan bir işletme mantığına tüm hedefleri tâbi kılma fikri var. Bir işletme mantığı gereklidir tabii; ama demokratik olarak, yani siyasî bakımdan tanımlanmış olması gereken bir çerçevede yapılmalı bu. Ama burada, uyarınca yönettiği siyasî ilkeyi zaten besbelli olduğu gerekçesiyle tartışma konusu ettirmeyen, kapitalizm adını vermeyelim diye “piyasa ekonomisi” ya da “liberalizm” diye adlandırılan bir rejimle karşı karşıyayız.
Az önce zikrettiğim anlamsal sansürün başlıca biçimi de bu zaten. Kaldı ki Emmanuel Macron, faşizmi ya da kişilere karşı şiddeti kınamıyor; “illiberal olan”ı (liberal olmayanı), başka deyişle kendi dar çizgisine girmeyeni kınıyor o. Hedefleri bu şekilde yönetsel bir yaklaşımla bütünleştirmek, siyasî olanın inkârıdır ve siyasî düşünce faaliyetine el koymaktır.

Öyleyse yurttaş, bu yüzden, şirketler yararına o temel hedeflerden el mi çekiyor?
Ama artık yurttaşlar yok ki! Yurttaşlar sadece şeklen varlar. Ama önce, ücretli, seçmen, tüketici olmuşlar. Bir işletme tertibatı tarafından öngörülen bir roldeler daima. Öyleyse ne zaman yurttaş olarak o çerçeve karşısında üstünlük ele geçirilip onun üzerine müzakere edilebilecek? Cevap hep aynı: “Bu iş böyle, seçeneğimiz yok, dünya böyle işliyor”. Ama iktidardaki aktörler o küresel zorlamaları, o boğucu rekabeti, eninde sonunda da bütün o emirleri, bilançolarının bir gereğiymiş gibi sunmazlar asla.
Dünyanın böyle şekillendirilmesini onların ideolojileri istemiştir. Ama o ideoloji, onun sonuçlarını “doğal”mış, ya da neredeyse tanrısalmış gibi takdim edenler tarafından asla üstlenilmez. Oysa yönetsel değerlendirmelerle bütünleştirilmiş seçimlerin ürünüdürler. Bundan sonra, bilinçlenme mümkün değildir artık. Halkların o hedefler üzerindeki etkisi tedricen yok olmaktadır.

Kitabınızda, tam da dinî düşünceyle bu ideoloji arasındaki bağı zikrediyorsunuz…
Benim için, muhtelif dinî düşüncelerin tarihsel müktesebatına bir saygısızlık ve bunların araçsallaştırılması söz konusu daha ziyade. “Management”, halkla ilişkiler ve pazarlama teorilerinde, farklı dinî kurumların bazı asırlık tecrübelerine müracaat edilerek manevi pratikler yoldan çıkarılıp marka hedeflerine yöneltilmiştir.
İnanç ve iman böylelikle artık aşkın (transcendant) ya da metafizik mülâhazalardan ziyade sefil nesnelere yönelmektedir. Dünyayla ve topluluklarıyla bir bağ geliştirmek için kimilerinin ağzından bir bilgisayar ya da yoğurt markası düşmez. Dolayısıyla bu bir aşkınlık kullanımı değil; o aşkınlığın gülünç nesnelerle budanması. Her şeyin “management”a indirgenmesinin bir sonucu bu.

Yani aşkınlığın böyle budanması paraya tercüme oluyor ve siz burada Georg Simmel düşüncesinden bir ilham mı buluyorsunuz?
Bu kitabımla, Simmel’in makalelerini tekrar ele alan ve çevirmiş olduğum başka bir kitap (Bkz: Alain Deneault, introduction, traduction et annotations : Georg Simmel, L’Argent dans la culture moderne, et autres essais sur l’économie de la vie [« Modern Kültürde Para ve Yaşamın Ekonomisi Üzerine Diğer Denemeler »], Paris : Les Éditions de la Maison des sciences de l’Homme, collection « Philia ») arasında açıkça yansımalar var. Para değerin baş göndergesi haline geldi; öyle ki, sonunda ona değer veriliyor. Öyleyse bir değerin tercümesi olan basit bir aracı/medya değil artık; o değer taşıyor artık. Böyle bir rejimde, güçlüler hem hislerden hem güdülerden tasarruf yaparlar.
Nitekim para, kendi aralarında heterojen olan şeylerin muhasebesi ve mukayesesini mümkün kılması ölçüsünde değil, hızlı hareket etmeyi ve zihinsel işlemlerden tasarrufu mümkün kıldığı için ekonomiktir. Para herhangi bir nesnenin bir başka nesneyle herhangi bir değer ilişkisi olmasını sağlayan nedenlerden tasarruf etmeyi mümkün kılar. Dolayısıyla para, o işlemleri ele almaktan ziyade onları es geçmeyi mümkünleştirmenin simgesel bir yoludur. Gerçeğe hile yapmanın bir şeklidir.
Bunun sonucunda, o ticarî işlemlerin içerdiğinden hissedilir düzlemde hiç haberi olmadan kitlesel ve kaydadeğer işlemler yürütme imkânı sağlar para. Bütçenin bir satırının üzeri çizildiğinde, somut sonuçları olur bunun. Bir hissenin borsadaki değerinin yükselmesi için belki de diktatörlükler finanse etmek, savaş efendileri silahlandırmak, ırmaklar kirletmek, işten personel çıkarmak gerekmiştir… fakat o zaman da bu mülâhazalardan tasarrufa gidilir. Benim ilginç bulduğum ise, özellikle sanayi projeleri için halkların yok edildiği ve o kitapta zikrettiğim “sınaî soykırım” vakaları karşısında bu yolla nasıl, o ticarî ve sınaî operasyonların merkezindeki nefret, horgörü ve umursamazlık duygularını hissetmek durumunda kalınmadığıdır.
Adeta büyük yöneticilerin ellerinde, vekâleten nefret eden yapılar vardır. Ekonominin işleyişinde söz konusu olan hisleri ve duygulanımları bizzat üstlenir bu tertibatlar. Böylelikle yapılar sizin yerinize nefret ederken, personelinizin ve ailenizin gözünde iyi insan olabilmektesinizdir. O duyguyu kendiniz hissetmeden, şiddetin etkililiğinden istifade edebilirsiniz. Bizim yerimize “o” nefret eder, bizim yerimize “o” horgörür…

Ama o insansever patron, paranın kanununu da kabul ediyor…
Evet, ama yükünü üstlenmeksizin. Hâdisenin adı konmamalıdır, doğal görülmelidir. “İşte kapitalizmin şiddeti, ben de buna göre davranacağım” demekten ziyade, vicdan azabımıza şahitlik eden vasıflarla süslediğimiz o şiddetin kendi başına hüküm sürmesine ses çıkarmamak pahasına ahlâksız bir duruş benimsenir. Hayata geçirilen politikalar akılcılığa, sağduyuya, ciddiyete, normalliğe, cesarete, –François Fillon’un deyişiyle– hakikate, ya da –Emmanuel Macron’un deyişiyle– pragmatizme ve modernliğe atfenmiş gibi takdim edilir.
O andan itibaren de; çokuluslu şirketlerin kârlarının, hissedarların temettülerinin, vergi cennetlerinin, ya da kamu hizmetlerinde kaynak kısıntısının kolaylaştırıcısı o ideolojiden uzaklaşan herkes, sorumsuzluk, meczupluk, müsveddelik, sayıklayıcılık ya da hayalcilik gibi küçümseyici etiketlerle damgalanacaktır. Tarafgirlikler, politikalar ve örgütlenme modelleri siyasî tartışmalara konu olmasınlar diye tahrif edilerek, mutlak gereklilikler haline getirilir.

Bu sistemi savunanlara göre, Tarih’in sonundaymışız. O mantığı hiçbir şey aşamazmış ve mevcut ekonomik düzenin sorgulanmasına sebep olabilecek her şey kamusal alandan yok olmalıymış…
Bunun nedeni çok basit: Şayet Tarih’in sonu yaklaşımından çıkılırsa, sonun tarihini sorup soruşturmak gerekecektir. Halihazırdaki üretimci ve tüketimci rejimin vaatlerini yerine getirmemeye başlayacağı zaman yakındır. Küreselleşmeye dayalı böyle bir rejim tahripkârdır, çünkü ekosistemlerin kaldıramayacağı derecede enerji ve doğal kaynak oburudur. Çöküşün mümkün olmasından ziyade, zaten içinde bulunduğumuz bir erozyondan bahsetmek gerekiyor.
Daha şimdiden, Batı Kanada’nın çamurunda ya da Angola açıklarındaki okyanusun derinliklerinde petrol aramaya gidiliyor. Yirmi ya da otuz sene önce hiç kimsenin ilgilenmeyeceği kuyular bunlar. Fotovoltaik güneş enerjisi ya da en geliştirilmiş piller kullanılmaya başlandı; fakat bunlar da zaten kendileri sınırlı olan cevherlere başvurulmasını gerektiriyor… Bütün bunların katlanılacak tarafı kalmadı. Bu rejim kanser yapıcı ve derinlemesine marazî. Benim için ise artık hedef, şu veya bu örgütlenmeyi yukarıdan yıkmaya uğraşmaktan ziyade, daha siyasî ve daha bilinçli başka örgütler yaratmak için ona düşüşünde faal biçimde eşlik etmek.

Bu kapitalist sistem başına buyruk bir şekilde ilerliyor gibi; felakete doğru mekanik bir biçimde ilerleyen başsız bir ördek gibi…
Bu sistemin kuvveti de tam olarak başsız olması. Dünyadaki en önemli iki gökdelen 2001’de yıkılır, hiçbir şey değişmez; 2014’te Moskova’da Total’in CEO’su ölür, hiçbir şey değişmez. Mesela Siegfried Kracauer, 1929 tarihli kitabı “Beyaz Yakalılar”da (Die Angestellten), bu olguyu o zamandan fark etmişti. Bir patron, şayet bir otobüs tarafından ezilse şirketi için bunun bir fark yaratmayacağının, çünkü şirketinin işleyiş tertibatını kendi şahsı olmadan da çalışabilir hale getirmiş olduğunun garantisini vermişti ona.
Bu başsız rejimle karşı karşıya iken, kararı kimin verdiğini bilmeyiz. Siyasetin öldüğünü kabul edemeyenlerin cevabı olan komploculuğu da açıklıyor bu. Kararı kimin aldığını bilmemeye tahammül edemeyenler, her ne pahasına, boş kutuyu muhayyilelerinde doldururlar. Ama sistemin çok güçlü olması da tam olarak kararları hiç kimsenin vermemesindendir. İşlerini ulusal yasalara ve küresel talep yasasına riayet ederek yaptıklarını söylemekle yetinen, Total’in CEO’su Patrick Pouyanné gibi kimselerle karşılaşacaksınızdır daima.
Fakat başsızlık aynı zamanda bu rejim için bir zayıflıktır da; çünkü onu dizginleyebilen ve tekrar yönlendirebilen ne bir şey, ne bir kişi vardır artık. Bu yüzdendir ki bu rejimin bazı hak sahipleri bile, onun evrimi karşısında endişe duymaktadır. Elbette Joseph Stiglitz’i, ama aynı zamanda BlackRock’un CEO’su ve kurucu ortağı Larry Fink’in hissedarlarının yırtıcılığını da düşünebiliriz; ya da George Soros’u, hatta IMF Başkanı Christine Lagarde’ı… Bu rejimden istifade etseler bile, kendilerininkinden başka çıkarlar için de samimi endişe duydukları ahlâklılık anlarında, dünyanın nereye doğru gittiğini kendine soranların listesi uzundur. Kendini dışarıya ılımlı ve normal gösterse de, işlevsel bakımdan bozuk ve aşırılığa meyilli olan bu rejimin bilincine varanlar, her safhada çoğalarak artacaktır.

Bu iktidarın kendini durumlara uyarlama kapasitesinden de bahsediyorsunuz…
Total’le ilgili muayyen sayıda hedef üzerine çalışırken, çokuluslu şirketlerin iktidarının –ki devletlerin iktidarlarıyla bizzat karşılaştırılabilir hale gelmişlerdir– psikoz ve zorbalık dolu itaatle işlemediğini saptayabilmişimdir. Kendini konjonktürlere uyarlayabilme kapasitesiyle hüküm süren bir iktidardır bu. Bir Rus-Amerikan çatışması mı çıktı? Madem öyle, biz de Çin’den geçeriz! Petrol fiyatları mı düşüyor? Ne âlâ! Biz de alternatif enerjileri geliştiririz! Fiyatlar mı yükseliyor? Yeni imtiyaz ruhsatlarına bakarız! Daima kendimizi uyarlarız, çünkü bu sistemden kâr sağlayanların temel çıkarlarına asla halel getirmeyen o hareketliliği mümkün kılan bir çerçeve inşa edilmiştir.

Ama o zaman, bu özerk sistemden ücretliler de dahil olmak üzere herkes mi sorumlu?
Sistemin amacı, her toplumsal aktörü rejim çarkının bir dişlisi haline getirmektir. Ücretlilerin ağzına yüksek finansın avantajlarından bir parmak bal çalarak; proletaryayı, motivasyon mektupları yazması gereken, iş peşinde insanlara dönüştürerek; şirket çalışanlarını özeleştiri vermek zorunda bırakarak… Bütün bu sözel ve ideolojik tertibatlar, ona yakalananların ruhuna ve bedenine iktidarı zerk eder.

Sözel sansür bu esarette temel bir yer tutuyor. Çalışmanızda, “proletarya” teriminin ortadan kalktığının altını çiziyorsunuz. Oysa tam da bu terim, bahsettiğiniz yurttaşların o sürekli sınıflandırılmasına karşı çıkan toplu bir bakışı mümkün kılıyordu…
Git gide daha aşağılayıcılaşan işletme yolları uyarınca şirkette yazılmış bir senaryoyla, Erwin Goffman’ın “gündelik yaşamın sahneye konulması” diye adlandırdığı şeyi buluyoruz. Git gide daha fazla hata ve özeleştiri yapmaya kışkırtarak, ne yapmamız gerektiğini bizzat bize keşfettiriyorlar. Çalışanların talimatları içselleştirmelerine yol açıyor bu. Dolayısıyla daha iyi bir yere gelmek için işgüzarlık, entrikalar ve vasatlık ortaya çıkıyor. Sadece emeğin değil, öznenin de bölündüğü bir dünyayla karşı karşıyayız.
Emekçiler işverenlerinin artı-değer çıkarmak için emek güçlerinden yararlandığını anlayan özneler değil artık; ama artık ne yaptıklarını da anlamıyorlar. Psikologlar ve sinir hastalıkları uzmanları tarafından kendilerine yol yordam hazırlanan tüketiciler için de aynı şey söz konusu. Özneye hitap ederken akla başvurulmuyor. Bir özgürlük evreninde olunduğuna inandırarak bütün bunların üstü örtülüyor. Ve herkes tuzağa düşüyor.
Herkes özgürlük fantazmları kuruyor, oysa siyasî sadece bir şeyle alâkadar: Zorunlulukların ortaklaşa belirlenmesi. Zorunluluklar üzerine müzakere, özgürlüğü koşullandırma olanağı sağlıyor. Tartışılması gereken de o zorunluluklardır: bir azami ücret, şirket denen o hukuk kurgusuna daha fazla insanın dahil edilmesi, çalışma zamanının daha iyi paylaştırılması. Toplum yaşamı zorunlulukları beraber düşünmektir. Çok uzağız bundan.

ns-macron-np2c-8

Fransa’da Emmanuel Macron’un ilk yılını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Fransa’daki siyaset üzerine ahkâm kesecek değilim. Fakat bana çarpıcı gelen bir şey var. Amerika kıtasının Fransızca konuşanları olan bizlerin İngilizce’yle ve Amerikan yaşam tarzıyla ilişkimiz egzotik değildir. Bunları paylaşırız, bizim bir parçamızdır ve anlarız onları. Fransa’yı sevmiş olmamız ise, Fransa’nın bize bu yaşam tarzından başka bir şey vaat etmiş olmasındandır. Bunu benimsememek elimizdeydi, fakat kamusal yaşamla özel yaşam arasındaki alaşımı düşünme iradesi farklıydı. Ondan sonra, olup bitenler karşısında ezildiğimiz muhakkak.
Bence değişiklik Macron’la değil Sarkozy’yle çıkagelir. İlk kez, Amerikalı gibi davranmak isteyen biri çıkmıştı. ABD, Kuzey Amerika sosyolojisi ve İngilizce çok iyi bilindiğinde de, adeta onlara ani bir azamet katıyormuş gibi her şeye İngilizce adlar koyulması, önseçimler gibi örgütlenme kopyaları, ya da “first lady” olayı, parodiler gibi belirmektedir. Fransa’da Amerikan biçimlerini de, vaktiyle burayı Fransa yapan şeyleri de artık bulamadığımızı saptamak zorundayız. Sadece anlamsız biçimler bulmaktayız.

Bu durum karşısında ne yapılmalı? Bu tipte bir sisteme karşı yeni mücadele yolları nedir?
Beynimize sokmayı diledikleri sözcüklerin önünü kesmenin yolları var. Her şey buradan başlar. “Yönetişim” gibi sözcüklere hayır demek, kliyantelist/adam kayırmacı yaklaşımı reddetmek, benimsemeye mecbur tutulduğumuz şey kapitalizm iken pragmatizmden ve sevinçten bahsetmeyi reddetmek. Düşünmek harekete geçmenin tamamlayıcısıdır.
Bu hareketlenme, bence, bize yarının biçimlerini kolektif olarak sunabilecek öncü projelere, teşebbüslere, ufak çaplı denemelere dayanır. Bu rejim vaatlerini tutmayacak, yalan söylüyor ve gergin akışında ideologlara ihtiyacı var. O ideologlar doğruyu söyleseler bu rejimin kuşkusuz daha yumuşak olacağı da doğru. Fakat onların tutturdukları söylem, bilgi kılığına girmiş bir çıkar söylemidir ve yalanın bârizleşeceği bir zaman da gelecektir. Vaatler tutulmadığı ölçüde ise rahatsızlık büyüyecektir. Dolayısıyla azar azar, yurttaşlarımızın farklı söylemlere bir yatkınlığı oluşacaktır. ZAD deneyimi (“zone à defendre” [savunulacak bölge] ifadesi, siyasî yönelimli bir “squat” [başkasına ait veya yeni bir mülke izinsiz olarak yerleşme] biçimine işaret etmek için militan dilinde kullanılan yeni bir kısaltmadır, Ç.N.) gibi deneyimler çoğalacak ve model alınacaklardır.
Bundan sonra bizim için hedef, bu açılma anlarının faşizmin işine yaramadığından emin olmaktır. Yardımlaşma, dayanışma, ortaklaştırma ve demokratik örgütlenme ilkelerinin öncelikli değerler olarak kabul edilmesi için gözümüzü süreçten ayırmamak gerekiyor. Aksi takdirde, meydanı oligarklara ve faşistlere bırakmış oluruz.