Günümüzde gazeteciliğin kolaylıkları ve zorlukları: Ruşen Çakır & Sedat Pişirici

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/314774679″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Pişirici: İyi akşamlar. Özel bir yayınla karşınızdayız bu akşam. Ruşen Çakır’la beraber “Günümüzde gazetecilik: Zorluklar ve kolaylıklar” başlığı altında gazeteciliği, yaptığımız işi, mesleğimizi değerlendirmeye çalışacağız. “Bayram değil, seyran değil; nereden çıktı bu mevzu?” diyeniniz olabilir. Mevzu önemli. Türkiye ve dünya acayip bir karmaşadan geçiyor. Acayip bir savruluş var. Şimdiye kadar dünyanın istikrarlı olduğu iddia edilen bölgelerinde dahi, bir istikrarsızlık, bir değişiklik, bir değişim, bir dönüşüm gerçekleşiyor. Bunlar olurken, bir taraftan da teknoloji acayip bir hızla gelişiyor, değişiyor. Teknoloji hem hayatımıza müdahale ediyor, hem gazetecilik mesleğine müdahale ediyor. Medyascope.tv bu müdahalenin bir sonucu. Teknoloji sayesinde var olduğumuzu gayet rahat söyleyebiliriz. Bütün bunları konuşalım istiyoruz Ruşen’le beraber. Bir taraftan da duyurduk, özellikle gazetecilik öğrencileri, bu çerçevede akıllarına takılan bir şey olursa, sorularını sorsunlar, değerlendirmelerini aktarsınlar. Onlara da bildiğimizce cevap vermeye çalışalım. O değerlendirmeleri de paylaşalım.
Çakır:
Burada şöyle bir husus var. Seninle bu konuda bayağı kafa yorduk biliyorsun. Türkiye’de çok sayıda İletişim Fakültesi, Gazetecilik Okulu var. Özellikle Anadolu’da, üç büyük şehir dışındakilerde, öğrenciler çok az sayıda profesyonelle karşılaşma imkânı buluyor. Bizim Medyascope.tv olarak, öteden beri gündemimizde olan bir projemiz var biliyorsun. Onu gerçekleştirmeyi düşünüyoruz. Proje, sadece gazetecilik öğrencilerine ve genç gazetecilere açık olan, periscope üzerinden, sadece onların izleyebileceği atölyeler yani workshoplar yapmayı düşünüyoruz. İnşallah onu bir gün gerçekleştireceğiz. Orada, değişik konularda, mesela spor gazeteciliği, ekonomi gazeteciliği, araştırmacı gazetecilik gibi konularda, ayrı ayrı profesyonel, deneyimli isimlerle görüşme imkânı, sorma imkânı, onları dinleme imkânı olacak. Bunu, onun bir girizgâhı olarak düşünebiliriz.

Pişirici: Peki, şimdi senin bir tespitin var. “Önemi artan ve değeri azalan meslek” diyorsun mesleğimiz için. Nereden vardın bu noktaya?
Çakır
: 30 seneyi aştık. Tabii her dönemin kendine özgü özellikleri var. Ama bugün, hayatın her yerinden habere ve yoruma ulaşmak çok kolay. Her yerden yağıyor. Sadece bir cep telefonu ile bile insan 24 saat, hiç durmadan yeni haber görebilir. Böyle bir şey var. Haber çok kolaylaştı. Ama kolaylaştıkça sorunlar artmaya başladı. Hem bir taraftan sorunu çözdü, hem de bir taraftan artırdı. Çünkü çok sayıda haber yağıyor, bunların hangisi doğru, hangisi yanlış, hangisi eksik, hangisi tamam, hangisi manipülatif, hangisi değil, bunu ayırt etmek zorlaştı. Kimileri hızı öne alıyor, kimileri daha sağlamlığı öne alıyor. Haberin, bu kadar hayatın içine girdiği bir zaman olmamıştı. Haberi yapmanın bu kadar kolay olduğu bir zaman da olmamıştı. Ama bir taraftan da, çok sayıda haberin bu kadar denetimsiz bir şekilde dolaşmasıyla beraber, bunların değeri de azalıyor. Çünkü çok yalan haber var, çok çarpıtılmış haber var, çok dezenformasyon var. Böyle bir ortamda, insanlar habere çok da kolay ulaştığı için, izledikleri, okudukları veya dinledikleri haberleri yapanın kim olduğunu bilmedikleri zaman… Biliyorsun, eskiden bir haber yapılırdı, “Sedat Pişirici yaptı, Ruşen Çakır yaptı” olurdu. Şimdi, bir haber dolaşıyor aynı anda on haber sitesinde birden ve haberi kimin yaptığını bilemeyebiliyorsunuz. Böyle bir şeyin de değeri çok azaldı. Bir de, sayı çok arttı. Mecra çoğaldı, çalışan insan sayısı çoğaldı. Çalışan insan sayısının çoğalmasıyla beraber, yani niceliğin artmasıyla beraber, nitelikte de bir oynama oldu. Bilmiyorum sen ne düşünürsün, değerinde bayağı bir azalma var.

Pişirici: Söylediğine katılıyorum. Önemi arttı. Teknolojideki gelişme bunu tetikledi. Bugün, internet bağlantısı olan, akıllı cep telefonu olan herkes, teknik olarak gazetecilik yapma imkânına sahip. Fakat tartışılması gereken şu: Bu yapılan şey gazetecilik midir? Bir şeyden haberdar etmek midir? Habercilik midir? Bir tür kamusal paparazzilik midir? Hatta bir noktada, iyice niyet bozulunca, bir tür trollük müdür? Bunun içinden nasıl çıkacağımız önemli.
Çakır
: İşte, bahsettiğim değerin azalması da bu oluyor. Eskiden, “gazeteci” denince insanlar belliydi. Yazdıkları yer belliydi, televizyon kanalları belliydi. Şimdi herkes, haber üretimine, haberdar etme faaliyetine dahil olabildiği için, sonuçta o meslekî olayda büyük bir aşınma oldu. Meslek örgütleri, özellikle Türkiye’de, ama dünya çapında da, etkilerini çok ciddi bir şekilde azalttılar. Burada önemli olan, “kolaylıklar ve zorluklar” derken, bizim Medyascope.tv’de yapmaya çalıştığımız nedir? Yeni teknolojileri kullanıyoruz ama –eski diyelim– gazeteciliğin alışılageldik ve evrensel birtakım ilkelerini, değerlerini, kurallarını…

Pişirici: Mesleğin kadim yöntemlerini kullanarak…
Çakır
: Evet. Ve bunları birbirleriyle bağdaştırarak yapmaya çalışıyoruz. Eski kafa gazetecilikle, yazı üzerinden yürüyen bir gazetecilikle kendimizi sınırlamamaya çalışıyoruz. Görseli, işitseli çok ciddi bir şekilde önemsiyoruz. Bu arada “vatandaş gazeteciliği” denen türden şeylere kapımızı çok açıyoruz. Ama bunları yaparken de olabildiğince –ne kadar başardığımız izleyicilerin takdiridir– gazeteciliğin filtrelerini kullanmaya çalışıyoruz. Bizim burada yaptığımız işlerde, izleyenler de biliyor, içeriğin neredeyse tamamını kendimiz yaratıyoruz. Yabancı haberleri de, çevirilerini vs.’yi de kendimiz gerçekleştiriyoruz. Tamamını kendimiz üretiyoruz. Ama bugün, yeni teknoloji kullanılarak, daha doğrusu sosyal medya, internet üzerinden habercilik iddiası ile yapılan şeylerin büyük bir kısmının üretimi, aslında onu servis edenlerin yaptığı işler değil. Ne oluyor mesela? Eski tür medya, herhangi bir gazete, bir haber yapıyor ve onu da internet sitesine koyuyor. Koymasına da gerek yok, isterse sadece gazete üzerinden yapabiliyor. Haber sitesi iddiasındaki çok sayıda kişi bu haberi alıp, başlığını değiştirerek, kafasına göre kullanarak, tamamını kullanmayarak, kimi zaman olduğu gibi copy-paste yaparak, bunları dolaşıma sokuyor. Orada şöyle bir şey oluyor. Olay, başladığı yerden, gazeteden çıkıyor, herkesin ortak malı oluyor ve herkes bunu kafasına göre kullanıyor. Buna yeni tip gazetecilik diyorlar. Halbuki buradaki sorun şu: Teknoloji, yani internet, yeni olabilir –ki o da artık yeni olmaktan çıktı–, ama burada bu teknolojiye yönelik bir üretim yok. Aslında şu anda yapılan; internet üzerinde yapılan içerik üretiminin –içerik deniyor buna, haber de denmiyor– %95’i eski tip medyadan üretiliyor. Nedir bunlar? Gazeteler, haber kanalları, ajanslar. Hâlâ %95’i bunlardan üretiliyor.

Pişirici: İçeriğin kaynağı eski tip medya aslında.
Çakır
: Evet. Eski medyayı yeni medyayla tekrar dolaşıma sokmak. Halbuki o eski medya dediğimiz gazetelerin, haber kanallarının, haber ajanslarının kendi internet siteleri de var zaten. Burada yeni olan bir şey yok. Esas yapılması gereken; yeni teknoloji bize içerik üretmek için de imkân sağlıyor. Bu anlamda Türkiye ve dünyaya baktığımızda aslında çok geri bir noktada. Yani, yeni teknolojiyi kullanarak, bu yeni teknoloji ortamlarına yönelik içerik üretme konusunda hâlâ çok ciddi bir tembellik, bir üşengeçlik var. Ya da, “Bu masraf gerektiriyor” gibi birtakım bahanelerin arkasına sığınmak var. Şu anda “yeni medya” diye tarif edilen şey, aslında eski medyanın yeni medyaya bir şekilde aktarılmış olması.

Pişirici: Başka bir sorunumuz da var aslında. Medyanın sorunu var. Bir “medya sahipliği” meselesi var. Buradan, doğrudan “medyanın finansmanı” meselesine geçiyoruz otomatik olarak. Sadece Türkiye ölçeğinde bir sorun değil bu. Bütün dünyada “medyanın sahipliği” ve “medyanın finansmanı” konusunda bir sorun var. Bunun iki tarafı var aslında. Bir taraftan, o medyanın sahibi olan yapının, medya hareketini, habercilik faaliyetini finanse etmesi. Diğer taraftan, bunun, tüketen açısından, satın alınabilir, para ödenebilir, dolayısıyla, masrafların karşılanabilir bir hale gelmesi. “Yeni medya” diyebileceğimiz bu teknolojik gelişme, burada bize bir alan açıyor mu, bir imkân sunuyor mu?
Çakır
: E, tabii. İnternet ilk çıktığı andan itibaren hep şu söylendi, ki hâlâ söyleniyor: “Buradan nasıl para kazanacağız?” Az önce ne dedik? “Sadece yeni medyaya özgü içerik üretin, mesela, videolar yapın, şunu yapın, bunu yapın” vs. Tabii bunlar prodüksiyon olduğu için para gerektiren hususlar. İnsanlar diyor ki: “Peki biz bu parayı nereden kazanacağız?” Çünkü internet sitesinin sınırları belli. Burada reklam alınabilecek yer belli. Reklam verenler, hâlâ eski medyayı, gazeteleri, televizyon kanallarını tercih ediyor. Nasıl yaparız? Bunu dünyada çözebilen birkaç yer var. The Huffington Post gibi yerler var mesela. Onlar birtakım yöntemlerle bu konuyu biraz çözer gibi oldular. Ama büyük bir kısmı çok ciddi bir şekilde bunalıyor. Çözemeyeceği duygusuna kapılıyor. Böyle bir sorun var. Aslında bu aşılmayacak bir mesele değil. Bunun üzerinde çözülebilecek en önemli husus şu: Abonelik sistemi denendi biliyorsun. Türkiye’de Cumhuriyet gazetesi denedi, başkaları da denedi. Avrupa’da, Amerika’da şimdi çok ciddi bir şekilde başlıyor. Fransa’da Le Monde abonelik sistemini yapıyor. Amerika’da, New York Times, Washington Post, Wall Street Journal bu sisteme doğru gidiyorlar. Abonelik sistemi, bu işin bir yönü. Tabii abone olarak yapabilmeniz için, çok ciddi birtakım mekanizmalara sahip olmanız lazım. İnternet aboneliği sistemini yürütebilmeniz için de bayağı bir yatırım yapmanız lazım. Bu büyük yerler, belli bir yere kadar bunu yapabiliyor. Bu, bir çözüm. Bir diğer çözüm de bence şu: Dünya yavaş yavaş ona doğru gitmeye başladı. Vatandaş, bağımsız ve doğru haber, bağımsız, özgür ve özgün yorum edinmek istiyorsa, elini cebine atması gerekiyor. Eskiden gazete alıyorduk. Gazeteye para veriyorduk. Karşılığında haber alıyorduk, köşe yazısı okuyorduk. Şimdilerde ne zamandır azaldı bu, neredeyse çok az. Bunun yerine, internetten okuyor, cep telefonundan, tabletten bakıyor. Para ödemiyor. Parayı, cep telefonuna ya da internet bağlantısına ödüyor. Ama haberler için para ödemiyor. Gerçekten doğru haber, özgür ve bağımsız yorum isteyen vatandaş, bunun finansmanının kolay bir şey olmadığını görüp, buna uygun olarak birtakım yöntemlerle, kendisince doğru haber yaptığını düşündüğü, bağımsız özgün ve özgür yorum ürettiğini düşündüğü mecralara sahip çıkması lazım.
Mesela, şimdi, ABD’de Trump geldi. Trump yalanlarla geldi ve medyayla kavga ederek geldi. Geleneksel medyaya savaş açacağını söyledi ve kendince açıyor. Gelir gelmez, Amerikan medyasının önde gelen kuruluşlarıyla, okuyucuları ya da tüketicileri arasında hemen bir bağ oluşmaya başladı. Şöyle bir bağ: “Trump bunları susturmak için elinden geleni yapacak anlaşılan, dolayısıyla bizim bunlara sahip çıkmamız lazım” gibi bir konsept oluştu. Mesela, basit bir örnek vereyim. İlk günlerde New York Times ve Washington Post çalışanları çok yoğun bir faaliyet gösterdiler; özellikle Müslümanlara getirilen yasak konusunda. Birtakım vatandaşlar şöyle esprili bir şey yaptılar: “New York Times ve Washington Post çalışanları bizlere doğru haber verebilmek için deliler gibi çalışıyor, bunlara bir kıyak yapalım ve pizza yollayalım” dediler. İnternette bir para toplama sitesinden, çok tanımlı bir şekilde –şimdi rakamları hatırlamıyorum– New York Times ve Washington Post çalışanlarına pizza yollamak için 2000 dolar hedefli bir kampanya açıldı. İki saat içerisinde, on iki bin ya da on beş bin dolar toplandı. İnsanlar onlarla New York Times ve Washington Post’a pizzalar yolladılar. Bu, sembolik bir örnek.

Pişirici: Sen bunu söyleyince, yarın öğlen Medyascope.tv’ye de pizzalar gelmesin?
Çakır
: Bu örnek şunu gösteriyor. New York Times, Washington Post ve diğerleri, son dönemde abonelik kampanyalarını iyice artırdılar ve bayağı bir sayıda da aboneleri oluyor. Çünkü orada bazı insanlar şunu görüyor: “Siyasi iktidarda bunlara yönelik bir tehdit var. Eğer biz doğru haber okumak istiyorsak, gazetemizden –yıllardır okuduğu gazetesi çünkü– doğru haber almaya devam etmek istiyorsak, eleştirel, özgür yorum almak istiyorsak -ki istiyorlar- o zaman bir şey yapmamız lazım” diye birtakım kampanyalar başladı. Bunu, şöyle çevirebiliriz, hani şimdi hep kullanılıyor ya “yurttaş gazeteciliği” diye. “Yurttaş gazeteciliği” derken ne kastediliyor? Her yurttaşın gazeteci olma potansiyeli. Bu, iyi bir şey.

Pişirici: İyi bir şey ama…
Çakır
: Sorunlu bir şey, onu sonra konuşalım. Benim burada söylemek istediğim, “yurttaş gazeteciliği” kadar, yurttaşın finanse ettiği gazeteciliğin de artık Türkiye’nin gündemine girmesi lazım. Eğer sen hakikaten Türkiye’deki medya atmosferinden rahatsızsan; medyanın, siyasi iktidarın denetiminde olduğunu düşünüyorsan; hemen hemen bağımsız hiç bir yerin kalmadığını düşünüyorsan; birilerinin de bütün bu ortama, bu yokluklara, baskılara ve imkânsızlıklara rağmen bir şeyler yapmak için çalıştığını düşünüyorsan, o zaman, “Hadi aslanım!” diye gaz vermenin ötesinde, onlara yardımcı olmak lazım. Çünkü gazetecilik masraflı bir iş. Bu, insanların sandığı gibi, gazeteci sabah kalkıyor, oturduğu yerde haber kucağına geliyor gibi bir şey değil. Oturduğu yerde kucağına gelen haber, haber değerinde değil zaten. Gazetecinin haberi araştırması lazım, kovalaması lazım. Haber kaynaklarına sahip olması lazım. Belli bir yaşam standardı olması lazım vs.. Bunların hepsi çok ciddi bir şekilde geride kaldı. Yakın bir zamana kadar, işyerleri bunu sağlıyordu. Ama bir süredir sağlamıyorlar. Bir süredir, Türkiye’de gazete ve televizyonlarda çok az sayıda insan…

Pişirici: Artık, muhabirine araç vermekten vazgeçen gazeteler olduğunu duyuyoruz. Bu ortamda nasıl yapılacak bu gazetecilik?
Çakır
: Evet. Doğru dürüst para vermiyorlar. Kadro vermiyorlar. Bunlar çoğaltılabilir. Burada da şöyle bir şey var açıkçası. “Zaten haberi yapmak o kadar sorun değil, haber her yerden” diyorlar. Şimdi isim vermeye gerek yok. Son çalıştığım yerlerden biliyorum, ilk fırsatta muhabirler atılır. Çünkü haber nasıl olsa bulunuyor. Alın, kullanın. Ajans aboneliğinin dışında, oturduğun yerden hiç uğraşmadan, her haberi ânında yapabiliyorsun. Hatta bazı durumlarda şöyle şeyler olduğunu da biliyoruz. Olay yerine muhabir yolluyor, ama muhabir haberi çıkartamıyor, tam yapamıyor. Olay yeri, ortak, herkesin olduğu bir yerde. Ne yapıyor muhabir? Cep telefonuna girip, başkasının yaptığı şeyden bakıyor ve haberi yapıyor. Eskiden, mesela, geç kalırdı mahkemeye, oradaki meslektaşına ne oldu ne bitti diye sorar, yardım isterdi. Şimdi böyle bir şeye ihtiyaç yok. Nasıl olsa, hızlı bir şekilde her haber giriyor ve herkes kullanabiliyor.

Pişirici: Aklıma şu geliyor. Hatırlarsan, ikimiz de oradaydık, CNN Türk kurulurken. Amerikalılar bir afiş getirmişler, duvara yapıştırmışlardı. Bir gazeteci, hem boynunda fotoğraf makinesi asılı, bir tarafta bir kamera var, burada ışığı var, elinde defteri, kalemi var, bir yerinde mikrofon var. Yani, haber yapmak için gereken alet edevatı üstlenmiş. Afişin altında şöyle yazıyordu yanılmıyorsam: “Bir gazeteci hem televizyona, hem radyoya, hem gazeteye, hem internete içerik sağlayacak…”
Çakır
: Donanıma sahip olacak.

Pişirici: “Donanıma sahip olacak” diyordu. Çok değil, 1998-99’dan, 18-19 sene öncesinden bahsediyorum. Şöyle söylediğimizi hatırlıyorum: “Vay çakal Amerikalı! Bir koyundan beş tane post çıkartacak.”
Çakır
: Ben de şunu yaptığımızı hatırlıyorum. Montaj yapmayı öğrenmeyi reddetmiştik. Ama ben şimdi burada, gelen bütün genç arkadaşlara “Haberinizi de kendiniz yapın, montajınızı da kendiniz yapın, hepsini öğrenin, bunların hepsine ihtiyacınız var” diyorum.

Pişirici: Eyvallah. Geldiğimiz noktada, şöyle bir telefonla bunların hepsini yapmak neredeyse mümkün. Bunun içinde montaj programı da var. Bununla video da çekebiliyorsun, fotoğraf da çekebiliyorsun. Sesini de kaydedebiliyorsun. Yine yanılmıyorsam, ABD’de iki sene önce, bir haber ajansı, bundan böyle fotoğraflarını iPhone’la çekeceğini ve servis edeceğini duyurmuştu. İşin geldiği nokta bu.
Şimdi, tam bunu konuşurken, ekrana aktarmadı arkadaşlarım ama bir soru gelmiş. Ayrıca, soruları bana da aktarabilirsiniz arkadaşlar. Evet, soru şu: “Yeni yerel bir haber ajansına ne tavsiye edersiniz?” diye sorulmuş. Anadolu’dan geliyor soru galiba.
Çakır
: Öncelikle, yerel kalsınlar; hakikaten yerelin hakkını versinler. İkincisi: Yerelde insanları, tanıdıklarını, eşlerini, dostlarını daha fazla sivil yurttaş gazeteciliğine seferber etme imkânı var. Hep başta söylediğimiz: İşlerin kolaylaşıyor olmasının gazeteciliği birtakım bilgilerinden vs. uzaklaşmaya teşvik ettiği. Bunu yapmasınlar. Her şeyden önce yapılması gereken, bu işin tarihine, kurallarına –gazeteci nedir, neyi nasıl yapar, nasıl yapmaz gibi konulara hâkim olup– yerel kalmaları. Ve senin az önce söylediğin gibi, mümkün olduğu kadar teknoloji ile yapmaları. Orada özellikle maddi imkânların çok fazla olmayacağını varsayıyorum. Dolayısıyla, çalışanlarının aynı anda birçok şeyi birden yapmalarını sağlamaları lazım. Bunu ucuz emek sömürüsü olarak söylemiyorum. Bugün 20’li yaşlarda, bir üniversiteden mezun olan ve gazeteciliğe atılacak bir gencin, hem röportaj yapması, hem yazı yazması, hem montaj yapması ve prodüksiyonun diğer şeylerinden ortalama olarak haberdar olmasında yarar var. Çünkü bir meslek olarak bunu seçiyorsa, yarın öbür gün karşısına ne çıkacağı belli olmaz. Bütün bu ayakların hepsini öğrensinler. Zaten şu anki yerel ajansın imkânları çok geniş olmayacağı için, çok sayıda insan istihdam edemeyeceği için, böyle bir zorunluluk var. Aynı zamanda, burada 1-2 yıl, kendi haberini çeken, kendi sesini kaydeden, sonra bunları montaj yapan bir genç, daha sonra pekâlâ bunlardan bir tanesine yoğunlaşabilir. Ama şu aşamada, özellikle gençler yolun ilk başında her şeye hâkim olsunlar. Bir de bu onlara çok büyük bir özgürlük sağlar. Yarın, öbür gün –ki bu şimdiden başladı– herkes tek başına kurum olabilir. Yani, freelancer dedikleri “serbest gazetecilik” denen olayın önü iyice açıldı. Mesela, şu anda Suriye, Irak gibi çatışma bölgelerinde çalışan yabancı gazetecilerin önemli bir kısmı freelancer. Yani, belli bir kuruma angaje olmayan, parça başı çalışan insanlar. İleride bunun önü çok açılıyor, kurumlar da bu tür şeyleri tercih ediyor. Dolayısıyla, freelancer çalışacak insanlar, gerektiğinde tek başlarına bir yere gidip, orada haberin bütün boyutlarını kotarıp, hepsini kendi başlarına yapmaları gerekecek. Onun için, orada çalışan arkadaşların öncelikle her şeye bir şekilde hâkim olmayı öğrenmeleri gerekiyor.

Pişirici: Evet. Yerel ajans, bulunduğu yerin gözü, kulağı, sesi olmaya çalışırsa, bunu gerçekten olabildiğince tarafsız…, çünkü yerelde gazetecilik çok etki ve baskı altında bir gazeteciliktir…
Çakır
: Bak, öyle bir soru var.

Pişirici: Evet. Oraya da geleceğim ama şu soruya cevap vermeden önce şunu hatırlatalım. Gazetecilik yaparken, gazetecinin kendisi, bizzat bu teknolojilere hâkim olsun, şunu da yapmayı bilsin, bunu da yapmayı öğrensin dedik ya. Bir taraftan da bu işin finansmanından konuştuk. Sanki, bir de şöyle bir gelişme var: Mesela, Panama Belgeleri’ni ortaya çıkartan Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu, herhalde bağımsız yapılarca fonlanan, finanse edilen bir konsorsiyum. Finanse edenden ziyade, finanse edilme nedeni enteresan. Bu yapı, sırf araştırmacı gazetecilik yapsın, gizli kalmış gerçekleri ortaya çıkarsın diye finanse ediliyor. Türkiye’de böyle bir şey olabilir mi? O günleri görebilir miyiz?
Çakır
: Yok. En azından şu aşamada görmemiz mümkün değil. Açıkçası, şu aşamada, Türkiye’de, küçümseyerek söylediğimiz o “ajans haberciliği” bile devrimci bir durum. Nedir? “Şurada, şu trafik kazası oldu, şu, şu, şu kişiler öldü” demek bile bazı durumlarda zor olabiliyor. Düz haberi vermek bile zor olabiliyor. Mesela, ne oluyor? Diyelim, bir muhalif siyasetçi, iktidara yönelik bir eleştiri yapıyor. Sen o eleştiriyi görmüyorsun. İktidar o eleştiriye cevap veriyor. Cevap üzerinden o eleştiriden haberdar oluyorsun. Böyle bir durumdayız. Büyük bir kısmına baktığımız zaman, artık ana-akımlığı kalmamış olan büyük medyaya baktığımız zaman, hep eğilip büküldüğünü, birçok şeyin görülmez olduğunu, ya da görülmesi gereken açıdan değil de öteki türlü görülür olduğunu görüyorsun. Çok fazla siyasî bir dil kullanılıyor. Gazeteciliğin, haberciliğin dili nötrdür. Nötr olmayan dil, herkes tarafından kullanılıyor. İktidarı da, muhalefeti de, hepsinin dili, haberle kurduğu ilişki tamamen angaje bir dil. Toplumdaki kutuplaşmanın habere yansıdığını görüyoruz. Böyle de acayip bir durum var. Ve bundan çıkma imkânı yok. Şu anda Türkiye’de araştırmacı gazetecilik yapmak… Yani birtakım deneyler oldu, neler olduğunu gördük.

Pişirici: Bu Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu’nun şu anda başında olan Gerard Ryle ile bir dönem aynı kursa gitmiştik. Kendisi İrlanda kökenli, Avustralyalı bir gazeteci. O zaman şöyle bir şey konuşmuştuk Gerard’la. Avustralya’da o tarihte, 2005 ve öncesinde, gerçekten de çok ünlü bir araştırmacı gazeteciydi. Bir haber yapmış, Avustralya Genel Valisi istifa etmek zorunda kalmış. Bir haber yapmış, eyaletin Emniyet Müdürü istifa etmek zorunda kalmış. Böyle bir arkadaştı. Gerard’a sormuştum “Bu haberi ne kadar sürede yaptın?’’ diye. “Bu haber için iki yıl uğraştım” dedi. “Peki, şu haberi ne kadar sürede yaptın?” “Bunun için bir yıl uğraştım. O haber için de altı ay.” Yani altı aydan daha az uğraştığı bir haberi yoktu Gerard’ın. Ben de şöyle söylemiştim kendisine. “Gerard, sen Türkiye’ye gelirsen ve Türkiye’de gazetecilik yapmaya kalkarsan, bir haberi böyle üç ay, beş ay, altı ay araştıracağım dersen, o kadar ömrün olmaz. Bir ayda kapının önüne koyarlar seni.” O da çok şaşırmıştı.
“Günümüzde gazeteciliğin zorlukları ve kolaylıkları”ndan söz etmeye çalışıyoruz ya, işin böyle bir zorluğu da var Türkiye’de. Ondan da söz etmek istedim.
Çakır
: Deminki o zorluk sorusunda ne diyordu?

Pişirici: “Bu kadar zorluk altında neden gazeteciliğe devam ediyorsunuz?” diye sormuş arkadaşlar. Yeni bir soru o.
Çakır
: Sen cevap ver.

Pişirici: Bizim yaşımızda birazcık alışkanlık bu. İşin bir bu tarafı var. Beri tarafında da, gazetecilik, sanatçılık, tiyatroculuk gibi bu tarz işler… Hani, tiyatro için “iki kalas bir heves” derler ya, gazeteciliğin de böyle bir heves tarafı var. Bir şeyleri araştırmak, bir şeyleri herkesten önce öğrenmek, anlamak, bunu duyurmak, bizim meslekteki “atlatma” dediğimiz şeyi yaşamak. Ama onun da ötesinde, zannediyorum, hâlâ gazetecilik yapmak isteyen, yapmaya devam eden insanları güdüleyen şey, farklı olanı fark etmek, bunu aktararak da bir fark yaratmak. Kimse bizi alkışlamıyor, ya da alkışlıyorsa da biz onu görmüyoruz, ya da duymuyoruz, günlük hayatımızda bu mesleği sürdürürken. Yani sadece biz değil, hiçbir gazetenin ya da televizyonun veya web sitesinin muhabiri, o şahane haberi için kamuoyunun onu alkışladığını duymuyor. O alkışı duymadığı halde, gene ertesi gün, bir sonraki gün, o gazeteciliği yapmaya devam ediyor. Bu işin altında böyle kendine özgü bir çekicilik, kendine özgü bir namus, belki kendine özgü bir kafa tutma güdüsü var, olaylara, olan bitenlere… Öyle bir güdü var. O ayakta tutuyor hâlâ mesleği.
Çakır
: Açıkçası, ben yakın bir zamana kadar özellikle gençlere gazeteci olmamalarını telkin ediyordum, çok net bir şekilde. Ve kendim için de bir an önce emekli olup, daha sakin bir hayat kurmayı düşünüyordum. Sonra, Habertürk’te çalışırken bayağı bir sıkıntılı geçiyordu ve bu periscope hikâyesi çıktıktan sonraydı, beni attılar. O motive etti beni. Hayatta bir kere atıldım ben biliyorsun, hep istifa etmişimdir. İlk defa atıldım. Ama attıklarını söylemeye bile cesaret edemediler. Attıklarını tesadüfen öğrendim.

Pişirici: Her gazeteci kovulmayı tadacaktır, bir gün.
Çakır
: O motive etti beni. Yoksa aslında yapılacak iş değil gerçekten. Şimdi burada Medyascope.tv’de, ağırlıkla gençlerle çalıştığım için, birçoğuna telkinde bulunuyorum, tamam. Ama bir taraftan da, açıkçası vicdanım çok da rahat değil. Çünkü genel olarak dünyada, ama özellikle Türkiye’de gazetecilik öyle kolay yapılacak bir iş değil. Piyasa denilen şeyi de biliyorsun. Özellikle, normal, bildiğimiz piyasanın içine düşerlerse gençler, Allah kolaylık versin onlara. Çok acımasız bir ortam var. Her mesleğin vardır böyle birtakım meseleleri, ama Türkiye’de gazetecilik endüstrisi gerçekten her açıdan yerlerde sürünen bir şey. Yıllarca içerisinde olduğumuz için biliyoruz. Biz biraz kendimizi sıyırdık, en azından vicdanımız bir süredir rahat ediyor olabilir; ama birçok arkadaşımıza, orada kalan insanlara Allah kolaylık versin diyelim.

Pişirici: Belki bir başka başlık… Soru var mı arkadaşlar? Ekranda yeni bir soruyu görüyoruz. “Serbest gazetecilik, özgürlük kadar güvensizlik getirmiyor mu?” Bildiğim kadarıyla, yurtdışında serbest gazetecilik yaptığınız zaman, üyesi olduğunuz örgütler, özellikle sendikalar, gazeteci sendikaları, sizin güvenliğinizi de bir dereceye kadar sağlıyor. Onun ötesinde, işinizin pazarlanmasına yardımcı oluyor, işinizi onlar pazarlayabiliyor. Bir de, yurtdışında serbest gazeteci olduğunuz zaman, sizin gazeteci olduğunuza, çalıştığınız medya organı nedeniyle karar vermiyorlar. Yani, “Sedat New York Times’da çalışıyorsa, gazetecidir. Ya da BBC’de çalışıyorsa gazetecidir” demiyorlar orada. “Evet, bu kişi gazetecilik örgütünün bir üyesidir. O örgüt ona gazeteci diyorsa, o gazetecidir” diyorlar. Tam tersine bir şey işliyor orada. Medya da o nedenle senin haberine başlangıçta güvenilir bir haber gözüyle bakıyor. Tabii ilişki zaman içinde evriliyor. Fakat Türkiye’de güvenilir olamazsınız serbest bir gazeteci olarak. Evet, soru doğru. Serbest gazetecilikten, bir medya organına bağlı çalışmayan bir gazeteciyi kastediyorsanız bu soruda; iş yaparken kendi güvenliğinizi sorguluyorsanız; evet, güvenliğiniz açısından sıkıntılı bir durum olabilir Türkiye’de.
Çakır
: Şimdi orada şöyle bir şey var. Türkiye’de gazeteciliği tanımlayan yer Basın İlan Kurumu. Sarı Basın Kartı var. O Sarı Kartlar genellikle kurumlar üzerinden veriliyor. Ancak daha önce Sarı Kartı olup da işsiz kalan gazetecilere belli süreliğine Serbest Gazeteci Kartı verilebiliyor. Ama zaten Sarı Kartı yoksa mesela, çok kısa bir süre bir yerde çalışıp sonra kendi başına gazetecilik yapmak istiyorsa, herhangi bir yerde, resmi bir yetkili “Gazeteciliğini kanıtla” dediği zaman, kanıtlayabileceği şey, en fazla yanındaki cep telefonundan yaptığı haberleri göstermek olabilir. Herhangi bir kart alma imkânı olmuyor. Kurumlar verse bile, Türkiye’deki basın kuruluşlarının gücü ve etkisi pek yok. Bir diğer husus da şu: Güvenlik meselesine baktığımız zaman, az önce bahsettiğim, şu anki medya atmosferinde –o kadar berbat bir sektör halindeyiz ki– çalışanların da güvenliği pek yok. Mesela, şu anda içeriye giren gazetecilerin bazılarına kurumlarının da çok sahip çıktığı söylenemez. Hatta bazı durumlarda, siyasî iktidardan önce, kurumları insanları cezalandırıyor. Hatta korkudan alelacele “Bizimle ilişkisi kalmamıştır” açıklaması yapılıyor. Mesela Kadri cezaevine girmeden önce, attığı bir tweet yüzünden Milliyet’te hemen işten attılar. İşten attıkları açıklamasını internet sitesine koydular. Bunca yıl gazeteye emek vermiş, gazetenin en çok okunan köşe yazarlarından birine, gazete yönetiminin refleksi, ona sahip çıkmak olmuyor. Dolayısıyla, Türkiye’de güvenlik konusu yalan. Kurumların insanlara sahip çıkması çok fazla olan bir şey değil.

Pişirici: Bu konuda ben de bir şey söylemek isterim. Meslek hayatım boyunca gazetecilerin kendisinde şöyle bir yanılsama gördüm. Çalıştıkları kurumun sahibi olduklarını zannettiler. Bu yanılsamayı pekiştiren şeylerden bir tanesi de, Sarı Basın Kartı dediğimiz o yapıydı aslında. Gençliğimizde biz de o yanılsamanın çukuruna düştük. O Sarı Basın Kartı’nın taşınması gereken önemli bir şey olduğunu düşündük ve taşıdık. Gelgelelim, gördük ki ve hâlâ görüyoruz ki, o Sarı Basın Kartı senin gazeteci olup olmadığını kanıtlayacak bir şey değil. Öyle bir şey söz konusu değil. Hele hele, üzerinde Başbakanlık Basın Yayın Enformasyon Müdürlüğü imzası olan bir Sarı Basın Kartı ile teorik olarak, bu ülkede ya da bir başka ülkede bir imza ile bir kart alıyorsan, o ülkedeki siyasî iktidara rağmen, karşı, özgür, bağımsız bir yayıncılık yapmak mümkün değil. Dolayısıyla, o kartı herhalde reddediyor olmak lazım. O kartı çalıştığın kurumdan, ya da bağlı bulunduğun Gazetecilik Meslek Birliği’nden almak lazım. Bu daha doğru bir şey olacak.
Bir sorumuz daha var zannediyorum. Ekranda görelim. “İyi haber yapmak için en az iki kişi gerekmez mi?” Enteresan. Niye iki kişi?
Çakır
: Bazı haberler var, çok sayıda insan yapar. Bazı haberleri tek başına da yaparsın. Böyle bir zorunluluk yok. Ama şöyle bir şey var: Her zaman için bir editoryal müdahale iyidir. Haberi birisi yazar, ama mümkün olduğu kadar editoryal destek almasında yarar vardır. Mesela, şöyle şeyler de olabiliyor: Kendinden ve haberinden çok emin oluyor bazı gazeteciler, muhabirler; editörün dokunmasından rahatsız oluyorlar, geriliyorlar. Ben dünya çapında çok gazeteci ile tanıştım. Onlar, belli bir yerden sonra… Editör çok başka bir şey.
Türkiye’de AKP ilk iktidara geldiği zaman, New York Times Magazine bayağı uzun bir Tayyip Erdoğan portresi yazmıştı. Benimle de konuşmuşlardı. Muhabir yazıyı teslim etmiş. Ama editör, muhabirden ayrı olarak oradaki birtakım şeyleri check etme ihtiyacı hissediyor ve muhabire soruyor: “Bunları sorabileceğim birileri var mı?” O zaman internet bu kadar çok yaygın değildi, ama internet yaygın olsa bile, insanlardan, kaynaklardan check etmek gerekir. Muhabir benim numaramı vermiş. Adam beni üç ayrı kere arayıp acayip sorular sordu. Doğum tarihimi sordu, yazıda bahsedilen isimleri tekrar ettirdi vs.. Muhabir ortada yok. Yazısını yazmış, teslim etmiş. O artık editörün önünde. Editör, gerektiğinde muhabiri bypass ederek haberin üzerinde bir şeyler yapabiliyor. Özellikle, orada yaptığı, objektif bilgilerin doğruluğunu check etmek… Muhabir de hiç bir zaman kalkıp, “Bana güvenmiyor musun? Orada 50 yaşındadır dediysem, 50 yaşındadır” demiyor. Çünkü muhabirin işi haberi yapmak. Editörün işi de bunu check etmek. Bunu hepimiz biliyoruz ki, çok emin olduğumuz şeylerde bile, yazıp teslim ettiğimiz haberlerde bariz hatalar yapabiliyoruz.

Pişirici: Kesinlikle. “İyi haber için en az iki kişi gerekmez mi?” sorusuna şöyle toptan cevap vermek mümkün ve gerekli. Bu gerçekten bir takım oyunu. Sahada muhabirken, köşede yazarken, sayfa başında editörken, tek başına çalışıyor gibi görünebiliyoruz, ama kimse tek başına yayımcılık yapma lüksüne sahip değil. Böyle bir şey mümkün değil, imkânsız bir şey. Şu telefonla periscope’tan hesap açıp, telefonu tutarak yayın yaparken tek başına olduğunu düşünmek bile bir yanılgı. Aslında tek başına değilsin, bu yayını yapmanı sağlayan bir operatör var, o platformu işleten birileri var. Var oğlu var. Haberin iyisi, esasen bir takım çalışmasıyla ortaya çıkıyor.
Çakır
: Bu konuda istersen rahmetli Mehmet Ali Birand’ı bir analım. Türkiye’de hakikaten görsel haberciliğe damga vurmuş bir isimdir ve hep ekiple çalışmıştır. Birand’ın en takdir ettiğim yönlerinden birisi, insanları yetiştirip önlerini açmasıdır. Birand’ın yanında yetişen birçok insan, daha sonra kendi yollarına devam etti. Ama maalesef onun yetiştirdiği kişiler de ekiplerle çalışmalarına rağmen çok fazla isim yetiştirmediler, böyle de bir paradoks var. Yani burada önemli olan; mesela Birand haber sunuyordu. Bayağı bir ekip vardı, editoryal ekip. Muhabirler vardı sahada. Onunla beraber çalışıyorlardı. Ama izleyici ekranda sadece Birand’ı görüyor. Bazı insanlar, bütün haberleri tek başına o yapıyor bile sanabilir. Burada önemli olan, o ekibin arasındaki uyumu sağlayabilmek ve o ekipteki mümkünse herkesin bir şekilde hakkını hem maddi, hem de manevi olarak verebilmek. Maalesef Türkiye’de özellikle, medyanın en büyük hastalıklarından birisi, “star sistemi” diyebileceğimiz bir sistem. Ortada star olarak adlandırabileceğimiz kimse kalmamış olmasına rağmen, hâlâ bu sürüyor. Birtakım insanlar biliniyor, ama eskisi gibi değil artık. Eskiden köşe yazarları vs. çok bilinirdi. Şimdi bir kısmı öldü, bir kısmı hapiste, bir kısmı yurtdışında, bir kısmı işsiz kaldı. Ama şu halde bile, olayı çekip çeviren insanlar gözükmüyor.

Pişirici: “Bir kısmı hapiste”den lafı alayım ve oradan biraz daha devam edelim. Sormuşlar ya “Bunca zorluk altında neden hala gazeteciliğe devam ediyorsunuz?” diye. Sadece biz değil, bunca gazeteci şu anda sorgusuz sualsiz, iddianamesiz cezaevindeyken, yargılanmayı beklerken, tutuklulukları bir tür mahkûmiyete dönüşmüşken, onların çalıştığı gazeteler ya da diğer gazeteler böyle bir tehditle karşı karşıya oldukları halde, bir sürü insan neden hâlâ gazetecilik yapmaya devam ediyor? Bu sorunun asıl onlara sorulması gerekiyor. Asıl onların vereceği cevap çok kıymetli. Neden hâlâ bir sürü insan böyle bir tehlikeyle karşı karşıyayken, yani cezaevine düşme ihtimali varken, gözaltında tutuklu, yargısız, bunca özgürlüğünden uzak kalma ihtimali varken, işsiz güçsüz, parasız pulsuz kalma ihtimali varken, neden hâlâ gazetecilik yapmak için ısrar ediyor? Herhalde bu sorunun cevabını kendisine, kendini tatmin edebilecek bir şekilde veren, eğer izliyorlarsa gazetecilik yolundaki genç arkadaşlarımız, yarının iyi gazetecileri olacaklardır.
Başka bir soru var mı arkadaşlar? “Post-truth (Hakikat sonrası) çağını aşmakta gazetecilik etkili olabilir mi?” Kesinlikle etkili olabilir. Ama hangi koşulda etkili olabilir? Gerçeğin, salt gerçeğin peşinde bir gazetecilik yaparlarsa, yapılabilirse etkili olunabilir.
Çakır
: Bu “post-truth” meselesi Trump’la ve Brexit’le beraber gündeme geldi. Ama Türkiye bunu eskiden beri tanıyor. Mesela, Gezi zamanında “Camide içki içtiler, Kabataş’ta başörtülü kadına saldırdılar” vs. hikâyeleri “post-truth”un dik âlâsıydı. Bugün hâlâ sürüyor. Mesela şöyle şeyler var. Asılsız şeyler atıyorlar ortaya. Şimdi örneklerden gitmeyelim, çünkü çok örnek var, sayısız örnek var. Bir diğer husus da şu: Bu tür olayları dile getirenler genellikle troll diye adlandırılan insanlar — ki bunlardan birisi, baş troll, Amerika’nın başkanı oldu yani. Bu insanların geçmişi yok. Baktığın zaman mesela, geçenlerde gene örneklerini gördüm işte. Yine birisine tam gaz saldıran trolümsü insanların, yakın bir zaman öncesine kadar saldırdığı kişiyi nasıl göklere çıkardığının örnekleri var. Bir de öyle yüzsüzler ki, bu tweet’leri silmiyorlar, sayfalarında duruyor. Artık bunların bir anlamı kalmadı. Ben kendimden biliyorum. Gülen Cemaati ile gazetecilik üzerinden, yani onların her söylediğine inanmama ve sorgulama yüzünden neler çektiğimizi yaşadık, gördük. Birçok arkadaşımız daha çok çekti. O dönemde, şahsen bana her türlü hakareti, saldırıyı, ihbarı yapmış olan insanlar, şimdi sabah-akşam FETÖ diye yatıp kalkıyorlar. Hatta bazıları benim kripto FETÖ’cü olduğumu söyleyebiliyorlar. Şimdi ben kalkıp onlara “Ben dün şunu yazmıştım, hâlbuki siz dün şunları söylemiştiniz” dememin bir anlamı kalmadı. O zaman ne yapmak gerekiyor? Bence yapılması gereken; birtakım insanlar var, mesela teyid.org bunu yapıyor. Olay doğru mu yanlış mı? Tamam, bunu yapan insanlar olsun. Çok takdire şayan. Biz de Medyascope.tv’de bu tür girişimleri destekliyoruz. Gerçekten çok önemli. Ama biz gazeteciler, özellikle serinkanlı bir şekilde, bu trolümsü şeylerin post-truth numaralarına hiç kapılmadan, doğru bildiğimiz haberi yapmamız lazım. Mesela burada sabah toplantılarında, muhakkak birkaç arkadaş “Şu şunu demiş, bu bunu demiş, bu kadar da olmaz ki, bir şey yapmamız lazım” diyor. Hayır, yapmayalım. Çünkü bu post-truth’un en büyük özelliği şu; bunun dile gelmesiyle prim yapıyorlar. Özellikle sosyal medyada bu var. Mesela, birisi saçma sapan bir tweet atıyor. Herkes birden “Bakın neler saçmalamış bu” deyip yükleniyorlar. O saçma tweet’i atan kişi zaten bunun saçma olduğunu biliyordur. Bilmese bile, siz ona saçma dediğiniz zaman “Aa ben saçmalamışım” deyip tweet’ini silmeyecek tıynette birisidir. Ama ne oluyor? O kadar insan bunun üzerine yüklenince, bu kişi birden meşhur oluyor. Öyle köşe edinenler var. Bu tür olayları tamamıyla görmezden gelmek gerekiyor. Bunlara cevap yetiştirilemez. Bu tür insanlar, cevap verdiğin zaman dinleyecek, ortak, medeni bir dille kamusal alanda konuşabileceğimiz, iletişim kurabileceğimiz insanlar değil. Zaten, bu insanların kamusala, toplumsala, çoğulculuğa bir düşmanlıkları var. Onlarla bir şey konuşmaya gerek yok. Onları hiç bir şekilde muhatap almamak lazım. Birilerine cevap vermeye yetişmeye çalışarak, onların yanlışlarını teşhir etmekle uğraşmaya kalkarsak, hayatımız bununla geçer. Gerçek enerjimizi yok ederiz. Onun yerine, onların ele aldığı konunun gerçeğinin haberini yaparsın. Ama bunu şöyle yapmamak lazım: “A kişisi şöyle şöyle dedi, ama olayın aslı bu değil.” O konunun haber değeri varsa, o haberi düz bir şekilde yaparsın. Birisine cevap vermek niyetiyle değil. Öyle yapmak gerektiğini düşünüyorum.

Pişirici: Başka soru var mı arkadaşlar? Eğer yoksa bizim bir başlığımız vardı, oradan sürdürelim. Bir saat olmasına daha on dakika var. Yayından önce şunu konuşmuştuk, kendimize birtakım başlıklar koyup konuşalım diye belirlerken. “Gazetecilik faaliyeti sürdürülebilir olmalı”, bunun altını çizmiştik. Ben bir girizgâh yapayım, sen devam et. Sosyal medya, özellikle twitter, 140 karakterle bir sürü şeyi anlatmaya çalışan, çoğu zaman anlatamayan, bir bölümü trol bir kalabalıktan oluşuyor. Onun içinde elbette haber de var. Onun içinde birileri bir şeylerden haberdar da ediyor izleyenleri. Ama gazetecilik, habercilik 140 karakterden fazla bir şey. Twitter’daki 140 karakterden fazla bir şey, facebook’daki bir paylaşımdan fazla bir şey. Ya da öyle olmalı. Ve bu, gerçekten sürdürülebilir olmalı. Bu işin bir mesaisi olmalı. “Sabah kalktım iki tweet attım, facebook’a bir şey yazdım, periscope’tan bir şey söyledim. Akşama bakarız, ya da yarın olsun bakarız.” Böyle bir şey değil gazetecilik. Sürdürülebilir olmalı. Hem meslekî tutarlılık açısından sürdürülebilir olmalı, hem tarihsel tutarlılık açısından sürdürülebilir olmalı, hem zihinsel olarak sürdürülebilir olmalı ki, karşı taraf buradan gerçekten bir haber derlesin, kamuoyu buradan gerçekten bir fayda sağlasın.
Çakır:
Şöyle bir şey var Sedat, sen de çok tanık olmuşsundur. Hissiyat olarak da yaşadık. İnsanlar bizden son yazımızı yazmamızı, son yayınımızı yapmamızı… Yani, öyle bir yazı yaz ki bütün her şeyi söyle. Böyle bir gaz veriyorlar insanlar. Ama o yazıyı yazdıktan, o yayını yaptıktan sonra gerisinde ne olacağını çok önemsemiyorlar. Bazen bunun şeyine biz de kapılabiliyoruz.

Pişirici: O şehvetine. Yazının, haberin bir şehveti var.
Çakır
: Bir keresinde şöyle bir şey yaşadım. Kendi deneyimim. Medyascope.tv’nin ilk zamanlarıydı. Bir yabancı diplomatla sohbet ederken, “Kaç kişisiniz?” diye sordu, ben de söyledim. Gayet mütevazı rakamlar, hâlâ mütevazı. Biraz küçümser gibi yaptı. Ben de ona dedim ki: “Bakın, ben istesem bunu onla çarparım”. Nasıl çarparsın? O tarihte, Sur’da hendekler, kuşatma vs. var. Elimde cep telefonu ile Sur’a giderim ve periscope’tan yayın yaparım. Bir yerden sonra ne söylediğimin hiçbir önemi yok. “Periscope’ta Sur’dan bildiriyor’’ olurum. O yayın eminim ki acayip bir şekilde izlenir. Ama ertesi gün yayın yapıp yapamayacağımın garantisi yok. Türkiye realitesinde gazetecilik yapıyorsan, son yayınımızı, son periscope canlı yayınımızı yapmak, ya da senin burada son açık oturumunu yönetmen, her türlü şeyi, ağzına geleni söylemek vs… E sonra? Sonrası olmayabilir. Orada, okuyucunun, izleyicinin de biraz makul ve anlayışlı olması gerekiyor. Tüm dünyada, ama Türkiye gibi ülkelerde, bence gazetecinin yapması gereken, öncelikle yaptığı işin kalıcı, kurumsallaştırıcı olması gerekir. Tek başına kendin de olabilirsin. Burası gibi, çalıştığın bir kurum da olabilir. Bir şeyi olabildiğince uzun vadeli inşa etmek. Yani, “Biz bugün yayın yapıyoruz, yarın Allah kerim”… Böyle bir şey olmaz. Bunu yaparsın, ama sonra ne oluyor? Biliyorsun, çok örnek yaşadık. Her yenilgi, bir yeni girişimin önünü tıkıyor. Bir çıkıyorsun, sonra pat diye düşüyorsun. Sonra birtakım genç insanlar bir şeyler yapmayı düşünüyor. “Ah! Onlar bile yapamadı, biz haydi haydi yapamayız…”
Halbuki bu otosansür değil, başka bir şey. Tamamen realist ve rasyonel bir şekilde, bunu yapmak lazım. Benim hep söylediğim, özellikle de burada çalışan arkadaşlarla hep konuştuğumuz; biz aktivist değiliz, gazeteciyiz. Eskiden militan denirdi, şimdi aktivist deniyor. Biz aktivist değiliz, gazeteciyiz. Biz, aktivistlerin aktivitelerini haberleştiririz. Ama kendimizin aktivist olması gerekmiyor. Tavır almamız kesinlikle gerekmiyor. Seni de beni de az buçuk tanıyan insanlar bizim ne olduğumuzu biliyorlardır, tahmin ediyorlardır. Bizim kalkıp buraya orak-çekiçle çıkmamızın anlamı yok. Ama bizim öncelikle yapmamız gereken; gazeteciliğin evrensel kuralları içinde, nötr bir şekilde haberi vermek. Az önce söyledim. Bugün, Türkiye’de düz haber vermek bile başlı başına bir olay. Bizim ana habere, “Güne Bakış”taki haberlere baktım bugün. Sırayla diz. Bunların kaçı, “ana-akım” diye tabir edilen –ki artık işlevi kalmamış olan– o yapıda haber oluyor? Ya da kaçı o açıdan haber oluyor? Mesela biz bugün FETÖ kapsamındaki ilk basın davasının haberini yaptık. İzlemedim, ama eminim birçok yerde “Hainler, işte çıktı karşısına” vs. diye haber yapmışlardır. Bunları serinkanlı bir şekilde yapmak lazım. Önemli olan; insanlar bizden aktivist olmamızı istiyor, bunu dayatıyor. Bir de şöyle bir ilginçlik var Sedat, biliyorsun. Mesela diyorlar ki: “Benim yanımda değil misin? Tamam, git öteki taraftan ol.”

Pişirici: Niye?
Çakır
: Çünkü seni bir yerlere koysun. Yarın öbür gün, bir haber yaparsın, hoşuna gitmez –çünkü haber doğrudur, hoşuna gitmez–, seni yaftalayabilmesi lazım. “Ha, Sedat mı? Biliyorsunuz zaten, o şu partinin adamı” ya da “bilmem ne” diyebilmesi lazım. Sadece bizim haberlerimizle ve yorumlarımızla kamuoyunun karşısına gitmemizi, her iki taraf ya da kutupların hepsi, bir şekilde eşit oranlarda olmasa bile, istemiyorlar.
Bir diğer husus da şu; şöyle bir şey var: Ülke A kanadı, B kanadı diye kutuplaşmış. Medya da kutuplaşmış: “onun yanındakiler, bunun yanındakiler” diye. Ve isteniyor ki, herkes kendi kutbuna hitap etsin. “Senin alanın şurası, sen buraya konuş. Bunun alanı burası, bu buraya konuşsun.” E, ama bu Türkiye’nin kutuplaşmayı aşması lazım. Bu Türkiye’nin çoğulcu bir ülke olması lazım, demokratik bir ülke olması lazım. Demokrasiyi sadece benim kutubum getiremez ki. Öteki kutup zaten getirmiyor bana göre, diyelim. E, o zaman benim ne yapmam lazım? Olabildiğince, bütün herkese hitap eden, teorik olarak hitap eden bir şey yapmam lazım. Bunu nasıl yapacağım? Bu da işte gazetecilikle olabilir. Gazeteciliğin evrensel ilkeleriyle gittiğin zaman zaten, gazeteciliğin evrensel ilkelerine baktığın zaman, bunlara riayet edersen, bu ülkede demokrasi, temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti ve çoğulculuğun yanındasın. Buna ayrıca bir misyon eklemen gerekmiyor. Yani sadece işimizi yapsak, yani sadece işimizi yapmaya çalışsak, bu ülkeye bayağı bir katkımız olur. Ama insanlar bizden, –hangi davanın olduğunun önemi yok bir yerden sonra– aktivist olmamızı istiyorlar. “Oraya angaje ol ki kolaylaşsın iş. Şurası mı? Onlar zaten şudur. Şu kişi mi? O zaten budur” Ve olayı bitirsin. Aslında birçok insanın da kolayına geliyor bu. Klişe şeyleri yeniden yeniden üretip, çok da fazla çalışmadan etmeden, hazır klişeler üzerinden bakıyorsun mecralara. Aynı haberler yeniden yeniden yazılıyor. İsimler değişiyor, bilmem neler değişiyor ama perspektif aynı.

Pişirici: Peki, bir saattir konuşuyoruz biz, çene çalıyoruz. Şimdi yayının başında “Bayram değil seyran değil bu program nerden çıktı?” diye sormuş, kendimce bir cevap vermeye çalışmıştım. Ruşen Çakır’ın bir tespitinde aslında bu program, bu yayın doğdu. “Önemi artan ve değeri azalan meslek.” Biz bir tür dertleştik. Arzu ettik ki, gazetecilik okuyan öğrenciler bu yayını izlesinler, bize soru yöneltsinler. Çok da soru gelmedi.
Çakır
: Bayağı var aslında.

Pişirici: Biz bunu devam ettirme arzusundayız. Olabildiğince deneyimimizi paylaşmak, soruları cevaplandırmak arzusundayız. Belki başka gazeteci konuklar katılır bize. Onların deneyimini de paylaşırız gazetecilik okuyanlarla, gençlerle, genç arkadaşlarımızla, gazetecilik adaylarıyla. Bunun için bizi zorlamalarını arzu ederiz. Taleplerini yükseltmelerini arzu ederiz. Onların talebi doğrultusunda, biz daha güçlü bir şekilde bu programı sürdürürüz. En son mevzuda olduğu gibi, sürdürülebilir bir hale getiririz.
Gazetecilik bir heves işi. Gerçeğin peşinde koşturma işi, aydınlanma işi, aydınlatma işi. Zorluğu çok. Şu sıra kolaylıkları var, o kolaylıklarıyla, o teknolojik kolaylıklarla moral zorlukları aşılabilir. Korkutucu tarafları hele hele şu sıralarda pek çok. Her an her şey olabilir, başınıza her an her şey gelebilir. Ama enseyi karartmamak lazım. İnsan var olduğu sürece, merak dürtüsü insanı yönettiği sürece, bilgi alma arzusu var olduğu sürece gazetecilik de var olacaktır. Şimdilik, bu programdan bu kadar.
Çakır
: Ben bir şey söylemek istiyorum. Medyascope.tv’de bizim yapmaya çalıştığımız, yaptığımız işlerin büyük bir kısmı, genç arkadaşlar sayesinde oldu. Ve bu genç arkadaşların ezici bir bölümü de, kendi başlarına bizi bularak, beni bularak, mail atıp irtibata geçerek vs. buraya geldiler.
Medyascope.tv, özellikle gençlerin her türlü katkı önerilerine sonuna kadar açık. Elimizden geldiği kadar, hem onların katkılarını istiyoruz, hem de onlara katkıda bulunabilirsek, bu meslekte katkıda bulunabilirsek, elimizden geleni yapmak istiyoruz. Onun için bizimle çekinmeden irtibata geçebilirler. İmkânlarımız ölçüsünde, burada, ya da buraya gelmeleri de gerekmeyebilir, bulundukları yerlerden Medyascope.tv’ye katkıda bulunabilirler. Danışmak istedikleri veya sormak istedikleri bir şeyler olursa, biliyorsak biz, bilmiyorsak bilenleri yönlendirerek yardımcı olmaya çalışırız. Çünkü şurası bir gerçek; bu meslek bir şekilde varlığını sürdürecek. Şekil değiştirerek de olsa, sürdürecek. Türkiye’de yüzlerce, belki de binlerce genç, bu mesleğin köşesinden kenarından ya da tam ortasından ilişkili okullarda okuyorlar. Bu okulların dışında, farklı okullarda okuyup bu mesleği yapmak isteyenler var. Onlara önerim: Başka işler bulurlarsa daha iyi olabilir. Ama hâlâ gazeteci olmak istiyorlarsa, biz de kendilerine yardımcı olmaya çalışırız diye sözümüzü vermiş olalım. Çok teşekkür ediyoruz bizi izledikleri için.

Pişirici: İyi akşamlar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus