128860

“Erdoğan hareketi”nden “Erdoğanizm”e

Yayına hazırlayanlar: Sahra Atila & Büşra Cebeci

Merhaba. İyi günler, iyi haftalar. Bugün Türkiye için tarihî bir gün, Türkiye yeni bir sisteme geçiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yemin töreniyle beraber bir başkanlık sistemine geçiyoruz, bir anlamda cumhuriyetin ilk yıllarındaki “Tek adam yönetiminin dönüşü” olarak tanımlanabilir. Çokpartili bir hayat var, ama Meclis’in etkisi eskisi gibi olmayacak. Cumhurbaşkanı’nın atadığı bakanlar olacak ve bu bakanların üzerinde Meclis’in herhangi bir yaptırım gücü olamayacak.
Bu konuları daha uzun süre konuşacağız, önümüzdeki süreç hep bunları konuşmakla geçecek; ama ben bugün yayında Erdoğan’ın bir gazeteci olarak yakından izlediğim son otuz yılını biraz mercek altına almak istiyorum ve bu otuz yılda Erdoğan’ın kendisinin nasıl değiştiğini ve bu arada tabii Türkiye’yi nasıl değiştirip dönüştürdüğünü ele almak istiyorum. Burada yayının başlığı olarak verdiğim “Erdoğan hareketinden Erdoğanizme” başlığını önce bir açmak istiyorum. “Erdoğan hareketi” lafını ilk olarak Ömer Çelik dile getirmişti.

Başlarda milli yok yerli vardı

Ömer Çelik, Fazilet Partisi’nin kapanmasından sonra AKP’nin, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurulma günlerinde, o sırada yazarı olduğu Yeni Şafak gazetesinde bu formülü ortaya atmıştı. Ömer Çelik, Erdoğan’ın o tarihteki en yakınındaki siyasî danışmanlarından biriydi ve –o tarihleri bilenler bilir, gazeteciler ve AKP’liler bilir– Erdoğan’ın dışındaki, Ak Parti kuruluşunda önemli yerleri olan Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener gibi isimlerin de pek hazzetmediği bir kişiydi; ama orada Erdoğan’ın yanında danışmanı olarak yer aldı, zamanla milletvekili oldu, bakan oldu ve şimdi de adı Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığı için geçiyor. Bu geçen süre içerisinde Erdoğan’ın yakınında çok kişi ortalıktan kayboldu, etkisini yitirdi, marjinalleşti, dışlandı. Bu anlamda istisnaların başında Ömer Çelik gelir. Ömer Çelik o tarihte, AKP’nin kuruluş sürecinde, AKP’nin en önemli özelliği olan kolektif aklı bir kenara bırakarak bunu bir “Erdoğan Hareketi” olarak tarif etmişti ve bunu muhafazakârlığın demokratikleşmesi diye tanımlamıştı. Birçok yazı yazmıştı; orada Erdoğan’ın yerliliğine çok vurgu yapıyordu, yerli ile uluslararası olanı birleştirme becerisine atıfta bulunuyordu. “Milli” lafını kullanmıyordu, şu anda meşhur olan “Yerli ve milli”den o tarihlerde sadece “Yerli”nin bir cazibesi vardı.
AKP’nin ilk yıllarında “Milli” lafının çok benimsenen bir laf olmadığını biliyoruz. “Milliyetçilik” pek telaffuz edilmezdi, “Millet” de pek telaffuz edilmezdi. O tarihte Ömer Çelik’in AKP’yi bir Erdoğan hareketi olarak tarif etmesi yadırgatıcıydı. Çünkü bu hareket gerçekten ortak bir hareketti. Milli Görüş hareketi içerisinde, yenilikçilik içerisinde kopanların yürüttüğü bir hareketti. En önemli iddiası da zaten “Parti içi demokrasi” idi ve böyle daha yolun başında, birinin, çok da hoşlanmadıkları birinin bu hareketi bir kişiye indirmesinden rahatsızlık duyuldu o tarihte — çok iyi hatırlıyorum o tartışmaları. Ama bugün gelinen noktada bakıyoruz ki Ömer Çelik’in o tespiti isabetliymiş.

Siyaset üretme tekeli Erdoğan’da

O gün için isabetli değildi belki; o gün o hareket Erdoğan’ın lideri olduğu ama Erdoğan’dan ibaret olmayan bir hareketti, ama yaklaşık yirmi yılda bugün geldiği noktada Erdoğan’ın o kolektiviteyi oluşturan unsurların büyük bir kısmını etkisizleştirdiğini ve tek kişi olarak kendisinin sivrildiğini görüyoruz. Şu anda var olan en son Bakanlar Kurulu’na baktığımızda, seçilen Meclis’e baktığımızda, yani AKP listelerinden seçilenlere baktığımızda, Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığı ve bakanlıklar için adı geçenlere baktığımızda, o yolun ilk ânından itibaren Erdoğan ile beraber olan çok az ismin buralarda olduğunu görüyoruz. Büyük bir kısmının artık siyasî değil de teknik yönüyle temayüz eden kişiler olduğunu görüyoruz; daha teknokratlardan oluşan bir hareket oluşturdu Erdoğan. Siyaseti büyük ölçüde kendi tekeline aldı. Siyaset üretmeyi, siyaset yapmayı, görüş geliştirmeyi, politika geliştirmeyi tekeline aldı. Kolektif hareketi gerçekten önce bir “Erdoğan Hareketi”ne dönüştürdü; en son geldiğimiz noktada da hareketi “Erdoğan Hareketi”ne, ülkeyi de bir “Erdoğan ülkesi”ne dönüştürdü.
“Erdoğanizm” tanımını da Ahmet İnsel yaptı — geçtiğimiz günlerde Birikim’deki bir yazısında. Bu, dönem dönem kullanılmış bir laftır; ama daha çok harekete verilen, AKP hareketine verilen bir addı “Erdoğancılık”, ya da âmiyâne tabirle “reisçilik”; ama Ahmet İnsel’in yaptığı, artık AKP’yi tanımlamanın ötesinde Türkiye’yi tanımlama anlamında, onun “seçimli otoriterlik” olarak, ya da Batılılar’ın kullandığı tabiriyle “illiberal demokrasi”, liberal olmayan, özgürükçü olmayan demokrasi sistemi. Türkiye’ye gelen sisteme Ahmet İnsel “Erdoğanizm” adını veriyor.
Baştan böyle miydi? Değildi. Kimileri bunu, bütün bu yaşanan süreci Erdoğan’ın zamanında Milliyet gazetesine, Nilgün Cerrahoğlu’na verdiği bir söyleşideki “Demokrasi tramvay gibidir, istediğimiz durakta ineriz” sözüyle özetlemeye çalışıyorlar. Yani Erdoğan’ın demokrasiyi kullanıp, kendi otoriter yönetimini inşa ettiği iddiasındalar; dönüp bakıldığında bunu söylemek kolay, ama bütün bu süreç içerisinde, özellikle 16 yıl ya da son 20 yıl içerisinde öykünün böyle olmadığını görüyoruz.

AKP’den yenilikçi hareket çıkar mı?

Çok inişli çıkışlı bir öykü var. Demokrasiyle, temel hak ve özgürlüklerle, Kürt sorunuyla kurulan ilişki sürekli değişiyor, kadrolar sürekli değişiyor, söylemler sürekli değişiyor, ittifaklar sürekli değişiyor. Değişmeyen tek şey Erdoğan’ın liderliği. Erdoğan’ın liderliği değişmediği gibi giderek güçleniyor. İktidarını paylaşma olayı ortadan kalkıyor, iktidarı tekeline alıyor, iktidarı tekeline aldığı ölçüde hem güçleniyor hem krize giriyor. Şu anda Türkiye’de yaşanan, “Erdoğanizm” diye bir sisteme geçtiysek Ahmet İnsel’in tabiriyle –ki ona benziyor, doğru olduğu kabul etmemiz gerekir– Erdoğan’ın da krizini, Türkiye’nin de krizini beraberinde getiriyor bu. Geçen süre içerisinde neler oldu?
Öncelikle aklımızda tutmamız gereken husus, Erdoğan’ın Erbakan’a karşı bir isyanla ortaya çıktığı gerçeği ve tarih bu anlamda tekerrür ediyor. Erbakan’ın tahakkümünün çok ötesinde bir Erdoğan tahakkümü var hareketin üzerinde. Geçmişte o kadar güçlü olduğu varsayılan tartışmasız lider Erbakan’ın hareketi içerisinden bir yenilikçi hareket çıkabilmişti; ama bugünkü AKP’nin içerisinden hiçbir hareket çıkabilmiş değil, eleştirel hareket çıkabilmiş değil — çıkacağa da benzemiyor. Burada tabii şöyle bir sonuç var: Bu Erdoğan’ın başarısı mıdır? Bence tam tersi başarısızlığıdır. Çünkü Milli Görüş hareketi, tıkanıklığını içerisinden yenilikçi bir hareket üreterek aşmayı bildi ve bu yenilikçi hareket bu hareketi bir anlamda ileri taşıdı ve iktidara getirdi. Ancak Erdoğan’ın kurduğu sistemde, parti içi sistemde, hareket içi sistemde ve ülke içi sistemde, içeriden bir eleştirinin çıkması, bir kanadın ortaya çıkmasının imkânı yok. Dolayısıyla krizin belli bir aşamasında, bu hareket kendi kendini aşabilecek bir harekete, kadrolara kaynaklık edemeyecek ve belli bir andan sonra muhtemelen kendi kendini sonlandıracak. Dağılmadan sonra, belki çıkan parçalardan birtakım yeni hareketler çıkabilir; ama şu anda gelinen noktada, Erdoğan’ın getirdiği noktada bu hareketin kendini yenileyebilecek hareketler çıkarmasının imkânı yok.

Erdoğan’ın pragmatizmi

Bunun için ne yapılıyor? Erdoğan’ın en son yaptığı değerlendirmede de bunu gördük, parti grubunda da bunu gördük: Partideki sıkıntının çok ciddi bir şekilde farkında ve bu sıkıntıyı aşmayı kongreyi yenileyerek, MKYK’yı ve MYK’yı yenileyerek aşabileceğini sanıyor, yani isimleri değiştirerek, A’yı alıp yerine B’yi koyarak yapabileceğini sanıyor, bunun bir çözümü olmadığını herhalde kendisi de biliyor. Krizin farkında, sorunların farkında; ama kendi getirdiği noktada çok ciddi bir çözümsüzlüğün de kendi çözümünü üretemediğinin farkında. Burada tabii en büyük avantajı muhalefetin yetersizliği, kapasite sorunu, kabiliyet sorunu. En son Muharrem İnce olayında gördüğümüz gibi, bir şeyleri yaptığını sandığı anda aslında muhalefetin hiçbir şey yapamadığı gerçeği. Bu sayede yol alabilen bir Erdoğan hareketi var. Halbuki bu hareket uzun bir süre kendi gücüyle yol almıştı; sorunlar çıktıkça strateji değiştirdi, politika değiştirdi, müttefik değiştirdi Erdoğan.
Bu anlamda çok pragmatist bir tutum takındı. İlk başta alabildiğine demokrat, temel hak ve özgürlüklere çok vurgu yapan, Batı’yla işbirliğine, Avrupa Birliği’ne çok ciddi vurgu yapan bir Erdoğan, daha sonra Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerinin başlaması ânından itibaren Avrupa’yı boşlayan bir Erdoğan, Kürt sorununu çözme iddiasıyla çok ciddi bir dönüşümün kapısını aralayan ama çözümün hiç de o kadar kolay olmadığını ve çok ciddi fedakârlıklar gerektirdiğini kendi açısından gördüğü anda bundan vazgeçen bir Erdoğan ve en sonunda geldiği noktada alabildiğine milliyetçileşmiş, İslamcılığın getirdiği pozitif öğeler ne varsa bunların hepsinden arınıp tamamen İslamcılığın negatif öğeleriyle milletçiliği harmanlayan bir Erdoğan var.

Liberal kentlilikten faşizan taşra siyasetine

Bu noktada 94 yerel seçimlerinin hemen ardından kaleme aldığım “Ne Şeriat, Ne Demokrasi: Refah Partisi’ni Anlamak” kitabımdan bir alıntı yapmak istiyorum, sonuç bölümünden. Daha o tarihte Erdoğan ve Melih Gökçek yeni seçilmişti ve Refah Partisi’nde yenilikçi hareket yeni yeni ortaya çıkmıştı. Orada Refah Partisi’nin geleceğinde iki eğilimin olduğunu söylemiştim. Bunlardan birisinin; Türkiye’deki İslamî hareketliliğin en dinamik akımı olan İslamî liberalizmi yani özgürlükçü İslamcılığı, Refah Partisi kanallarından akıtmak olduğu ve buradan hareketle Refah Partisi’nden yeni ve daha İslamî bir ANAP, yani Turgut Özal’ın Anavatan Partisi gibi bir parti çıkabilme ihtimalinden bahsetmiştim. Bunun temsilcisi olarak da Erdoğan’ı düşünüyordum o tarihte — ki AKP’nin ilk yılları buna delalet etmiştir. Özgürlükleri öne alan ama muhafazakâr kimliğinden de vazgeçmeyen Yalçın Akdoğan’ın tanımladığı şekliyle –ki AKP’nin resmî tanımıydı bu, kendileri de benimsediler– muhafazakâr-demokrat bir çizgi. Bunun karşılığında Erdoğan’ın başını çekebileceği bu hareketin karşısında Melih Gökçek’in bir başka akımın başını çekebileceğini söylemiştim 94 yılında, o da Erdoğan’ın globalleşmeyi gözeten liberal kentli stratejisinin karşısına Gökçek’in İç ve Doğu Anadolu’daki ezan, bayrak duyarlılığını gözeten faşizan taşralı stratejisi.
Bu ikilem 94 yılında Refah Partisi’nin önündeydi. Birisi globalizmi gözeten, kentli, liberal; diğeri de ezan, bayrak duyarlılığı içerisinde sıkışmış olan, İç ve Doğu Anadolu ve Karadeniz’deki faşizan taşralı strateji. Uzun bir süre Erdoğan o ilk stratejiyi benimseyerek bayağı bir yol aldı. Türkiye’yi değiştirdi, kendisi de değişti. İktidarını sağlamlaştırdı. Ve geldiğimiz noktada bir süredir Melih Gökçek’e 94 yılında atfettiğim o politikaya sıkıştı kaldı. Ezan-bayrak ikileminde esas olarak taşraya hitap eden bir politika — ki aslında burada da çok ciddi bir sorun var. Son 24 Haziran seçimlerine baktığımız zaman, İç ve Doğu Anadolu ve Karadeniz’deki, taşradaki seçmen tercihinde AKP’den MHP’ye çok ciddi bir kayış olduğunu da gördük 24 Haziran’da. Kendini buraya hapsetmiş olması, Erdoğan’ın aslında kendine uzun vadeli bir gelecek çizemiyor olduğunu bize gösteriyor.
Ama tabii bütün bunlar, bütün bu krizler, bütün bu çaresizlikler bugün onun yemin edecek ve Türkiye’nin ilk seçilmiş başkanı –cumhurbaşkanı da değil, ilk seçilmiş başkanı– olacağı gerçeğini değiştirmiyor. Onun Türkiye’deki siyasetin en önemli aktörü olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ama bu gerçek de Erdoğan’ın krizini gizlemeye yetmiyor. Çünkü yıllar geçtikten sonra kentli globalizmi gözeten, kentli liberal çizgiden “yerli ve milli” bir taşra siyasetine kendisini geriletmiş olması aslında ne kadar ciddi bir krizde olduğunu gösteriyor. Erdoğan’ın krizi tek başına sorun olmayabilir. Kendi meselesi der geçeriz. Ama ülkeyi tek başına yöneten bir kişi olduğu için, onun krizi tüm ülkenin krizi oluyor. Onun sorunlarından hepimiz birinci derecede muzdarip oluyoruz. Ve onun kestiği faturayı hep birlikte ödemekle mükellefiz, böyle bir zorunluluğumuz var, böyle bir dayatmayla karşı karşıyayız. Buradan ben ona oy vermedim, benim ödeyecek hiçbir faturam yok diyebilme şansını da hiç kimse kimseye tanımıyor. Böyle bir durumdayız.
Yeni bir dönem başlıyor. Erdoğanizm dönemi başlıyor. Yepyeni bir sistem başlıyor. Bu sistemde her şey giderek daha da zorlaşacak, bu belli. Gazetecilik yapmak da zorlaşacak. Ama zorluklara rağmen insanlar hâlâ demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri, hukuk devletini, barışı pekâlâ savunabilirler, savunmalılar.
Söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.