Dini cemaatlere nasıl bakmalı? Prof. Ali Yaşar Sarıbay ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/296377823″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Geçen hafta Adana Aladağ’da yaşanan öğrenci yurdu faciasıyla beraber Türkiye’de İslamî cemaatler, dinî cemaatler konusu bir kere daha gündeme geldi. Çünkü bu yurt Süleymancılar diye bilinen cemaate aitti ve bunun üzerinden yeniden bir tartışma başladı. Aslında bu tartışma Cumhuriyet tarihi boyunca değişik dozlarda, değişik şekillerde süren bir tartışma. Bugün yeniden gündeme geliyor. Biz de bugün, cemaatlere nasıl bakmalı, dinî cemaatlerin toplumdaki yeri, hukukî statüleri, ama en önemlisi sosyolojik ve siyasî karşılıkları nelerdir, bunları konuşacağız bu konuda çok yetkin bir isimle. Uludağ Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Ali Yaşar Sarıbay’la konuşacağız. Ali Yaşar Sarıbay Türkiye’de dinî alanın sosyal bilimlerin ilgi alanına pek girmediği yıllarda din-siyaset ilişkisini, dinin toplumdaki yeri konusunu dert edinmiş bir siyasetbilimci. Ali Yaşar, merhaba.

Merhaba Ruşen.

Ali Yaşar diyorum çok eski dostluğumuza binaen. Bilmeyenler rahatsız olmasın. Aladağ dedik, Süleymancılık dedik. Türkiye geçen hafta bunu konuştu biliyorsun. Birazcık azaldı, ama konuşulacağa da benziyor. Önce şunu sorayım: Cemaatlerin böyle birtakım facialarla, büyük önemli olaylarla gündeme gelmesi… — genellikle böyle oluyor; bir yurtta bir şey oluyor, bir yerde birisi ölüyor vs.. Öncelikle buradan başlayalım. Süleymancılık ne zamandır Türkiye’de konuşulmayan bir cemaatti. Ama çok eski bir cemaat. Ve birden yaşanan bir faciayla gündeme geldi. Öyle bir başlayalım istersen. Sonra yolumuzu buluruz.

Adana doğumlu biri olarak üzüntümün çok büyük olduğunu söyleyerek başlamak isterim. O küçük canlar en acı ölümle karşılaştılar. Bu gerçekten çok çok üzücü. Tanımamız bile gerekmiyor. Birinci husus bu. Onlara rahmet diliyorum, nur içinde yatsınlar diyelim. İkincisi, bizim bazı meselelerimizi cemaat endeksli tartışmamız belki mevcut olay vesilesiyle yerinde olabilir, ama bunu aşan bir boyutu da var. O boyut da genel toplumsal kültürdeki eksikliklerimiz ve özelliklerimiz. Yani biz biraz vurdumduymaz, sorumluluğu bihakkın yerine getirmekten kaçan, hatta başkalarına yükleyen bir yapıdayız. Maalesef böyle bir toplum haline geldik, böyle bir profil çiziyoruz. Bundan toplumun bence hiçbir kesimi muaf değil. Bunu bir tarafı masum göstermek, diğer tarafı suçlamak gibi bir amaç gibi koymamak gerekiyor. Objektif olarak yaklaşıyorum meseleye. Trafikteki halimizde bir cemaate yükleyebileceğimiz şeyler yok. Hepimize düşen sorumsuzluklar var. Bunun bilincindeyiz. Bakalım: Şimdi o yangında denetim eksik. Yapılırken gösterilen titizlik, duyarlılık yok vs. Neticede devletin giremediği veya girmek istemediği, girmekte güçlük çektiği bir alanda herhangi bir grup, senin deyiminle, ben tam bilmiyorum öyledir, Süleymancılar dediğimiz bir cemaat o okulun sorumluluğunu üstleniyor ve maalesef bu müessif olay meydana geliyor. Bu, tekrarlayayım, cemaati aşan bir şey. Bunları konuşmamız lazım bizim. Yoksa bir cemaatin… tabii orada mevcut yönetimde yurdun sahibi olarak en büyük sorumluluk onların. Görünen o. Yangın merdivenine açılan kapının kilitli olmasından tut başka birçok şeye varıncaya kadar. Biz bunu biraz atlıyoruz gibime geliyor Ruşen. Günah çıkarma ve günah keçisi bulma gayretini ben burada da görüyorum. Bu hangi cemaat olursa olsun fark etmiyor. Oranın sorumluluğunu üstlenen X cemaati bütün sorumluluğunu üstlenmiş olur. Cemaat olmasından başka bir konuya da değinmek lazım, o da bizim toplumsal özelliklerimiz.

Peki şunu sormak istiyorum: Cumhuriyet’in ilanından itibaren dinin kamusal alandan Cumhuriyet’in kuruluşunda dışlanmasıyla beraber varolan eski tarikat vb. cemaat yapıları da artık görünmez oldu. Ama varlıklarını hep sürdürdüler. Kimisi yeraltında, kimisi yarı-yasadışı vs. Bu cemaatlerin Cumhuriyet boyunca öyküsüne baktığımız zaman –çok uzun bir öykü olduğunun farkındayım ama– bu konuları araştırmış birisi olarak ne dersin? Cumhuriyet’in cemaatlerle olan bağını ya da cemaatlerin Cumhuriyet’le olan bağını nasıl özetlersin? Neredeyse yüz yılı tamamlayacak olan bir cumhuriyetimiz var.

Şimdi, bir kere tarikat-cemaat ayrımını çok net olmasa bile yapmamız gerekiyor. Çünkü Cumhuriyet’in derdi tarikatlarlaydı. Cemaat bu tarikatların artık bir kolu şeklinde veya moderniteyle gelen sorunlara cevap veren bir yapılanma şeklinde karşımıza çıkıyor. Mesela Süleymancılardan bahsettiğimiz zaman bunun Nakşibendi tarikatının bir uzantısı olduğunu görüyoruz. Ama tarikat demiyoruz. Kendileri ya da başka niteleyenler tarikat dese dahi cemaat oluyor. Çünkü Nakşibendilik içindeki birtakım tartışmaları da gündeme getirmiş bir koldur. Cumhuriyet’le beraber bu yeni bir ulus-devlet kurma ve bu ulus-devletin temelini dinsel bir zeminden veya unsurlardan kurtarmak üzere laiklik çerçevesinde – bunları laikliğe karşı konumlanan, onu simgeleyen (…) tamamen dinden kopuk bir ulus-devlet kurulmak istendiği anlamına gelmiyor. Bir kere bunun politik-teolojik bir mesele olduğunu söylemek istiyorum. O da şu: Osmanlı’dan devraldığımız yapıyı bambaşka bir şekle dönüştürmek o kadar kolay değil. Yani dip dalgaları şeklinde giden bir siyasî kültür var. Bu kültürü aşmanız zor. O zaman kendi kuruluş felsefesine uygun bir dinî itikat unsurunu seçmekle meşgul oldu Cumhuriyet, açık söylemek gerekirse. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine uygun Maturidîlik’ti. Yani bu Aydınlanmacı, modernist bir ulus-devlet, fakat buna ters gelmeyecek, ama aynı zamanda bu kuruluşa payanda olabilecek bir itikadî kol Maturidîlik. Yani Sünni-Hanefi mezhebinin itikadî kolu olarak bu. Cumhuriyet’in asıl bu tekkeler, zaviyeler vs.’yle meselesi, obskürantist dediğimiz, karanlıkçı olup modernist bir yapılanmayı kabul edemeyecek bir direniş gösteren unsurlardı. Bu tabii bambaşka siyasî çekişmelerin de ortamını hazırladı. Ve bugüne gelindi. Şimdi geleneksel bir toplumdan modern bir topluma geçiş ve tamamen tepeden inmeci modernleşme projesi çerçevesinde ele alındığı zaman dinin yeri sorunlu hale geldi. Uygun bir din arayışı, rasyonalize edilmiş bir din arayışına yöneldi Cumhuriyet. Bu sefer bunu kabul etmeyen, –kendi içindeki çekişmeleri biz nedense hep ihmal ederiz; bir tarikatı, bir cemaati çok monolitik bir yapı gibi alırız– bunun içinde kendi çelişkileriyle baş başa kalmış ve ön plana geçme mücadelesi veren başka bir yapılanma çıktı. Bunların bir kısmı modernist yönde, bir kısmı muhafazakâr, bir kısmı daha radikal bir tavır sergileyerek kendisini gösterdi. Çünkü genel olarak cemaatlerin bu yönü var. Ya onaylarsınız, ya reddedersiniz, ya tahrip edersiniz. Cumhuriyet’in karşı çıktığı kesim aynı zamanda Cumhuriyetin temellerini de tahrip etmeyi de amaçlayan bir kesim. Çünkü Ulusal Kurtuluş Savaşı’na baktığınız zaman oradaki koalisyonun içinde dinî grupların ve dinsel figürlerin varlığı malum. Tarihsel bir olgu. Cemaatlerin daha radikal hal alması aslında devletin vaat ettiklerini yerine getirmemesi oranında.

Bu arada tam bir şeyi sorabilir miyim? En çok eğitim alanında varlık gösterdiklerine tanık oluyoruz. Süleymancıların böyle, daha önce Fethullah Gülen Cemaati esas bunun şampiyonu olmuştu. Ama hemen hemen bütün cemaatler genellikle eğitim çağındaki çocuklara okul, yurt, pansiyon, burs gibi imkânları daha fazla öne çıkartıyorlar. Bunun esas nedeni ne olabilir?

Bunun esas nedeni şu: Nakşibendilere bakalım önce. Bu Süleymancıların ana kaynağına baktığımız zaman –sen de gayet iyi bilirsin- (…) Bunun güdüsü oydu. (…)

Evet, bir sorun yaşıyoruz herhalde. Beni duyabiliyor musun Ali Yaşar? Evet, tam eğitim faaliyetlerine neden ağırlık verdiklerini konuşurken bağlantıda bir sorun yaşandı. Bağlanabildik mi tekrar? Evet arkadaşlar tekrar bağlanmaya çalışıyorlar. Ali Yaşar Sarıbay’la aslında çok önemli bir konuyu konuşmaktayız. Burada Süleymancılardan hareketle, eğitim alanında cemaatlerin niye bu kadar fazla öne çıktıkları meselesinin çok boyutu var. Ali Yaşar Sarıbay’la tam bunu konuşurken bağlantımızda sorun oldu. Bunun bir nedeni herhalde öncelikle devletin sosyal devlet vasfından giderek uzaklaşmasıyla ilgili bir boyutu var. Okul açsa bile çocukların okula gitmesi için gerekli olan imkânları sağlamak, mesela pansiyon sağlamak ya da burs sağlamak gibi imkânları devletin yeterince sağlayamaması olayı var. Bir diğer olay dindar ailelerin çocuklarının laik devletin okullarına çok fazla güvenmiyor olmasının da etkisi var. Özellikle cemaatlerin eğitim faaliyetlerine gelen öğrencilerin büyük bir kısmı Anadolu’dan dindar muhafazakâr ailelerin çocukları. Onu biliyoruz. Böyle bir boyutu var. Bir diğeri de, küçük yaşta çocuklar cemaatlere girdikleri andan itibaren, bunların hepsi olmasa bile bir kısmı cemaatin içerisinde kalıyor. Cemaatin içerisinde yetişiyor ve cemaatin birer parçası haline geliyorlar. Bu bir süreklilik sağlıyor. Daha sonraki cemaat faaliyetlerinin üstlenilmesine yöneliyorlar. Böyle de bir boyutu var. Son olarak da şunu özellikle vurgulamak lazım: Cemaat faaliyetlerine finans imkânı sağlayan belli bir ekonomik güce sahip olan dindarların özellikle eğitim alanına yatırımı teşvik etmesi, böyle de bir boyutu var. Özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren eğitim konusunda cemaatlerle devlet arasında büyük bir rekabet vardı. Ali Yaşar Sarıbay’a tekrar bağlanabildik herhalde. Evet Ali Yaşar, ben senden çaldım ve sana sorduğum sorunun kendimce cevaplarını veriyordum. Ama seninle kaldığımız yerden devam edelim.

Hani dedim ya, nefs-i mutmain, yani nefsi temiz tutan bir birey yetiştirmek. Nefsi temiz bireylerin çok olduğu bir toplum temiz olur gibi bir felsefe. Bunu Süleymancılar ve başlarındaki merhum Süleyman Hilmi Tunahan şöyle dile getiriyor: “İnsanlar” diyor, “sel gibi cehenneme gidiyor. Bizim maksadımız sel gibi cehenneme akıp giden ümmet-i Muhammed’in evladından kurtarabildiğimiz kurtarmak olur.” Şimdi bunu bir eğitim meselesi olarak koyuyor ortaya. Yani bizim vereceğimiz eğitim –tabii dinsel esaslı, dini değerleri, akideleri öğreten bir eğitim– temiz bir insan, çünkü mükemmel toplum mükemmel inançlı bireylerin varlıklarıyla mümkün olabilir gibi bir felsefeleri var. Cumhuriyet bunun tersi. Yani rasyonel bir birey ancak Cumhuriyet’in bireyi olabilir, Cumhuriyet’i ayakta tutar ve geliştirir. Bunlar birbiriyle zıt yönde eğitim anlayışları. Fakat dinî gruplar, cemaatler, verdiğiniz eğitimde kişiliklerde doğabilecek boşlukların ancak manevi şekilde doldurulabileceği teziyle hareket ediyordu. Burada da büyük çatışma çıkıyordu. Gerek yurtlar, gerek eğitim, resmî veya gayrı resmî şekilde tezahür eden eğitim faaliyetleri bununla ilgili. Temiz insan, temiz toplum gibi bir anlayış. Tabii şöyle bir şey de var: Süleymancıların kendi ifadeleri bu şekilde; Nakşibendilerin de, Mehmed Zahid Kotku’nun da ifadesidir o: Siyasetle alâkalı şeylerden, siyasetten mümkün olduğu derecede uzak durmak, mesafeli durmak. Çünkü beklenen şu, özellikle Zahid Kotku’nun yazılarında, konuşmalarında ortaya çıkan bir husus: Eğer biz eğitim yoluyla sosyal yapıyı bu inançlı bireylerle dolduracak olursak, zaten bunun üzerine gelecek herhangi bir siyasî sistem kendiliğinden buna uygun bir sistem olur. Anlayış buydu. Cumhuriyet de böyle bir anlayış bekliyordu. Rasyonel bireyler çoğalırsa, teknolojiye, bilime önem veren bireyler çoğalırsa Cumhuriyet’in geleceği parlaktır. Çünkü modernist bir anlayış, gidişat bunu zorunlu kılıyor. Mesele bundan ibaret. Şimdi devletin burada eksik kalması, o alana dahil olmalarını beraberinde getirdi tabii cemaatlerin.

Peki şunu sorayım: Şimdi çok önemli bir dönüşüm yaşanıyor Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarıyla beraber. Cumhuriyet’in ilk yıllarında zaten laiklik konusunda çok sert yönetimler vardı. Daha sonra çokpartili hayata geçildiği andan itibaren sağ partilerin, merkez sağ partilerin iktidara gelmesiyle beraber genellikle şöyle söylenir oldu: Taviz veriyorlar cemaatlere, şeriatçılara, şeklinde bir söylem vardı. Ama Türkiye 2002 sonundan beri Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından yönetiliyor ve AKP de çok net bir şekilde İslamcı ya da İslamî duruşunu açıkça dile getiren bir parti. Artık bir AKP’ye veya Tayyip Erdoğan’a “cemaatlere taviz veriyor” şeklinde bir şey yapılmıyor, bunun ötesinde bir şey yapılıyor. Ancak şunu da görüyoruz, çok ilginç. Hâlâ siyasî iktidarın bazı cemaatlerle sorunları olabiliyor. Bu siyasî iktidarlarla cemaatlerin ilişkisinin Cumhuriyet tarihi boyunca izlediği grafik hakkında ne dersin?

Şimdi bir kere AKP bu birikimi kullanan bir parti. Kendi siyasî kimliği zaten dindar bir kimlik. Bunu hiçbir zaman inkâr etmedi. Buna muhafazakâr demokrat bir kimlik dediler; ama Milli Görüş’ten itibaren aldığınız zaman, kendi tabanlarına oturmuş bir siyasî kimlikten bahsedebiliriz. Bu bence Milli Nizam’la başlayıp Milli Selamet’le devam eden ve şimdi AKP’nin daha tabiri caizse yumuşak bir şekilde formüle ettiği bir gidişattı. Baktığınız zaman cemaatlerin kendilerinin zaten ifadeleri ve itirafları şu yönde: Sağ partiler cemaatleri daima oy deposu olarak görmüşlerdir. Bakın, Süleymancılardan bahsediyoruz. Yine damadı olan, Tunahan’dan sonra cemaatin başında olan Kemal Kaçar’ın bütün partilerle teması var. Bu partiler Demokrat Parti, Adalet Partisi’nden başlayarak, CHP’yle yerel seçimlerde bazı temaslar, ANAP, Refah Partisi ve bugün de bunlardan, lider takımından biri AKP’nin içinde bir milletvekili. Bu her zaman var. İkincisi, başka bir husus, laikliğe karşı bir darbe yapmış olan Kenan Evren’in bile, cuntanın bile cemaatleri oy deposu olarak gördüğünü biliyoruz. Fethullahçılarla bağı referandumda, Anayasa referandumunda ortaya çıktı. Ve işte liselerde din derslerinin okutulması karşılığında… Veya laiklik doğrultusunda bir darbe yaptığını söyleyen liderin ağzından şunları dinledik biz. Diyordu ki çocukların, kız çocuklarının, özellikle Doğu’da okula gönderilmesi için “Ayet-i kerime de der ki…” Yani Kur’an’a atıfta bulunuyordu. Veya organ bağışı söz konusu oluyordu, bir kampanya başlıyordu. Belli bir bölgeye gittiğinde aynı şekilde Kur’an’a atıfla bunun dinimizce de mübah olduğunu söyleyebiliyordu. Yani buradaki ilişkiler karmaşık ilişkiler. Tabii oy deposu olarak görülen bir kesim kendi taleplerini de o doğrultuda değerlendirmeye çalışmıştır her zaman. Problem şurada oluyor: Devletten istenen veya devlete yöneltilen talepler yerine getirilmediği nispette radikalleşme görüyoruz. Çünkü bu iç içelik… Mesela bunu nasıl anlayabiliyoruz? Demirel’in teması bu talepleri tamı tamına karşılamamakla sonuçlandığında bunu görüyoruz. Turgut Özal’ın başbakan yardımcısı iken birtakım temaslarının ve vaatlerinin iktidara geldikten sonra karşılanmadığını görüyoruz. Ve kopuşlar meydana geliyor. Şimdi mesela Süleymancıların kendi ifadeleri –ki röportajları falan biliyorsundur sen de– diyor ki: “Bizim FETÖ’yle ortak bir yanımız Erdoğan karşıtlığı”, ya da AKP-karşıtlığı genel olarak. Anlatabildim mi? Demek ki stratejik bir ilişki şeklinde gidiyor. Kendini özellikle diğer partilerden farklı olarak gerçek bir dinî, dinsel tabana –çekirdek olarak bahsediyorum– oturtmuş görünen bir partinin aslında kendilerinin taleplerini yerine getirmediğini de zaman zaman gördüklerinde bu problemler meydana geliyor. Yani Cumhuriyet’ten gelen çizgi bir birikim yaratmıştır. Bu birikimi elbette kendi siyasî kimliğini, dindar ya da pro-İslamic olarak tanımlayan bir parti kullanmıştır. Mesele bu.

Peki, şunu sormak istiyorum: Şimdi tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla beraber cemaatlerin yasal olarak bir statüsü yok Türkiye’de. Ama biliyoruz ki yasal olmamalarına rağmen yıllardır varlar. Yani çok kabaca söyleyecek olursak yasal değiller ama meşrular. Yani biliyoruz ki Süleymancılık var, Nakşilik var, Nurculuk var. Yani bir yığın cemaat var. Kendi içlerinde bölünüyorlar vs. Bazı dernekleri, vakıfları var. Ama cemaatlerin dernek ve vakıfları dışında kendi işleyişleri var. Şimdi bu bir sorun aslında. Şöyle söyleyeyim: Süleymancılık meselesinde yurdun denetlenmesinden bahsediliyor, Aladağ’daki yurdun. Ama Süleymancılık gibi bir yapının denetlenmesi diye bir şey olamıyor. Türkiye’de siyasî partiler denetleniyor, şirketler, vakıflar denetleniyor ama mesela cemaatlerin hiçbir faaliyeti denetim altında değil. En fazla bir yargı konusu olursa, ceza kanununu ilgilendiren hususlar olursa yerel birtakım şeyler yapılıyor belki. Bu sorun nasıl aşılabilir? Bu öteden beri tartışılan bir mesele. Hatta şunu diyenler vardır biliyorsun: Cemaatler yasallaşsın ama normal sivil toplum kuruluşlarının tâbi olduğu denetimde olsun. Böyle bir şey mümkün mü?

Hayır, şunun için mümkün değil: Tersi bir durum zaten buraya getirdi. O da şu: Sezaro-Papizm dediğimiz, yani devletin mümkün olduğu derecede kontrolünde olan bir din anlayışına karşı çıktı bunlar. Ve bu karşı çıkış cemaat olarak tanımlanan bir kurumu karşımıza çıkarmıyor. Segmente bir toplum ve bireysel düzey var, gizlilik de var, buna da her zaman bilemiyorsun. Bir kere bu var. İkincisi: Onları sosyolojik olarak meşru kılan şöyle bir özellik var. Osmanlı’dan beri buna örnekler verilebilir. Siyasetnamelere, nasihatnamelere baktığınız zaman, dinin bihakkın yaşanabilmesi için, halkın bekası için bir kere güçlü bir otorite zorunludur. Maverdi’nin ortaya çıktığı, 1058’de zannedersem ölen bir fakih, ortaya attığı, Fatih döneminde Tursun Bey’in formüle ettiği, Kınalızade’nin bile söylediği, siyasetnamelerin vesaire ortak yanı bu. Halkın bekası ve dinin bihakkın yaşanabilmesi için Müslüman bir toplum, bu güçlü bir otoriteyi zorunlu kılar. Şimdi otorite kendi dışındaki kesimlere karşı mutlak bir otoriteyse mesele yok. Ama bu otoritenin onlar üzerinde uygulanması büyük bir mesele. Mesela Süleymancılar İmam-Hatip okullarının açılmasına karşı tavır koymuşlardı. Bu konuda açıklamaları var. Sebep bunun devlet güdümünde olduğu, devletin anladığı bir dini empoze etmekle sonuçlanacağını söylemişti. O halde bunun dışında kalmak lazım diyorlardı. Burada belki AKP’nin –bilemem tabii ama sezinlediğim bir şeyi söylemek istiyorum– bu Sezaro-Papizmi biraz yumuşatmak, ama aynı zamanda o kesimden, yani cemaatlerden de devlete asgari itaati beklemek. Problem burada. Fakat bu noktaya geldiğiniz zaman, bizde her zaman devlet stratejik olarak ele geçirilmesi gereken bir siyasal alan. Yani baktığınızda vekil-asil ilişkisi gibi. Ta Orta Asya’dan beri, Türk-İslamlığını aldığınız zaman, gerçek damar biziz, gerçek damara uygun bir siyasî yapılanma, yani devletin bizim olması, bizim ele geçirmemiz gerekir düşüncesi. Şimdi bu çatışma çıkarır. Çünkü demokraside yaşıyorsunuz. Halk oyuyla iktidara geliyorsunuz, birçok kesimin desteğini alsanız da. Ve genel olarak demokraside iktidar sadece bir kesime karşı kendisini sorumlu hissedemez. Başka kesimleri de düşünerek hareket etmelidir. Bir de devlet geleneği gerçekten güçlü bir toplum Türkiye. Bu açıdan, “Ne yapalım, buyrun siz yönetin”, işte son FETÖ şeyinde gördük bu çatışmaları. Gidişatın aslında devletin altını ne kadar oyduğu ve son tahlilde “Devlet ancak bizim olursa her şey düzelir veya halkın bekası ve din kurtarılır” gibi bir anlayış. Çelişkili bir durum var. Devletin müdahalesi refleksif olarak beklenmeyen radikal bir tepkiyi doğuruyor. Dinin kendisine karşı bir otorite uygulaması var. Halbuki beklenen, kendi önlerinin açılması, dine karşı addedilen veya öyle algılanan kesimler üzerinde bir kontrolün uygulanması. Ki bu da demokrasiye çok aykırı olduğu için her iktidarın sonuna kadar gözetebileceği bir husus değil.

İstersen burada noktayı koyalım. Biraz teknik olarak sorunlu bir yayın oldu. Bir dahaki sefere İstanbul’da seni stüdyoya bekleyelim Ali Yaşar. Öyle anlaşalım, söz alalım. Evet, Prof. Ali Yaşar Sarıbay’la cemaatlere nasıl bakmalı konusunu konuştuk. Birtakım teknik sorunlar yaşandı, onun için şimdiden özür diliyoruz. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizleri izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus