Judith Butler: “Trump faşist bir hâdisedir”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Trump faşist bir hâdisedir

Christian Salmon – Mediapart – Çeviri: Haldun Bayrı

Donald Trump neyi temsil ediyor? Berkeley Üniversitesi profesörü Amerikalı filozof Judith Butler, kısa süre önce Rassemblement (“Toplanma”) başlıklı bir deneme yayımladı. Donald Trump’ın vücut verdiğinin neden bir faşizm biçimi olduğunu açıklıyor. “Bu rahatsız edici ve az zeki varlığın dünyanın merkeziymiş gibi göğsünü gere gere dolaştığını ve bu duruşu sayesinde iktidar kazandığını görünce sevinen çok insan var” diyor.

Trump Temmuz 2016’da Cumhuriyetçiler’in Cleveland Konvansiyonu’nda rakibi Hillary Clinton’ın Dışişleri Bakanı olarak geride “ölüm, tahribat, terörizm ve zaaf”tan ibaret bir miras bırakmakla suçlamıştı.

ABD ve Avrupa’daki çok sayıda entelektüel ve yazar, çoğunlukla teessür belirtmek ya da kınamak için; o ağzını bir açtığında dökülüp saçılanları mahkûm etmek için; ya da Meksika sınırına bir duvar inşa edilmesi veya milyonlarca izinsiz göçmenin sınırdışı edilmesi gibi önerileri karşısında teyakkuza geçmek için Trump hâdisesi üzerine kendilerini ifade ettiler. Ama “Trump”la, “Trump” hâdisesiyle nasıl bir oyun döndüğünü anlamaya kalkışmak için, Judith Butler’ın 1990 yılları sonundaki Excitable speech, a politics of the performative’den (“Galeyana Gelen Konuşma”) kısa süre önce Fransızca’ya Rassemblement – Pluralité, performativité et politique (“Toplanma – Çoğulluk, Gerçekleştiricilik ve Siyaset”) diye çevrilen son kitabına kadar geliştirdiği tahlillerini akılda tutmak gerek.

Donald Trump’ın sizin yirmi yıldır dokuduğunuz tahliller “halısındaki bir [nevi] imge” olduğu söylenebilir mi? Trump tamı tamına bir “Butler konusu” olur mu?

Benim yürütme alışkanlığında olduğum tahliller için Trump’ın çok iyi bir konu olduğuna emin değilim. Mesela kişi olarak Trump’ın bir büyülenme yarattığını düşünmüyorum. Söylevlerine bakarsak da, o zaman daha özel olarak Amerikan halkının bir kesimi üzerindeki etkilerini değerlendirmeye almalıyız. Nüfusun dörtte birden azının oyunu alarak seçildiğini ve de sadece Nuh Nebî’den kalma seçiciler kurulunun (electoral college) varlığı sebebiyle başkan olma noktasına geldiğini hatırlayalım.

Trump’ın geniş bir halk desteğinden yararlandığını tahayyül etmemeliyiz demek ki. Siyaset alanı karşısında umumî bir hüsran yaşanıyor ve ABD’deki iki ana partiye muayyen bir horgörüyle bakılıyor. Ama Hillary Clinton Trump’tan fazla oy aldı. Dolayısıyla, Trump’a verilen destek hakkında kendimizi sorguladığımızda, Amerikalıların bir azınlığının nasıl olup da Trump’ı iktidara getirebildiğini soruyoruz. Dipten gelen bir halk dalgası değil bu; bir demokrasi eksikliği/açığı üzerine sorguluyoruz kendimizi. Seçimlerimizin halk iradesini daha açık biçimde temsil etmesi maksadıyla Seçiciler Kurulu’nun kaldırılması gerekirdi. Halkın demokratik sürece katılımını artırmak maksadıyla siyasal partilerimizin yeniden düşünülmesi gerektiğine de inanıyorum.
Dolayısıyla, Trump’ı desteklemiş olan azınlık; onun bu seçim başarısına ulaşmasını mümkün kılmış olan azınlık; sadece siyaset sahasını kendi reddedişi sayesinde değil, seçmenlerin yüzde 50’ye yakınının oy vermeye gitmeyerek ifade ettikleri siyasetten soğuma olgusuyla ulaşabilmiştir hedefine. Belki de ABD’de demokratik katılımın düşüşünden söz etmemiz gerekirdi.
Bence Trump, birçok konusu ve birçok sebebi olan bir kızgınlığı harekete geçirdi; gerçek sebebi ve asıl konuyu bildiklerini iddia edenlere karşı da kuşkucu olmalıyız muhtemelen. Ekonomik yıkım ve hüsran hali, toplulukları külliyen kırıp geçiren ekonomik ve mali hareketlerin doğurduğu gelecek umudu kaybı, muhakkak önemli bir rol oynadılar bunda. Ama ABD’deki nüfus karmaşıklığının artışıyla ırkçılığın eski ve yeni biçimleri de aynen etkili oldular. “Sertlik” arzusu, bir yandan, devlet iktidarının yabancılara, izinsiz emekçilere karşı güçlendirilmesiyle dışa vuruluyor; fakat aynı zamanda, hem bireyciliğe hem piyasaya slogan hizmeti gören, yönetimin ağırlığından kurtulma arzusu da eşlik ediyor buna.

Trump hâdisesi faşizmle karşılaştırılabilirse, özellikle lider ile onu üreten kitlelerin ilişkisi nazarında olur bu. Aslında büyük faşist liderlerin faşizmin icadında bir katkıları olmamış, daha ziyade bir senaryoyu ele geçirmişlerdir. Bu ise, uğradığı yenilgi ve 20’li yıllardaki buhranla yaşadığı sınıf düşüşünü hiç hazmedemeyen ve hüsranını proletaryadan nefretiyle dışa vuran bir küçük burjuvazinin ya da bir orta burjuvazinin senaryosu. Kısa süre önce tesadüf eseri, Troçki’nin faşist lideri kafasında canlandırdığı ve “Trump” hâdisesini iyi tasvir ettiğini düşündüğüm eski bir metnini buldum. “Siyasal fikirleri söylevsel bir akustiğin ürünüydü. Parolalarını böyle seçiyordu. Programını böyle zenginleştiriyordu. Böylece ham bir malzemeden bir şef oluşuyordu. Nazi şefi böyle, kudurmuş dinleyicilerine kulak verip onların peşine takılarak oluştu”… Aynı şeyleri Trump için de söyleyemez miyiz?

Eski faşizm biçimleriyle yenileri arasında bir ayrım yapmanın belki de zamanı şimdi. Şu sizin tasvir ettiğiniz, 20. yüzyılın ortasındaki Avrupa faşizmine bağlı. Trump’la birlikte, farklı bir durumla karşı karşıyayız; ama yine de bunu faşist diye nitelerim. Bir taraftan, Trump zengin biri, oysa ona oy verenlerin çoğunluğu öyle değil. Bununla birlikte, emekçiler kendilerini onunla özdeşleştirdiler – sistemi kullandı ve başardı.

Vergi ödememek için borçlarından yararlanma becerisini alın. Hillary Clinton vergilerini kuruşu kuruşuna ödeyen sıradan insanların bu yüzden infiale kapılacağını düşünürken yanılıyordu. Aksine, vergi ödememeyi sağlayan bir yol bulmayı becermiş olduğu için hayranlıklarını kazandı. Bu şahıs gibi olmak istiyorlar! Milyonlarca kişiyi sınırdışı etme, hatta göreve gelir gelmez Hillary’yi hapse attırma (şimdi bu konuda geri adım attı), keyfine göre ticaret anlaşmalarını bozma, Çin yönetimine küfretme, kafayı suya daldırıp soluksuz bırakarak sorgulama ya da diğer işkence usûllerine yeniden dönülmesi çağrısında bulunma gücündeymiş zehabını verdiği vakit, faşist taraf beliriyor yine de..

Bu şekilde konuştuğu zaman, dış politika kararlarını tek başına alma; kimin hapse gideceğine karar verme; kimin sınırdışı edileceğine, hangi ticaret anlaşmalarına uyulacağına, hangi dış politikaların çiğneneceğine ve hangilerinin benimseneceğine karar verme gücündeymiş gibi hareket ediyor.

Aynı şekilde, bir kalabalığın içinden geçerken önüne çıkıp yolunu kapayanı vuracağını ya da onu öldüreceğini söylediği zaman, dürüstçe söylersek çoğu kimsenin tellerine dokunan bir öldürme arzusunu açığa vuruyor. Rızasız cinselliği normalleştirdiği ya da Hillary’yi “soysuz kadın” diye nitelediği vakit, hayli yerleşik olan kadın düşmanlığını seslendirmiş oluyor; Meksikalı göçmenleri caniler gibi gösterdiğinde ise, kökü çok eskiye dayanan bir ırkçılığı seslendirmiş oluyor. İçimizden çoğu, küstahlığını, gülünç kendini beğenmişliğini, ırkçılığını, kadın düşmanlığını, vergi ödememesini, onu yıkacak karakter özellikleri gibi gördük; fakat gerçekte ona oy verenlerin çoğu için düpedüz tahrik edici özelliklerdi bunlar. Anayasa’yı okuyup okumadığından, hatta bunu umursayıp umursamadığından hiç kimse emin değil. Bu küstah kayıtsızlık, insanları ona doğru çeken şey. Ve bu, faşist bir hâdisedir. Şayet sözlerini eylemlere dönüştürürse, o zaman faşist bir yönetimimiz olur.

Mario Cuomo’nun eski büyük sözüne göre gidersek, Donald Trump kampanyasını şiirle ya da düzyazıyla yapmıyor; bütün faşist liderler gibi argoyla yapıyor; kaba şakaların, yüz buruşturmaların, boka îmâların, homurdanmaların, sloganların ve saldırıların bir karışımıyla kendi sosyal lehçesini uydurarak yapıyor. Onun belâgati dışlanmışlığın bir nevi “branding”ine (markalaştırılmasına) tekabül ediyor. Yapılı bir söylemle iletişim kurmak yerine, sinyallerle; azınlıkları kitlesel biçimde gayri meşrulaştırma silahı gibi savurduğu bir slogan ve küfür karmaşasıyla yapıyor bunu. Donald Trump’ın The Apprentice’teki (“Çırak”), “You’re Fired” (“Kovuldun”) sloganını nasıl tahlil ediyorsunuz? 

Bir kez daha, dil edimi insanların iş, makam ya da güçlerini bir tek onun reddedebileceğini varsayıyor. Böylelikle, yapmayı başardığının bir kısmı da kendi kendini yetkilendirdiği bir iktidar duygusunu iletmek. Zikrettiğiniz gibi dil edimleri tam da bunu yapıyorlar. Kültürel elitlere karşı öfkenin feminizme karşı, yurttaş haklarına karşı, dinsel ve kültürel çeşitliliğe karşı bir öfke biçimini aldığını da hatırlayalım. Bu farklı sebepler, ırkçı ve kadın düşmanı tutkular üzerinde ağırlığı hissedilen bir sürü “üst-benliksel” zorlamaların simgeleri gibi.

Bu yüzden Trump ırkçılığı mahkûm eden toplumsal hareketlere ve kamusal söylemlere karşı nefreti “özgür”leştirdi – Trump’la birlikte, herkes nefret etmekte özgür. Irkçılığı ve cinsiyetçiliği yüzünden kamusal olarak mahkûm edilme riskini almaya ve bundan sağsalim çıkmaya hazır kişinin konumuna koydu kendini. Onun taraftarları da ırkçılıklarını utanmadan yaşamayı diliyorlar; seçimden hemen sonra sokakta ve kamu taşıma araçlarında nefret suçlarının ani artışı da bundan. İnsanlar istedikleri gibi ırkçılıklarını haykırmakta “özgür” hissettiler kendilerini. Bu noktaya geldikten sonra, “özgürleştirici” Trump’tan bizzat kendimizi nasıl kurtarırız?

Belâgat üzerinde fazla yoğunlaşınca, bedenin ikinci bir işlevini unutma riski çıkıyor: Miting performanslarındaki ya da talk show’larındaki çok büyük “bedenselliği”. Saç stili ya da “oranjizm”ini vurgulamanın bir yararı yok; ama aynı zamanda el ve ağız hareketleri var; uyumsuz mimikleri, şişirme jestleri, şahsının tele-reality evrenine özgü bir nevi aşırı teşhiri. Amerikan kentlerinin meydanlarında yaygınlaşan çıplak Trump heykelleri, bir tür nefret bulaşıcılığını, bedensel provokasyonu hedefleyen kitsch bir kutsallık biçimine adanmış olmuyorlar mı?… Onu görünce Kafka’nın cümlesini düşünüyordum: “Kötülüğün en beter baştan çıkarıcılığı, dövüşmeye kışkırtmasıdır.” Bu “reality show” çehresinin siyaset sahnesine bu baskınını nasıl tahlil ediyorsunuz?

Başkanlığın artan bir şekilde medyatik bir hâdise haline geldiği açıkça görülüyor. İnsanların çoğunun oy atma işlemine Facebook’taki “beğen” ya da “beğenme” kutusu muamelesi yapıp yapmadıklarını bilmiyoruz. Trump ekran alanını işgal ediyor, tehditkâr bir çehre haline geliyor; Alec Baldwin’in Saturday Night Live’de hicvettiği, sahnenin etrafında dönerek arkadan Hillary’nin üstüne atlamaya hazır görünmesi de buydu. Bu tür elikulağında tehdit gücü, aynı zamanda cinsel tâciz pratiklerinden de besleniyor. İstediği yere gidiyor, istediğini söylüyor ve istediğini alıyor. Böylelikle, kelimenin geleneksel anlamında karizmatik olmasa bile, yaptığı şekilde ekranı işgal ederek kişisel zırhını ve gücünü artırıyor.

Bu anlamda, kuralları takmayan, istediğini yapan, para kazanan, istediği zaman istediği yerde cinsel ilişkiye giren biri görüntüsünü sunuyor. Ekranı bayağılık dolduruyor; dünyayı da doldurmak istediği gibi. Bu rahatsız edici ve az zeki varlığın dünyanın merkeziymiş gibi göğsünü gere gere dolaştığını ve bu duruşu sayesinde iktidar kazandığını görünce sevinen çok insan da var.

Yalan söylemekle suçlandığında, Trump “hakikati abarttığı”nı söyleyerek savundu kendini: “Masum bir abartı, ama etkili bir reklam biçimi.” Avrupalı medya organları, hakikinin sahteden, gerçeğin kurgudan ayırt edilemediği, Hannah Arendt’in totalitarizmin özü olduğunu söylediği, “post-truth politics” (hakikat-sonrası siyaseti) deyişini git gide daha çok kullanıyorlar. Sosyal ağlar, baş özelliği birbirlerinden bağımsız bilgi balonlarının ortaya çıkışı olan yeni bir durum yarattı; komploculuğa ve yalana elverişli bu kapalı balonlarda en çılgın söylentiler yayılabiliyor. Medyadaki fact checking de erişemiyor bunlara. Trump, kampanyası sırasında kendi küçük hınç cumhuriyetlerine Twitter ve Facebook üzerinden hitap ederek onları bir kızgınlık dalgasının federasyonu haline getirdi. Bu post truth politics kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir bakıma, bunların Trump’ın kendi sözcükleri olduğuna inanamıyorum; daha ziyade, onun hakikatle olan kaba saba ilişkisini normalleştirmeye, hatta alkışlatmaya uğraşanların sözleri bunlar. Bir hakikat-sonrasının tam ortasında olduğumuzdan emin değilim. Trump hakikate saldırır görünüyor; ileri sürdüklerini kanıtlarla desteklememe olgusunu üstleniyor ve söylediklerinde hiçbir mantık gözetmiyor. Beyanları bütünüyle keyfî değil; ama aklına estikçe, ortaya çıkan fırsatlar uyarınca, içinden gelene ya da etkisine göre tutum değiştirmeye hazır. Örneğin, başkan olursa Hillary Clinton’ı “hapse atacağı”nı söylediği zaman, kendisinden nefret edenler tarafından da alkışlandı; Clinton’dan nefretlerinin daha da artmasını sağlamıştı bu.

Tabii ki, “onu hapse atma” gücü yok ve başkan bile olsa, hayli uzun bir ceza muhakeme usulü ve bir mahkeme kararı olmaksızın böyle bir gücü olmayacak. Ama şimdilik, her tür adlî usûlün üzerinde; iradesini dilediği gibi gösteriyor ve ceza gerektiren bir yasa ihlali işleyip işlemediğini gerçekten dert etmeyen o zorbalık/tiranlık biçimini modelleştiriyor. Şimdiye kadar, kanıtlar durumun böyle olmadığını telkin ediyor. Ama o bir kanıtlar dünyasında yaşamıyor. Aynı şekilde, Hillary Clinton’ın, ona oy vermiş olan milyonlarca yasadışı göçmenin oyları olmasa asla halk oylamasını kazanamayacağı iddialarını destekleyen bir şey de yok. Fakat şimdilik, narsisist yarasını alenen sergileyerek halk oylamasını gayri-meşrulaştırmaya uğraşıyor.

Aynı zamanda, ona verilen oylar içinde de yasadışı göçmen oyları olabileceği ihtimalinden hiç söz edilmiyor. Bir yandan, kendi dediğiyle çeliştiğinin, ya da sadece iktidarını ve popülerliğini azaltan sonuçları reddettiğinin bârizleşmesi önemli değil. Hem yüzsüz hem gücenmiş olan bu narsisizm, kanıtlara ve mantığa riayet etmenin bu reddi onu daha da popüler kılıyor. Yasaların üzerinde yaşıyor; taraftarlarının çoğu da böyle yaşamak isterdi.

Excitable speech, a politics of the performative’de (“Galeyana Gelen Konuşma”), yöneldikleri kişileri kırmayı ve dışlamayı amaçlayan homofobik, cinsiyetçi ya da ırkçı söylemlerdeki sözel şiddeti tahlil ediyorsunuz. Bu sözel şiddetin amacının nasıl bir halkın sınırlarını tekrar çizmek olduğunu da gösteriyorsunuz; yani dışlayan, çizen, sınırlayan, ama aynı zamanda biçim de veren, yani fantazmlardaki bir halkın homojen, tekrenkli, heteroseksüel çehresini ortaya çıkardığını gösteriyorsunuz. Bu performansın tersyüz edilebileceğini ve bir siyasal mücadeleye ve kimliklerde bir alt üst oluşa alan açabileceğini de açıklıyorsunuz. Sizce bunun kaldıraçları nelerdir?

Belki de “halk”ı vurgulayıp tanımlamanın bir yolu gibi görmeliyiz yabancı korkusu yayan milliyetçiliği. Trump’ı destekleyenler arasında ekonomik bakımdan zarara uğramış yurttaşlar da vardı, Beyaz olma avantajını yitirdiğini düşünenler de vardı; ama aynı zamanda çok sayıda hali vakti yerinde kimse de, daha fazla pazarın açılacağını ve daha fazla zenginleşilebileceğini düşünerek oy verdiler Trump’a. Dikkatimizi söylemi üzerinde yoğunlaştırabiliriz ve bu önemlidir, ama insanları ona sadece söylemi çekmiyor.

Bununla birlikte, Massachusetts Senatörü Elizabeth Warren’ın onun Hillary Clinton’a karşı, “Kötü bir kadın o” diyerek yaptığı hakaretâmiz yorumuna cevap vermekte haklı olduğunu düşünüyorum; şöyle karşılık vermişti Warren: “Şunu anlayın Donald. Kötü kadınlar serttir. Ve kötü kadınlar oy veriyor. Ve 8 Kasım’da biz, kötü kadınlar, kötü adımlarla ilerleyerek kötü oylarımızı atıp sizi yaşamımızdan ilelebet çıkaracağız.” Kuşkusuz kamusal feminizmin coştuğu bir andı bu; ama görüldüğü gibi yetmedi.

occupy2
2011’de New York’ta Occupy Wall Street hareketinin gösterisi. © Reuters

 

2011’den beri, uluslararası ölçekte Occupy gibi, Indignados gibi, Nuit Debout gibi, Arap baharları gibi toplanmalar gördük… Son kitabınız “Toplanma”da (Rassemblement) bu hareketlerin tezahürlerini ve siyasal sonuçlarını, siyasal performans tahlillerinizin uzantısında tahlil ediyorsunuz. Bedenler toplandığı vakit, taleplere ya da aktörler tarafından tutturulan söylemlere indirgenemeyen siyasal bir ifadeyle donanmışlardır, diye yazıyorsunuz. Böyle çoğul bir eylemi engelleyen ya da mümkün kılan kuvvetler nelerdir? Bu toplanmaların demokratik doğası nedir?

Belki de İngilizce’deki appearance sözcüğünün en iyi çevirisi Fransızca’daki apparition [tezahür, hayalet anlamına da gelir, ç.n.] değil; ama öyle ya da böyle dilin hayaletleriyle yaşamak zorundayız. “Tezahür alanı” (Sphère de l’apparaître) daha yakışırdı. Her ne kadar gösteriler ve toplantılar çoğu zaman radikal değişimlere yetmeseler de, kafamızdaki “halk” algısında değişiklik yaratır ve çoğullukları içinde bedenlere ait olan temel özgürlükleri vurgularlar. Toplanma özgürlüğü olmadan demokrasi olamaz; hareket ile toplantı özgürlüğü olmadan da toplanma olamaz. Dolayısıyla bedensel hareketlilik ve kapasite bu özgürlüğün ön koşullarıdır. Kemer sıkma politikalarına ve istihdamda güvencesizliğe karşı nice kamusal gösteride, sokakta, aleni olarak, sınıf düşmüş olmalarının ve yurttaşlık duygusunun değersizleşmesinin acısını yaşayan bireyler görüyoruz. Bu şekilde toplanarak aynı zamanda ortak siyasal eyleme de vurgu yapıyorlar.

Bu yüzden, parlamenter meclisleri demokrasinin ayrılmaz bir parçası olarak düşünebiliyorsak, kamu sektöründeki halk anlayışını değiştirmek için parlamento-dışı meclislerin gücünü de anlayabilmeliyiz. Özellikle de görünmemeleri gerekenler göründükleri zaman, “halk”ın ne olduğu üzerine her tartışmada, “tezahür alanı”nın ve bu “tezahür alanı”nın sınırlarını ve bölünmelerini denetleyen erklerin nasıl önceden varsayıldıklarını görüyoruz. Bu bakımdan, Jacques Rancière ile hemfikirim.

Michel Foucault, Atina’da 5. yüzyıldan 4. yüzyıla geçişteki demokrasi krizini hem bir söylemsel sorun olarak, demokraside “doğru konuşma”nın paradoksu olarak (“parrêsia” [konuşma özgürlüğü] saptırılmıştır), hem de siyasetçinin “sahne”sinin “agora”dan “ecclesia”ya –yani yurttaşların sitesinden hükümranların sarayına– doğru yer değiştirmesi olarak tahlil ediyordu. 2011’den beri tezahür eden bu yeni demokratik sahnelerin gelişmesini agora’nın ecclesia [piyasanın cemaat] karşısında bir rövanşı gibi telakki edebilir miyiz?

İktidara doğru konuşmak esasen bireysel bir edim değildir. İktidara doğru konuşmak, bu yapıldığı şekliyle konuşarak iktidarın kendine mal edildiği anlamına gelir. İktidarın yapılarının “cevaplar”ın hizmetinde tekrar ele alınabildiği ya da tekrar gösterilebildiği anlamına… Dolayısıyla konuşan özneyi konuşan bir birey olarak telakki edebiliriz; potansiyel olarak muayyen sayıda kişiyi içine alabilecek anonim/kimliği belirsiz ve değişken bir konumdur. İktidara doğru konuşmanın ne anlama geldiğini kendimize sormadan önce, kimin konuşabildiğini sormalıyız.

Bazen kamusal söylemde sessiz kalmaları beklenenlerin sadece mevcudiyetleri bu yapıları kırmaya yeter. Oturma ve çalışma izni olmayanlar, ya da evlerinden atılmışlar toplandıkları vakit; ya da işsizlikten veya emekli maaşlarında köklü bir kesinti yapılmasından mağdur olanlar toplandıkları vakit; halk dendiğinde akla gelen, ya da gelmesi gereken resimler arasında kayda geçerler. Tabii ki özgül taleplerde bulunmaktadırlar, ama toplanmak aynı zamanda bedeniyle bir talepte bulunmaktır da; kamusal alanda bedensel bir taleptir ve siyasal erklere kamunun bir talebidir.

Dolayısıyla, bir bakıma, iktidara doğru konuşabilmeden önce söyleme “zorla girme”miz gerekmektedir. Siyasal temsiliyetin şiddetini sergilemek ve onun dışlamalarına karşı çıkmak maksadıyla onun dayatmalarını kırmamız gerekir. Gösterilerin, toplantıların ve kamp kurmaların yasaklanması ve dağıtılmasında “güvenlik” gerekçesi kullanıldıkça, güvenlik, demokratik hakları ve bizzat demokrasiyi kırıp geçirme hizmeti görür. Bugün demokrasiyi tehdit eden yabancı korkusu yayıcı milliyetçiliği ve çeşitli kandırmacaları, ancak büyük ölçekli bir seferberlik –uluslar-ötesi bedene bürünmüş bir cesaret biçimi diyebiliriz buna– alt edebilecektir.

 

TÜRKÇEDE JUDITH BUTLER:

 

– Taklit ve Toplumsal Cinsiyet’e Karşı Durma, çev.: Osman Akınhay, Agora Kit., 2007.

– Antigone’nin İddiası, çev.: Ahmet Ergenç, Kabalcı Yay., 2008.

– Olumsallık, Hegemonya, Evrensellik – Solda Güncel Diyaloglar, Ernesto Laclau, Slavoj Zizek ile birl., çev.: Ahmet Fethi, Hil Yay., 2009.

– Bir Yahudi Ne İster?, Slavoj Zizek, Alain Badiou, Udi Aloni ile birl., çev.: Bahadır Turan, Özgür Tuna, Encore Yay., 2009.

– Ulus-Devlet Marşını Kim(ler) Söyler?, çev.: Osman Akınhay, Agora Kit., 2010.

– Kırılgan Hayat, çev.: Başak Ertür, Metis Yay., 2013.

– Çatışan Feminizmler – Felsefi Fikir Alışverişi, çev.: Feride Evren Sezer, Metis Yay., 2014.

– Bela Bedenler, çev.: Cüneyt Çakırlar, Zeynep Talay, Pinhan Yay., 2014.

– Eleştiri Seküler midir?, Wendy Brown, Saba Mahmood ile birl., çev.: Mehmet Fahrettin Biçici, Açılım Kitap, 2015.

– İktidarın Psişik Yaşamı/Tabiyet Üzerine Teoriler, çev.: Fatma Tütüncü, Ayrıntı Yay., 2015.

– Savaş Tertipleri, çev.: Şeyda Öztürk, Yapı-Kredi Yay., 2015.

FransizKultur

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus