Ayşenur Arslan gazeteciliğe vedasını anlattı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/299028493″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

 

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

 

Merhaba iyi günler. Bugün, Ayşenur Arslan’la gazeteciliğe vedasını konuşacağız ama ben hâlâ inanmıyorum; çünkü yayın başlamadan beş dakika öncesinde sekiz ayrı haberden bahsettin. Hâlâ önünde twitter’dan haberler, önünde gazete kupürleri..

Sevgili Ruşen, gazetecilik bırakılmıyor. Çünkü gazetecilik bilme ihtiyacından, bunun bir hayat biçimi haline gelmesinden ibaret aslında. O bırakılmıyor, ama ekranda olmayı bırakıyorsun, başka şeyleri bırakıyorsun. O kadar.

Peki, yaşını söylemeden, kaç yıldır bu işi yaptığını söyleyebilecek misin?

Yaşımı söylemem, katiyen. Ama 1974 yılında henüz 24 yaşındayken başlamıştım. 42 yıl olmuş. 42 yıl bitmiş hatta.

Evet, ben 31 yıllık oldum, yaşlı hissediyorum kendimi ve bilmeyenlere söyleyeyim, benim gazetecilik hayatımdaki ilk şefimsin. O efsanevi Nokta dergisinde, 1985’te ben girdiğimde, ilk kapakları beraber yapmıştık.

Bir şey söyleyeceğim. 1985. Birincisi, 12 Eylül gibi, vahşi ve hiç sona ermeyecekmiş gibi –o zamanlar bize öyle gelen– bir darbeden yeni çıkmışız. İkincisi, Türkiye henüz siyasetiyle vs. oturmamış. Biz ne haberler yapardık azizim.

Evet.

Ne haberler yapardık. Dersim İsyanı’nı hatırlıyorum. Seninle ilk kapak çalışmamız olan..

Dinci gençlikte patlama..

Dinci gençlik. O zamandan görmüşüz bugünleri. İşkenceci polisler vs. Neler yapardık. 12 Eylül darbesinden sonra yapardık bunları.

Bir de, imkânlar çok kısıtlıydı. Şimdi her türlü imkân var, ama yapamıyoruz. Sen neden gazeteciliğe ”artık yeter” dedin. Çünkü işi bırakmak ayrı, mesleği bırakmak ayrı. Çok sayıda meslektaşımız işsiz kaldı vs. Ama herkes hâlâ ”işsiz gazeteci” veya ”serbest gazeteci” gibi sıfatlarla meslekteler. Ama sen, hem de canlı yayında, ”benden bu kadar” dedin.

Bu kadar.

Bu sadece Hüsnü Mahalli olayı değil herhalde.

Hayır değil.

O, bardağı mı taşırdı.

O bardağı taşırdı. Şöyle oldu. Aslında benim için geri sayım, pek az kişi farkındadır herhalde, BirGün gazetesindeki köşe yazılarıma, önce ara, sonra son verişimle başladı. Bir süre sonra yaptığım şeye yabancılaştım. Para almak için, diyelim ki, ayakkabı yaparsın. Her ayakkabı birbirinin aynıdır. Yani, bu eski zanaat döneminden söz etmiyorum. Otomasyon dönemine geçtikten sonra zaten bu ”yabancılaşma” kavramı çıkmıştır ya ortaya. Orada, her gün aynı şeyi yaparsın, aynı düğmelere basarsın ve önünden aynı ayakkabılar akar geçer.

Ben BirGün gazetesinden para almıyordum. Dolayısıyla, ”hani ne yapalım” diyecek de bir durum yoktu. Kaldı ki öyle bile olsa, çünkü Halk TV’de, bir yandan yaşamak için para kazanıyordum. Ama bir süre sonra her ikisini de yapamaz duruma geldim. Çünkü, önce ne yazacağımı bilemedim. Her hafta aynı şey mi yazılır? Her hafta, bir skandaldan, bir şoktan bahsediyorsun diyelim ki, ama memleketin şoka uğradığı yok, memleketin sarsıldığı yok, memleketin umurunda değil.

Tam da onu söyleyecektim. Yani, yaptığın, yazdığın ya da söylediklerinin bir işe yaramadığı duygusu mu?

O duygu fena halde üzerime geldi. Ben ne yazacağım? Artık söz kalmadı. Eskiden de böyle birbirimizle hafif dalga geçerek konuşurduk ya; bu haber de hükümeti devirir, bu haber de ortalığı ayağa kaldırır. 1970’lerden beri ben bunu…

”Yaptığımız yayın ses getirdi”.

Ses getirdi, evet. Ne sesi? Tıs yok. Orada zaten başlamıştı. Biz bunu Hüsnü Mahalli’yle de konuşmaya başlamıştık. Hatta,Maniki Dünya”da özellikle konuşuyorduk: “Biz gidelim artık, ne faydası var bütün bunların?” Hiçbir faydası olduğunu düşünmüyoruz. Bizi izleyenler, zaten, üç aşağı beş yukarı bizimle aynı fikirdeler. Onlar biliyor.

Onlar için de, seyredip bir tür tatmin duygusu yaratmaktan ibaret kalıyor. ”Bak, işte, ekranda benim düşündüklerimi söyleyen biri var”.

Onun dışında, iktidarın zaten ruhu duymuyor. Hiç. Sarsmak ne kelime? Muhalefeti sarsamıyorsun. Medya, giderek çölleşmiş, giderek kimsenin kalmadığı bir yere dönmüş. Kalanlar susmuş. Birazdan konuşacağız herhalde Hürriyet‘in başına en son geleni. Böyle bir durumdaydı.

Ve böyle bir durumda, çok samimi söyleyeyim, Hüsnü’nün tutuklanacağına asla ihtimal vermedim. Çünkü, bakıyorsun dosyaya, bırak tutuklanmasını, gözaltına alınması için bir sebep yok. Hiç ama. Neyse, gözaltına alındı gitti vs. Ben de o akşam koşa koşa eve gittim. Eşiyle çocuklarıyla beraber, Hüsnü’yü uğurladık alkış kıyamet. Sonra o, bazı internet sitelerinde protesto alkışı olarak verildi düşünebiliyor musun? Komşuları ve yakınları, aile bireyleri Hüsnü’yü protesto için alkışlamışlar meğerse. Bütün bunlar ayrıntı ama, medyanın haline küçük bir çentik olsun diye anlattım.

Ertesi gün, değil, bir sonraki gün, program çıkışı adliyeye gittim. Sürekli de Ankara’yla şöyle konuşuyorum. Hani, belki zamanında çıkarsa, acaba yorgun olur mu, oradan yayına mı getireyim?

Hâlâ acar gazetecilik yapıyorsun yani. O çıkacak yayına…

Tabii, o çıkacak, konuşacağız. Şimdi, oradaki sahneyi anlatmam lâzım. Adliye koridorları senin de pek iyi bildiğin bir yer. Yedinci kattayız. Önce birileri daha vardı, onlar gittiler. Hüsnü Mahalli ve onu bekleyenler kaldı. Ben, beni ziyarete geldiği için tesadüfen yanıma takılan ama özellikle de gelmek isteyerek tabii ki, benimle birlikte adliyeye kadar gelen Mustafa Özyürek, eski CHP milletvekili ve bizim Nokta‘dan ahbabımız, bir de eski bir gazeteci arkadaşım. Biz üç kişiyiz. Kızları, birinin eşi, birinin avukat arkadaşı, bacanak, Barış Yarkadaş, CHP’den gönderilmiş iki avukat, hâlâ yazıyordu Yurt gazetesine, Yurt gazetesinin patronu Durdu Özbolat ve oradan yazıişlerinden biri. Toplasan on, diyelim on iki kişi. Yakınlarını bir kenara bırakırsan, bir gazeteci, bir milletvekili, bir de, bir hanımefendi. Dedi ki: ”Kızımın evi hemen adliyenin karşısında, duyunca hemen atlayıp geldim”. Orada durdu, tutuklama kararı çıkınca da ağlayarak gitti.

Bu kadar ıssızlıkta bağırsan da eko yapıyor en fazla. Faydası olmuyor, sadece eko yapıyor. Bir gazeteci, bir milletvekili, bir vatandaş. Bekliyorsun ki CHP Genel Başkanı’ndan telefon gelsin. Oraya insanlar gelsin. Oraya gazeteciler gelsin, gazeteci örgütlerinden temsilciler gelsin. Çünkü herkes adı gibi biliyor ki, Hüsnü Mahalli, Suriye’de ve özellikle son dönemde Halep’te olanları, birebir gerçek bir biçimde anlattığı için içeride. Bu yüzden gözaltına alındı ve tutuklama kararı verildi.

Ertesi gün. Program arkadaşını içeri almışlar.Bu arada, dosyada HALK TV’deki Medya Mahallesi programında ya da Maniki Dünya programında söyledikleri yüzünden diye yazıyor. Orada beraber söylemişiz sayılır. O içeride, ben değilim. Ben nasıl değilim peki? Ben ne yapacağım? ”İyi günler efendim, Medya Mahallesi’ne hoşgeldiniz. Hüsnü Mahalli içeride, biz işimize bakalım”. Bir de, o iş hangi iş azizim? Hangi iş? Neden bahsedeceğim ben? Ey muhalefet uyan. Yahu, artık itiyorsun yataktan, düşemiyorlar.

Şöyle bir şeyden bahsettim geçenlerde, Hüsnü’yle bir Cuma programında. İngiltere’de iki vaka. Sleeping Beauty, Uyuyan Güzel sendromu. İki kadın, genç yaşta birdenbire uyumaya başlamışlar. Ama nasıl derin bir uyumak. Mesela vakalardan biri, uyku halindeyken doğum yapmış. Ve uyanmamış. Diğeri de öyle. Dünyada yaklaşık böyle 1000 vaka varmış, çok ender görülen bir vaka. Doktorlar diyor ki: ”Bunun nedenini bilmiyoruz, dolayısıyla tedavisini de bulamıyoruz. Ama o diğer vakalara baktığımızda şunu görüyoruz. Yaklaşık 13 yılda uyanıyorlar”.

Biz de o gün düşündük. AKP’nin iktidara gelişinden bu yana kaç yıl geçti? Bizim de memleket olarak uyanma vaktimiz geldi mi acaba? Sonra ben dedim ki: ”Hüsnü, uyanması gereken memleket değil de biz miyiz? Medyan budur ey Türkiye, muhalefetin budur ey Türkiye, vatandaşın, ahalin budur ey Türkiye. Belki de bizim uyanmamız gerekiyor” dedim.

Ben Cuma günü, gerçekten tek kelime söyleyemeyecek, normalmiş gibi yapamayacak bir haldeydim. Böyle bir teşbihle gidersem, uyandım. Hiç bir faydam yok benim, hiç. İzleyenler çok üzüldüler, ağlayanlar oldu, eksik olmasınlar. Ama ”mış” gibi olmayacaktı.

Benden bu kadar mı diyorsun. Mealen yani?

Bir kere, benim için olmazsa olmazlar var. Birincisi, Hüsnü Mahalli’nin içeriden çıkması. Hüsnü Mahalli benim program arkadaşım, suçlandığı her şeyi benim programımda söylemiş arkadaş. Yani bir bakıma, suç duyurusuysa suç duyurusu. O görüşleri paylaşmışız biz o programda. Ben çayımı, kahvemi içerek gazetelerimi okumuşum, çıkışta ”şu sinemaya mı gitsem yoksa arkadaşıma mı?” demek, ya da sıcak evime gitmek, bana ağır geldi. Çok ağır geldi.

Bir kere, Hüsnü çıksın. Hüsnü çıktıktan sonra, iki arkadaş oturur, zaten ikimiz de çok yorulmuştuk. Ve her ikimiz de, artık söylediğimiz sözün gerçekten bir hükmü kalmadığı kanaatine varmıştık medya itibariyle. Bir yerlere ulaşıyor belki, ama ulaşıyor da ne oluyor? Koca bir göle taş atıyorsun. O taş minicik halkalar yapıyor ve onlar soluyor soluyor, gidiyor. O halkalar daha büyürse, bir dalgaya dönüşürse ancak bir anlamı var. Onu da, bizler gazeteci olarak yapamayız. Toplumsal ya da siyasal bir muhalefet olmalı ki sen onun bir ucundan tutasın. Sen onun kaldıracında yerini alasın. Ben gerçekten CHP liderinin de, kadrolarının da ”mış” gibi yaptıklarını düşünüyorum. Ben ”mış” gibi yapmamak için ayrıldım. Ama onların da ”mış” gibi yapmamasını diliyorum.

Allahaşkına, CHP son bir kaç aydır, CHP’den de arayanlar oluyor onlara da aynen söylüyorum bunu; Gazetecilere cezaevine kadar refakat etmekle yükümlü bir siyasi hareket CHP. Böyle bir şey var mı? Sizin göreviniz, bizim cezaevine gitmememizi sağlamak. Eğer gidersek de, Türkiye’yi ve dünyayı ayağa kaldırmak.

Cumhuriyet gazetesinden arkadaşlarımız. Kaç gün oldu? Elli güne yaklaşıyor. Neden içerideler? Musa Kart’ı, Kadri Gürsel’i içimize sindirebiliyor muyuz? Onlar zaten zor siniyordu içimize. Zor. Ama bir de öyle şeyler yaşandı ki son zamanlarda. Ahmet Türk niye içeride? Niye, içeride diye kıyamet kopmuyor bu memlekette? Bir karikatürist, Musa Kart, içeride diye niye kıyamet kopmaz bu memlekette? Ha kopmuyorsa, demek ki biz başka bir yerdeyiz. Ben başka bir yerdeyim. Ben uyandım.

Moralimi bozuyorsun. Birazdan kapıyı kilitleyip gideceğim.

Benim moralim çok uzun zamandır bozuktu, buna rağmen yapıyordum bir görev gibi. Ama Hüsnü Mahalli meselesi ayrı. Çünkü biz onunla haftada iki gün Medya Mahallesinde, bir gün Maniki Dünyada program ortağıydık. Program ortaklarından bir içeri alındığında…

Şu seçenek de vardı tabii. Her gün bıkmadan usanmadan Hüsnü Mahalli’den söz ederek, orada ikimiz adına konuşmak. Fakat, o da kendimi kandırmaktan başka bir işe yaramayacaktı.

Bu gazeteyi de getirmişsin, istersen oradan devam edelim. Dün Moskova’da toplanan zirvede çıkan karar, Türkiye, İran, Rusya anlaştılar. Suriye’ye garantör devlet oluyorlar. Ve burada söylenenler, üç aşağı, beş yukarı, Hüsnü Mahalli’nin belki daha sert bir üslupla söylediğinin, sonuç olarak, içerik olarak aynısı. Nedir bu? Teröre karşı mücadele.

Tamamen. Tamamen. Bugünkü diğer gazetelerde de var, ben Hürriyet gazetesinden bir kupürle gelmiştim. Şimdi bakın bu çok enteresan. Rusya, Türkiye, İran. Nedir bu ülkelerin özellikleri? Türkiye dışında, aslında Rusya ve İran, Suriye ve Esad rejimi için garantör. Zaten fiili olarak, de facto böyle. Bu ülkeler, yanlarında Türkiye ile birlikte bir masaya oturdular ve bir ortak bildiri hazırladılar. “Ortak bildiri”. Yani, bu bildiride yazan her şeyin altında, Rusya ve İran ile birlikte Türkiye’nin de imzası var. Diyorlar ki: “Üç ülke, Şam Yönetimi ile muhalefet arasında varılacak anlaşmaların garantörü olacak”. Bir kere, Türkiye ilk kez ”Şam Yönetimi”ni resmen muhatap olarak kabul ettiği bir bildiriye imza atmış oldu. Devam ediyor: ”Üç ülke, Suriye’de çıkmaza giren siyasi çözüm yolunu yeniden açma konusunda ortak çalışma yapacak”. Siyasi çözüm yolundan Rusya ve İran’ın ne anladığını anlıyoruz. Esad’lı bir geçişten, en azından geçişten, belki sonrasında da gene Esad’la.

Sekülerlik var.

”Üç ülke de, Suriye krizinde çözümün askerî olmadığı konusunda hemfikir”. Allah allah. Çözüm askerî değil. Şu anda Türk Silahlı Kuvvetleri, Suriye topraklarında çatışıyor.

Bugün 4 şehit haberi vardı.

Evet. Tamam, şu anda IŞİD’e karşı savaşıyor. Dolayısıyla, bu belki anlaşılabilir bir şey. Ama, netice itibariyle başka bir ülkenin topraklarında.

”Üç ülke, yani Türkiye, Rusya, İran, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasından yanadır”. Bu Türkiye’nin en işine gelen bölüm. Özerkliğe karşı.

Bu arada, Birleşmiş Milletler’in terörist ilan ettiği DEAŞ, yani IŞİD, yanısıra El Nusra ve onlara bağlı terörist gruplara karşı ortaklaşa mücadele edecek. Türkiye El Nusra’ya karşı mücadele edecek. Şimdi bu ne? Bu ne?

Şeyi koymamış Hürriyet özetlerde.

Seküleri mi?

Seküler Suriye. Sekülerlik teminatı var. Burada yaptığı özette ana başlıklarda yok.

Haberin içinde var.

Toprak bütünlüğünün yanı sıra, çok-mezhepli, çok-etnisiteli seküler bir Suriye diye özellikle söylüyor.

Bunların hepsini, son bir haftada, son bir ayda, son bir yılda değil, dört yıldır, beş yıldır söylüyor Hüsnü Mahalli. Program ortağı olarak yürümeye başladığımızdan bu yana, son iki yıldır özellikle vurguluyor. Hepsini söyledi, hepsini söylüyor. Ama adama, bir gazeteciye, bunları söylediği için resmen ajan muamelesi çektiler. Sadece onun için değil, benim için de, ”sıra sende Ayşenur” diye, bacak kadar veletler, nevzuhur çıkmışlar parmak salladılar.

Bir gün, bir internet sitesini açtım, o kadar komik geliyor ki; ”Vicdansız Ayşenur”.

Neymiş?

Üstünde benim fotoğrafım var. Allah allah, ben niye vicdansızmışım acaba? ”Halep özgürleşiyor” demiş konuğum. Şimdi tekrar etmeyeyim gene, ihbar etmiş gibi olur. Hüsnü Mahalli olmayan bir konuğum. Biz ”Halep düşüyor” diye yazmıştık, ”Halep özgürleşiyor” dedi. Onun üzerine tırnak içinde ”Halep özgürleşiyor” diye yazıldı. Tırnak içinde. Olsun. ”Vicdansız Ayşenur”. Hani onu ben demişim gibi.

Ama bugün, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık da Halep’in teröristlerden temizlenmekte olduğunu söyledi.

Yaa. Yaa.

Şimdi Hürriyet gazetesini aldık. Bugün Deniz de gitmiş. Ankara temsilcisi. Bekleniyordu sanki.

Deniz Zeyrek. Deniz Zeyrek’i hatırlar izleyenler. Red Hack, damat beyin, Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın mail’lerini hacklemişti. Onlar yayınlanmıştı. Orada Mehmet Ali Yalçındağ, Aydın Doğan’ın damadından, Erdoğan’ın damadına gidip gelen mailler vardı. O sırada Doğan Medya Grubu başkanı olan Mehmet Ali Yalçındağ, birkaç kişiden çok şikâyetçiydi. Onların birinci sırasında da Deniz Zeyrek geliyordu. ”Deniz bize adeta düşman” gibi ifadelerle. “Ama bir türlü anlatamıyorum, bir türlü dinletemiyorum, bir türlü görevden aldıramıyorum” diye yakınıyordu. Sonra o mailler ortaya çıkınca istifa etmek zorunda kaldı. Kaldı ama, ben geçenlerde karşılaştığım CNN Türk’den arkadaşlarıma, “Biraz ferahladınız mı Yalçındağ gittikten sonra?” diye sordum. “Ne münasebet, Yalçındağ gittikten sonra, bunlar iyice şımardı denmesin diye, Yalçındağ varken bir yapılıyorsa şimdi iki katını yapmaya başladık” dediler.

Peki ne olacak bizim bu halimiz? Bir de sen Medya Mahallesi’nde gazeteleri okuyordun. Ben ne zamandır, internete bakmak dışında, çok şükür gazete filan okumuyorum. Hakikaten okumuyorum. Bu, uzun süredir elime değen ilk gazete oldu. Şöyle bir şey söyleyeyim. Dört yıl önceki gazeteleri açalım. Ama hepsini. Sadece Hürriyet, Vatan, Habertürk değil, Yeni Şafak da öyle, Star da öyle. Şimdikileri açalım. Acayip bir şekilde, mesela köşeler neredeyse tamamen değişti.

Kesinlikle.

Yani, tasfiye sadece şeyde olmadı. Mesela, en son, Soli Özel Habertürk‘ten gitti. Umur Talu veda etti. Ama belli ki ayrılmak durumunda kaldı. Onlar da son kırıntılardı artık. Ama şeye de bakıyoruz. Mesela, Mustafa Karaalioğlu vs. kendileri yeni bir gazete açtılar da oradan takip edebiliyoruz. Etyen Mahçupyan da var.

E orada da çok zülfiyâra dokunmamaya çalışıyorlar tabii.

Nedir bu böyle? Bu sadece siyasi iktidarın baskısıyla açıklanabilecek bir şey mi?

Birinci sırada o var. Kesinlikle. Yani “gık” dediğin zaman ilanını kesiyorlar. Şimdi bir örnek verecektim. Vermeyeyim. Çünkü muhatabını çok ciddi sıkıntıya sokabilirim. İsim vermeden söyleyeyim. Mesela, patronuna, bunu işten at diye tweetler ya da mesajlar gitmiş. Patron şimdilik direniyormuş. Üstelik de medya dışından söz ediyorum. Çok bıçak sırtında her şey. Çok ciddi ve gerçekten muazzam bir baskı var Ruşen. Sen ne kadar içindesin bilmiyorum. Ben sürekli o gazeteleri okumaktan, medya haberlerine bakmaktan, ya da insanlarla konuşmaktan, her gün bir başka konuk geliyor, durumu görüyorum.

Mesela, her sabah işe giderken, CNN Türk’te Parametre programını izliyordum. Deniz Zeyrek o programın konuğuydu. Geçenlerde şöyle bir şeye tanık oldum. Deniz Zeyrek, şimdi hatırlamadığım bir konuda, iktidara yönelik biraz eleştirel bir şeyler söyledi. Sonra durdu. Radyo olduğu için surat ifadelerini bilmiyorum ama, bir sessizlik oldu. Deniz Zeyrek, “Çok mu sert oldu?” dedi. Buna cevap veren, o gün yanında bulunan Hande Fırat’tı. Hande Fırat, “E biraz” dedi. Bunlar canlı yayında cereyan ediyor.

Bir gazetecinin, üstelik de Hürriyet gazetesi Ankara temsilcisinin –o sırada hâlâ temsilciydi– söylediklerine, “Evet, biraz sert konuştun” demek, hem de bunu canlı yayında söyleyebilmek, artık nereye geldiğimizi göstermiyor mu? Ve bu söylediğim, en fazla on gün kadar oluyor. Bugün, Deniz Zeyrek’in gittiğini, yerine diğer bütün görevlerle birlikte Hande Fırat’ın geldiğini öğrendik. Şu anda biliyorsun o, –“en ziyâde müsâadeye mazhar” derdi eskiler– kişi haline geldi. Ben doğrusu çok utandım. Ses tonundan anladığım kadarıyla, Deniz bunu hafif lâtifeyle karışık sordu. Herhalde Hande’nin bir yan bakışını gördü ki, “Ne o biraz sert mi oldu?” diye sordu. Hande, “E, biraz” dedi.

Çok ciddi baskı var. Yani, bugün değilse yarın hesabını görüyorlar. Bak Allah aşkına, son 3-5 günde tek tek bak. Kimler gidiyor, kimler gitmiş. Deniz Zeyrek olayı bence çok vahimdir. Çünkü, doğrudan doğruya Saray’ın talebiyle gittiğini biliyoruz artık biz o maillerden. Yani izleyici ya da Hürriyet okuru bilmeyebilir. Bilenler belki unutmuştur, ya da unutmuş gibi davranıyor olabilir.

Bir de tabii, bol miktarda arkadaşımız içeride.

Tabii canım.

Ve sayıları artık dünya rekoru kırmakta. Çok acı bir şey daha var. Çok da fazla lafı edilmiyor. Ya da edilemiyor. Her biri tek başına kıyamet koparabilecek çok fazla insan var içeride. Mesela Altan Kardeşler, Şahin Alpay, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan.

Evet. Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay. Tamam, bir siyasîdir ama Ahmet Türk’ten bahsediyoruz. Ben neredeyse her programda gazetecilerden söz ederken ondan da söz ediyordum. Çünkü Ahmet Türk’ün içeride olması bize bir şey anlatıyor. Artık tamam, biz şeyi de kaçırdık, köprüden son çıkışı da atladık. Geçtik orayı. Şimdi köprüye geldik. Patır patır köprüden atlıyoruz.

Bir şey anlatabilir miyim? Şu gazeteyi bir ver, çünkü bazen yazarken aklıma geliyor.

Evet senin öyle bir huyun var.

Evet vardır. Hüsnü Mahalli’nin gözaltına alınma evrakında, atılı suç denir ya, 301. maddeydi. Yani Türk Devleti’ni ve milletini alenen aşağılama. Hrant Dink maddesi diyebiliriz biz buna. Allah allah dedim, acaba ben farkında olmadan bu 301 değişti mi? Çünkü benim bildiğim, bu 301. maddede Adalet Bakanı’nın izni gerekir. Ama gözaltı kararında bu yok. Sonra zaten bunlar da fark etmişler.

Sonra değiştirdiler değil mi?

Hemen 205. madde mi ne oldu. Burada da, devlet büyüklerine, kamu görevlilerine hakaret gibi bir şey. Savcılığa böyle gönderildi. Sonra bir baktık, savcılık 229. maddeye göre mahkemeye sevk etti. Cumhurbaşkanı’na, hükümet üyelerine vs. hakaretten. Çünkü, biz bu adamı hangi sebepten tutuklasak diye bakmışlar. 301. Tamam yaz 301. Aaa, hay Allah, bakan izni yok. E o zaman şu olsun. Ama onda da bir şey bulamamışlar. En son bulduklarında da, mesela Cumhurbaşkanı’na hakaret. Evrak dosyasında gördüm, çünkü dosyada gizlilik kararı yoktu neyse ki, görebildim. Dosyada, Cumhurbaşkanı’na veya hükümet üyelerine hakaret gösteren tek bir örnek yok.

Benzer bir olay, şimdi maddeleri bilmiyorum ama, hatırlarsan, Mehmet Altan tutuklandı, Ahmet Altan bırakıldı. Ertesi gün Ahmet Altan başka bir mahkeme ve başka bir suçlamayla, apar topar aldılar.

Subliminal mesaj?

Önce subliminalden yola çıkıp sonra başka bir şeyden aldılar. Karman çorman. Sonuçta hangisinin önce olduğunun pek bir anlamı yok. Çünkü suçlamaların hepsi, aslında karşılığı olmayan vs.. Şöyle şeyler oluyor mesela. Yabancılarla konuştuğumuzda veya gelenlerle, artık onlar da kanıksadı Türkiye’deki gazeteci tutuklamalarını.

Ne yazık değil mi?

Ve onlar da söylediklerinin, itirazlarının, protestolarının bir işe yaramadığı duygusu içindeler. Peki bu nereye kadar böyle gidecek sence? Çok cevabı olmayan bir soru belki ama.

Kalbinin götürdüğü yere kadar git miydi ne, öyle bir şey vardı. Biz de, Erdoğan’ın götürdüğü yere kadar gideceğiz azizim. Çünkü dediğim gibi, siyasal ve toplumsal muhalefet gerekir buna dur diyebilmek için. Güçlü bir muhalefet gerekir. Muhalefet kendi içinde bölük pörçük, paramparça zaten. Meclisteki muhalefeti iyice parçaladılar. MHP, AKP’nin yamacında. HDP Meclis’te tek başına. CHP’nin ödü patlıyor aman adı çıkacak diye. Çünkü CHP’yi alenen FETÖ’cü, PKK’lı, şucu, bucu olmakla suçluyorlar. CHP sürekli kendini temize çekip, öyle olmadığını kanıtlama derdinde.

FETÖ’cü dedin de, sizin ATV’de bir Fethullah Gülen kaseti maceranız var. Bilmeyenler için kısaca özetleyelim. 28 Şubat döneminde, ATV, Fethullah Gülen’in kasetini..

Yok. 28 Şubat’tan çok sonraydı.

Ama 28 Şubat’ın etkisi vardı yani.

Vardı belki.

Bu kaset yayınlandı ATV’de. Sonra, bu adam gitmişti zaten, geri gelemedi ya da başka bir şey oldu, her neyse. Daha sonraki bir süreçte, bu kaseti, bir suç gibi alıp, kim yaptı, hangi hain yaptı bunu diye, ATV’nin değişik dönemlerinde, senin de dahil olduğun insanların, değişik değişik açıklamaları oldu. Şimdi, iş döndü. Siz kahraman mı oldunuz şu anda?

Hayır olamadık. Gene olamadık.

Normal şartlarda o kaset, FETÖ’nün gerçek yüzünü ilk defa ortaya çıkartıyordu.

Bak güzelcim, hangisindeydi hatırlamıyorum, Penguen ya da Uykusuz olabilir. Çok güzel bir köşe var “normal şartlarda” diye. Normal şartlarda böyle olur diyor, hemen arkasından da Yeni Türkiye’de diye devam ediyor. Şimdi Türkiye’de normal şartlar filan yok, artık onu unut. Yeni Türkiye var. Şöyle söyleyeyim sana. Ben en son o kaset konusunda, Mahmut Övür, –senin de yakından tanıdığın, bizim de eski solcu kardeşlerimizden biri, şimdi AKP’nin bir numaralı savunucusu– Mahmut Övür’ün köşesinde beni ihbar etmesiyle karşı karşıya kaldım.

Bu yaptı bu hainliği diye mi yazdı?

”Ayşenur Arslan’a sorun” dedi. Ertesi gün Zaman gazetesinden telefon ettiler sorabilir miyiz diye. Tabii, gelin sorun dedim…Sordular, belki bir yarım saat anlattım. Ertesi gün şu kısalıkta bir haber çıktı ve şöyle diyordu. Gazetede bu böyle değildi ama okuyan böyle canlandırmış gözünde. Muhabir bana soruyor: ”Kaseti siz mi yayınladınız?”. ”Evet, biz yayınladık”. Bu kadar.

O konuda beni ihbar eden, inceden inceye suçlayan Mahmut Övür, kaldı ki o sıralarda Pennsylvania’ya gidip hocaefendisiyle konuşuyordu, ondan saat, hediyeler alıyordu, şimdi, AKP’nin yanında. Fethullah Gülen’e hain, Haşhaşi, katil vs. diye en önde, en ön saflarda. Yani, biz gene beceremedik. Oradan bir rant devşirecektik, gene beceremedik lanet olsun, olmadı.

Sana FETÖ’cü demediler mi henüz?

Diyemediler. Bana ne diyorlar bakayım? Daha ziyade, arsız kadın, vicdansız, şu, bu.

Vicdansız Sabuha diye bir türküsü vardı İbrahim Tatlıses’in. Peki, hâlâ gazeteci olmaya çalışan ve temiz kalmaya çalışan insanlara, gençlere ne dersin? ”Bırakın bu işleri” mi dersin?

Asla demem. Çünkü, herkes bu ülkenin tarihinde bu ya da şu biçimde yer alıyorsa, onun hakkını vermeli. Ben 42 yıl çalıştım. Darbe dönemleri, AKP dönemleri, oradan kovuldum, buradan atıldım, orada fişlendim vs. Üzerime düşeni yerine getirmeye çalıştım; belki tamamıyla yapamadım.

Zaten belki bir moladır bilmiyorum. Şu anda gerçekten bilmiyorum. Biraz kitap yazacağım. Birtakım CHP-dışı siyasi gruplar içinde olacağım belki, hani çorbada bir tuzum olur mu diye. Ama o kadar.

Gençler?

Gençler. Yılmayın. Yılmayın gençler. Yekta Kopan söylemişti, bir öğrencisi demiş ki ona: ”Hocam ne fena, bir tek hayatım var, o hayat da buna denk geldi”. Ne yapalım gençler? Hayatınız buna denk geldi, ama bizimki de daha iyi bir şeye denk gelmemişti, merak etmeyin. Ama gene de direnin.

Noktayı koyalım mı?

Koyalım.

E hadi. Ayşenur Arslan’la noktayı şimdilik koyduk.

Görüşmek üzere.

Ama sen artık boştasın. Seni arada sırada burada görelim. Sohbetin de güzel. Biraz nostaljik de oluyor tabii. O zor dönemlerde neler yapmıştık?

Aa, mesela şunu konuşabiliriz. Seninle birlikte imzamızın olduğu kapak var ya ”Dinci Gençlik” diye. Ondan sonra Mehmet Metiner’in Girişim dergisi benimle bir röportaj yapmıştı, sonra da, yıllar sonra benden özür dilemişti. Bir gün de onu anlatırız, konuşuruz belki. İlginç hikâyedir.

O dönemde yaptığım ”Fethullah Gülen’in askeri okullarına sızma” haberini otuz yıl sonra tekrar yayınladık. Binlerce kere paylaşıldı, okundu. Ve insanlar şöyle diyor: “Bunlar hakikaten 86 yılından beri biliniyormuş”.

Her şey biliniyordu ve yazılıyordu.

Evet. Ayşenur Arslan, mahallenin muhtarı.

Ablası.

Mahallenin ablası. Şaka bir yana, anladığımız kadarıyla bu veda biraz mola gibi.

Yok, yok. Ben insanları üzmemek için öyle yapıyorum ama, neyse işte. Adını koymaya gerek yok.

Tamam. Ayşenur Arslan’la sohbet ettik. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Sizlere de, bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus