Ekran Resmi 2018-05-30 17.44.42

Transatlantik: Kur krizinde hasar tespiti, Pompeo-Çavuşoğlu görüşmesi ve Menbiç

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

 

Merhaba, iyi günler. Geçen hafta Transatlantik’te Ömer Taşpınar yoktu, bu hafta Gönül Tol yok. Gönül ufak bir rahatsızlık geçirdiği için kendisine geçmiş olsun diliyoruz. Ve Washington’da Ömer Taşpınar’la birlikteyiz. Ömer merhaba.

 

Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.

 

Evet, önce en sıcak olayla girelim. Türkiye’den bir açıklama yapıldı biliyorsun, Dışişleri Bakanı ABD ile Menbiç konusunda anlaştıklarını söyledi. Washington bunu doğruluyor mu?

 

Dışişleri Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre burada henüz bir anlaşma yok. Dolayısıyla Türkiye’nin açıklaması erken geldi ve burada onaylanmadı, konfirme edilmedi. Fakat şu doğru: Geçen hafta 25 Mayıs’ta bir Amerikan heyeti Türk Dışişleri Bakanlığı ile çalışma grubu çerçevesinde bir araya geldiler. Ve Menbiç üzerine detaylı konuşmalar yapılıyor. Amerika’nın ana tercihi tabii ki Türkiye’nin herhangi bir operasyona girmemesi. Türkiye’nin temel tercihi de YPG güçlerinin Menbiç’ten çıkması. Kanımca bir ara formül üzerine çalışılıyor. Bu konuda önümüzdeki hafta Çavuşoğlu-Pompeo görüşmesi yapılacak pazartesi günü New York’ta. Çavuşoğlu Washington’a geliyor. Ve bu mesele zannediyorum pazartesi günü daha net bir şekilde ele alınacak ve açıklığa kavuşturulabilir.

 

Peki bu ara formül nasıl bir formül olabilir? Herhalde bu da telaffuz ediliyordur.

 

Demin söylediğim gibi, Amerika’nın gözünde ana mesele o bölgeye Türkiye’nin yeni bir askerî operasyon yapmaması. Çünkü onu yaptığı takdirde, halen bazı direniş noktalarında mevcut IŞİD güçleriyle savaşan YPG’li Kürt güçler bütünüyle kuzeye dönecekler. Yani bir bakıma Afrin’de yaşanan senaryo tekrar yaşanacak. Dolayısıyla ara formül, tahmin ediyorum YPG’nin belirli bir takvim çerçevesinde kademeli olarak Menbiç’ten çıkması ve zaten Menbiç’te Arapların daha yoğunlukta olduğu bir demografi var, orada Arapların daha ön planda olduğu bir yönetime geçilmesi. Eğer Türkiye’den askerî operasyonların duracağı, yapılmayacağı konusunda belirli taahhütler gelirse, buna YPG de yanaşabilir.

 

Ömer, bu Suriye konusunda fazla gelişme yaşanmıyor, ama ilginç birtakım şeyler yaşanıyor. Özellikle Rusya’yla İsrail arasında sanki İran’ı bir nevi “by-pass” eden birtakım yakınlaşmalar var ve bunun Suriye’ye yansımaları var. Bu konu oralarda anladığım kadarıyla bayağı bir didikleniyor. Şu anda nasıl bir fotoğraf çıkıyor? Moskova’yla Tel Aviv arasında nasıl bir yakınlaşma var, özellikle Suriye bağlamında?

 

Tabii Amerika açısından Moskova ile Kudüs demek lazım artık, bütünüyle Kudüs’e kaydı olay.

 

Evet.

 

Moskova meselesi… tabii ki Putin’in herkesle görüşebilmek gibi bir avantajı var. Yani hem İran’la konuşabiliyor Putin, hem İsrail’le konuşabiliyor, hem Esad’la konuşabiliyor, hem Suudi Arabistan’la konuşabiliyor, hem Türkiye’yle konuşuyor. Bunu yapabilen tek aktör şu anda Putin, Rusya. Dolayısıyla İsrail’le İran bir çatışma yaşıyorlar Suriye’de ve İsrail İran’ı dengelemek için Putin’e gidiyor. Netanyahu Soçi’de geçenlerde –zannediyorum iki hafta kadar önce–, 17 Mayıs’ta Putin’le görüştü. Ve Putin’e “İran’ın Suriye’de yerleşmesini ve Hizbullah’vâri bir yapıyı Golan tepelerine kurmasını istemiyoruz” dedi. “Zaten” dedi, “Lübnan’da Hizbullah var ve Hizbullah’a zaten yeterince destek veriyorlar. Bir de Suriye’de İran Devrim Muhafızları’ndan oluşan yeni üsler, yeni askerî yapılanmalar görmek istemiyoruz” dedi. Putin de İsrail’le İran’ın Suriye’de bir savaş yaşamasını istemiyor. Çünkü Putin’in derdi bir an evvel Suriye’de istikrar oluşması ve kendi askerlerini, kendi güçlerini çekmek Suriye’den. Dolayısıyla Putin Netanyahu’yu dinledikten sonra İran’la bir görüşme oldu arasında. Ve İran’la yaptığı görüşmede de, zannediyorum, Ruhani’yle gene yaptığı görüşmede, “Yabancı güçlerin Suriye’den çıkmasını istiyoruz” dedi. Yani “Herhangi bir şekilde Suriyeli olmayan güçlerin Suriye’den çıkmasını istiyoruz” dedi. Kendisi de zaten çıkmak istediğini söylüyor.

 

Peki buraya Türkiye de dahil değil mi Ömer? Tabii ki esas konu İran, ama Türkiye de Suriye’de güç bulunduran bir ülke.

 

Türkiye tabii ki dahil, fakat Türkiye gündemi belirleyen mesele değil. Çünkü mesele Suriye’de İran ve İsrail arasında yaşanan ve gittikçe ölçeği artan bir çatışma ve bu çatışmanın bir savaş boyutuna gelmesini engelleme. Türkiye’nin kuzeydeki operasyonları tabii ki Şam rejiminin ve dolayısıyla İran’ın hoşuna gitmiyor. Ama Rusya buna zımnen, geçici olarak göz yumdu. Dolasıyla o konuya çok fazla girmiyorlar tahmin ediyorum. Fakat uzun dönemde tabii Türkiye’nin de çıkması masada olacak. Kısa dönemde aciliyet gösteren mesele, İsrail açısından özellikle İran’ın, Devrim Muhafızları’nın çıkması. Bunu Putin iletti ve bu konuda Rus haber ajansları da “Yabancı güçlerin çekilmesi gerekiyor” şeklinde bunu dile getirdi. Şimdi bu bir anlaşma mı? İran’la Rusya anlaştı mı bilemiyoruz. Bence anlaşmadılar. Bence İran Suriye’de rejimin muhafaza edilmesi için bu kadar yatırım yaptıktan sonra, kolay kolay Suriye’den çıkmayacak. Hizbullah’a destek vermesi için zaten Suriye’de tutulması şart. Hava yoluyla da destek veriyor, fakat kara yolundan Lübnan’a bir köprü Suriye. Dolayısıyla İran’ın Lübnan üzerindeki hâkimiyeti için Suriye’de bulunması elzem. Bu nedenle zannediyorum Şam yönetimine baskı yapacak İran ve şunu söyleyecekler: İran güçleri aslında Suriye vatandaşları. Bunlar Suriye’nin kendi güçleri diye tanıtılmaya çalışılacak. Ve İran öyle bir kurnazlıkla bölgede kalmaya çalışacak. Amerika da buna izin verecek mi vermeyecek mi? Şu anda son derece şahin bir Pompeo ve John Bolton dönemi yaşanıyor. İran’la Amerika’nın ilişkileri nükleer anlaşmanın rafa kaldırılması nedeniyle şu anda son derece gergin. Amerika’dan da bir tepki gelebilir, dolayısıyla gergin bir ortam var Suriye’de.

 

Ömer, istersen biraz Türkiye’ye gelelim. Bildiğim kadarıyla sen orada Amerikan medyasının zaten öteden beri çok görüşüne başvurduğu birisin. Şu son günlerde yaşanan kur kriziyle ilgili de bildiğim kadarıyla televizyonlara konuk oluyorsun, gazetelere konuşuyorsun. En son Mehmet Şimşek Merkez Bankası Başkanı’yla beraber ikinci kez Londra’ya gitti ve Türk lirasının dolara karşı kaybında bayağı bir frenleme oldu. Türk lirası toparlıyor. Ancak bunun oralarda –çünkü uluslararası finansın bir ayağı Londra ise bir ayağı da New York–, nasıl değerlendiriliyor Türkiye’nin bu para politikaları? Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekonomiye müdahil olma arzusu ve müdahil olması?

 

Türkiye yakın bir geçmişe kadar, bence bundan altı yedi ay öncesine kadar uluslararası piyasalar tarafından çok sorunlu gözükmüyordu. Yani en azından Türkiye’de cari açık dışında çok ciddi bir kur krizi yoktu. Fakat son altı-yedi ay içinde cari açıkta aşırı büyüme, enflasyonda da aşırı artma yaşanınca uluslararası piyasalar, başta tabii bu kredi acentaları, kredilendirme kuruluşları, –Moody’s ve Standard & Poor’s gibi– Türkiye’de faizlerin yükselmesini beklemeye başladılar. Çünkü faizler yükselmedikçe enflasyonla mücadele ve cari açıkla mücadele mümkün olmayacaktı. Aynı zamanda AK Parti’nin çok övündüğü yüksek kalkınma hızı, yüzde yedilerde sekizlerde dolaşan kalkınma hızının da nasıl gerçekleştiği konusunda ciddi soru işaretleri vardı Londra’da ve New York’ta. Zira bu yüksek kalkınma hızı kredi musluklarının, devlet bankalarından gelen kredi musluklarının açılması sayesinde – özellikle belirli inşaat şirketlerine– ve büyük projeler çerçevesinde gerçekleşiyordu. Dolayısıyla Türkiye istihdamı ve özellikle de inşaat alanındaki aktivitelerini para politikalarını gevşeterek ve en önemlisi kamu disiplini, kamu bütçesi, mali disiplinden uzaklaşarak yapıyordu. Bütün bunlar uluslararası piyasaları son iki-üç ayda alarma geçirdi. Zira Türkiye’yi Brezilya gibi, Güney Afrika gibi, Hindistan gibi ülkelerle aynı potaya koyan başarısı şuydu: Mali disiplin + Merkez Bankası’nın bağımsızlığı. Yani bir bakıma 2001’de Kemal Derviş’le başlayan IMF reformlarına devam edilmesi, o reformlara sadık kalınması. Ve bankacılık sektörünün sağlam olmasıydı. Şimdi Merkez Bankası’nın bağımsızlığına gölge düşünce, bir de kamu bütçesi mali disiplinden uzaklaşınca alarma geçti. Bunun üzerine piyasalar bir de seçimi görünce, seçim tarihi bu kadar erkene alınınca, “Demek ki Erdoğan panikliyor” yorumunu yapmaya başladılar. Bu ortamda Erdoğan’ın Londra’ya gelişi dört gözle beklendi. Londra’da vereceği mesajlar neydi? Londra’da zannediyorum sizin Medyascope’ta Atilla Yeşilada’nın çok güzel tabiriyle Erdoğan arı kovanına girdi ve “Ben baldan hoşlanmıyorum” dedi; yani arı kovanında “Ben baldan hoşlanmıyorum” deyince bütün arılar kaçmaya başladı Türkiye’den. Yani dedi ki, “Ben faiz hadlerini artırmayacağım. Faiz hadleri kötülüklerin anasıdır, faiz her zaman için enflasyonla mücadelede kullanılması gereken en son yöntemdir, hatta düşük faiz, enflasyonu yener” diye kendi teorisini tekrar dile getirdi ve etrafında maalesef son derece kötü ekonomik danışmanları var Erdoğan’ın ve buna inanıyorlar da tahmin ediyorum, Erdoğan bunu Türkiye’de değil Londra’da dile getirince, bahsettiğimiz, bildiğimiz kur krizi yaşandı. Dün itibariyle Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya zannediyorum, Londra’da bir hasar kontrolüne giriştiler. İngilizce buna “Charm Offensive” deniyor. “Bir şekilde bir hata yaptık, enflasyon artmaya devam ederse faizler de artacak” dediler. Zaten faizler %3 oranında arttı geçen hafta ve o birazcık durdurdu kur krizini; ama şu anda uluslararası piyasalara verdikleri mesaj, “Eğer enflasyon artmaya devam ederse merak etmeyin, başkanın dediğine rağmen faizler artmaya devam edecek” ve bu da Londra’da zannediyorum biraz sakinleştirdi piyasaları.

 

Peki Ömer, son olarak yine Türkiye’den gidelim, son konu olarak; tabii ki 24 Haziran seçimleri ve yine bu olayın oralarda nasıl göründüğünü sana sormak istiyorum. Bildiğim kadarıyla sana çok kişi soru yöneltiyor bu konuda — özellikle Amerikan medyasının değişik kurumları. Neyi en çok merak ediyorlar ve sen onlara ne tür cevaplar veriyorsun?

 

Türk-Amerikan ilişkilerini tabii merak ediyorlar; yani Amerikan’ın derdi “İlişkiler nereye gider?” Gazeteciler ağırlıklı olarak bunu soruyor. Şimdi Çavuşoğlu’nun gelişi, bu Menbiç olayı önemli tabii, orada bir gelişme var mı? Yani Türkiye’nin Suriye’de yeni giriştiği askerî operasyon Erdoğan’a prim yaptırabilir mi? Bu çerçevede sorular soruyorlar, Türk-Amerikan ilişkilerinde genel. Zaten Türk-Amerikan ilişkilerinde ciddi bir gerginlik mevcut. Özellikle geçen hafta yaşanan bir gelişmenin altını çizmek istiyorum: Senato’dan geçen bir bütçe önerisinde –Kongre’de daha onaylanmadı bu–Türkiye’ye rahip Brunson’ı tutuklu tuttuğu için bir yaptırım yapılması ve bu yaptırımın muhtemelen Türkiye’nin finansmanı içinde bulunduğu F-35’ler, yani son teknolojiyle yapılan Lockheed Martin firması tarafından yapılan ve Türkiye’nin de zannediyorum yaklaşık 2-3 milyar dolar civarında katkıda bulunduğu, F-35’ler projesinden çıkarılması, yani Türkiye’ye F-35’lerin verilmemesi. Buna Andrew Brunson’ın tutuklu olması, artı, Türkiye’nin bir NATO üyesi olmasına rağmen Rusya’dan S-400 füze savunma sistemini alıyor olması gibi gerekçeler getiriliyor. Aynı zamanda yine geçen hafta Mike Pompeo NATO’da verdiği bilgide, senatörlere, Türkiye’nin NATO içinde sorunlu bir ortak olduğunu konfirme etti, “Türkiye’yle sorunlar yaşıyoruz” dedi, S-400’ler konusunu gündeme getirdi ve oradaki senatörler de “Türkiye de NATO’dan çıkarılabilir mi?” gibi sorular sordular. Yani seçimlere Amerika’yla bir kriz ortamında gidiyor; o nedenle bu yönde çok sorular soruluyor. Fakat benim sana asıl anlatmak istediğim Ortadoğu’dan gelen sorular, bir de Al Jazeera gibi veya Ortadoğu’daki gerek Emirlikler’e yakın, gerek Suudlar’a yakın, gerek Lübnanlı basın olsun, bunlar çok ilgileniyorlar Türkiye’de ne olup biteceğiyle. En çok sordukları soru da Türkiye’deki milliyetçi ittifakın nereye kadar gidebileceği; yani MHP-Erdoğan arasındaki ittifakın neden oluştuğu, bu ittifakın ana nedeninin Kürtler olup olmadığı, yani onlar da Kürt meselesiyle çok ilgileniyor. Eğer vakit varsa birazcık ben ne düşündüğümü söyleyeyim.

 

Tabii!

 

Benim düşündüğüm şu: Dün mesela Al Jazeera’dan bir gazeteciyle uzun bir söyleşi yaptık. İlginç sorular sordu, “Erdoğan her zaman için belirli koalisyonlar kurdu göreve geldiğinden beri” dedi, “bu seferki koalisyon nasıl bir koalisyon? Neden MHP’yle, milliyetçilerle bu kadar ciddi bir beraberlik içinde?” dedi ve ben de kendisine Erdoğan’ın geçmişte kurduğu ortaklıkların, gerek liberallerle gerek Fethullah Gülen’le, gerek bir ara Kürt barış sürecinde Kürtlerle, taktiksel ittifaklar olduğunu anlattım. Yani bunların hiçbiri aslında stratejik bir beraberlik değildi, belli taktikler üzerinde kurulmuştu. Bugünse Türkiye’nin önündeki en büyük mesele Kürt meselesi ve MHP’yle ve hatta ulusalcı dediğimiz, Avrasyacı dediğimiz gruplarla Erdoğan arasında yaşanan ortaklığın daha organik bir ortaklık olduğunu, daha organik bir ittifak olduğunu anlattım. Yani bunun organik olmasının nedeni liberallerle, Fethullah Gülen’le veya Kürtlerle yaptığından çok daha sağlam bir derinliğe oturması, o derinlik de Türk-İslam sentezi. Yani Erdoğan İslam’ı temsil ediyorsa, MHP de Türk boyutunu temsil ediyor bu İslam sentezinin ve işin içinde TSK var, asker var. Hulusi Akar’ın bugün geldiği yerde TSK’nın ne kadar AKP’ye yakın olduğu, hatta seçimlerde Abdullah Gül’e mesaj götüren bir Genelkurmayı Başkanı’nın oluşu çok dikkat çekmişti. Dolayısıyla ortada Türk-İslam sentezi, hatta arkasında Türk boyutuyla TSK’yı da alan bir organik ittifak var. Fakat bu ittifak kırılıyor, çatırdıyor. Senin de söylediğin gibi Erdoğan’ın stratejisi çatırdıyor, çünkü olayın tüm boyutu da Türk-İslam sentezinin Meral Akşener’in İYİ Parti’yi kurması, milliyetçiler arasında bir çatırdama yaratıyor ve belli bir milliyetçi grup Meral Akşener’e gidiyor. İslam boyutu da Temel Karamollaoğlu’nun, SP’nin Millet İttifakı’na girmesi, AKP’ye yanaşmaması sayesinde İslam boyutunda da bir çatırdama yaşanıyor. Dolayısıyla bu İslâm sentezi boyutu hem Türk-İslam boyutu içindeki yekpâre durumun çatırdaması, hem CHP’nin beklenenden çok daha karizmatik bir liderle sahaya inmesi ve bütün bunların üstüne ekonomik sorunlar ve kur krizinin yaşanıyor olması, halktaki tüketici güven endeksinin düşmesi, enflasyon gelince Erdoğan’ın ciddi bir kaybetme riski olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Yani burada asıl sürpriz, eğer seçimlerde hile olmazsa Erdoğan’ın ciddi bir şekilde kaybetme riskinin ortaya çıkmış olması — ki böyle bir durum bundan altı ay önce yoktu.

 

Evet, Ömer bu söylediğin çok önemli. Ben birazdan bir yayın yapacağım, ben de biliyorsun öteden beri Erdoğan’ın aslında hep kayıpta olduğunu söylüyorum. Dün, Trabzon’da Muharrem İnce’yi izledim; ancak birazdan yayında onu söyleyeceğim, burada söylemeyeyim, ama kaybının mutlak olması için rakiplerinin, Muharrem İnce’nin kazanıyor olması lazım, öyle değil mi?

 

Evet.

 

Birisi kaybederken birisinin kazanıyor olması lazım. Türkiye’deki sorun bence kaybeden varken, kazananın olmaması henüz. İşte burada Muharrem İnce kazanabilir mi? Bu konuda açıkçası biraz şüphelerim var; onu da bir yarım saat sonra herhalde değerlendireceğim.

 

Evet, son olarak şunu söyleyeyim; ben de yeni bir yazı yazdım, o yazıda da “Anahtar Kürtler’de” dedim ve aslında çok ilginç bir ironi var, o ironiyle bitirelim istersen programı. Aslında iki ironi var, bir tanesi finansal krizlerle iktidarı bulan Erdoğan’ın, yani 2001 finansal kriziyle iktidarı bulan Erdoğan’ın yine bir finansal krizle görevi kaybetme riski. Yani sen biliyorsun, soldan geliyorsun, Marksistlerin ekonomik determinizme inanacaksak, gerçek bir ekonomik determinizm yaşanıyor Türkiye’de; yani ekonomiyle gelen ekonomiyle gidebiliyor — ki bu bence büyük bir başarı. İkinci bir analiz, ironi şu — yani eğer Erdoğan giderse: Erdoğan’ın savaş ilan ettiği Kürtler hem Suriye’de hem Türkiye’de, ama özellikle Türkiye’de savaş ilan ettiği Kürtler bu seçimde anahtar. Yani Kürtlerin desteği, Muharrem İnce’ye verebilecekleri destek veya Meral Akşener’e verilebilecek destek, AKP’nin Parlamento’daki durumunu yakından etkileyecek, artı, başkanlık seçimlerini de etkileyebilir. Yani başka bir ironi de Erdoğan’ın Türkiye’deki Kürt hareketini yok etmek için bu kadar yoğun çabasına rağmen şu anda siyasî geleceğinin yine Kürtler’in elinde oluşu.

 

Tabii orada Hayko Bağdat’ın gayretlerini de unutmamak lazım, okumuşsundur herhalde yazıyı. Hayko, Kürtlere ikinci turda Muharrem İnce’ye verdirtmemek için bir meydan okuyuş yaptı; ama özellikle HDP çevreleri tarafından çok sert bir şekilde eleştirildi. Anlaşıldığı kadarıyla ikinci tura kalması durumunda HDP seçmeninin Muharrem İnce’ye yönelik ilgisi netleşiyor, ama Meral Akşener konusu hâlâ muallakta duruyor. Sen de herhalde gözlüyorsun.

 

Meral Akşener’in verdiği söyleşi de çok başarılı bir söyleşi değildi gerçekten. O önemli soru işareti yaratıyor, Akşener’in en azından birazcık vefa gösterip, “CHP’yi destekliyoruz” demesini bekliyordum.

 

Evet Ömer, burada noktayı koyalım. Gönül’e selamlar, sana da çok teşekkürler. Evet, bu hafta Transatlantik’te Ömer Taşpınar’la beraberdik, kendisine teşekkür ediyoruz, sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.