Referandum sonrası AKP: Prof. Menderes Çınar ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/319808509″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Başkent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Menderes Çınar’la referandum sonrası Adalet ve Kalkınma Partisi’ni konuşacağız. Ankara’da kendisi. Menderes, merhaba.
Merhaba abi.

Ne diyorsun? Konuşacak çok şey var. Öncelikle bir kongre olacağı söyleniyor. Zaten bekliyorduk ama. Tayyip Erdoğan herhalde partinin başına tekrar geçecek. Ona gelmeden önce sana referandumun AK Parti için nasıl sonuçlandığını sormak istiyorum. Nasıl değerlendiriyorsun sen? Bu bir başarı mı, başarısızlık mı, nedir sana göre?
Müsaade edersen, ilk önce Türkiye için ne anlama geldiğini söylemek isterim. Bana göre bu 2015 Haziran seçiminden beri Türkiye’nin demokrasi liginde alt sıralara doğru indiği bir süreç var. Referandum süreci onun artık son diskalifikasyon aşaması oldu. Benim anladığım kadarıyla bir lig düştük. Bunun iki nedeni var. Birincisi seçim yapma, halk oyuna başvurma, onu serbest ve adil bir şekilde yapma yeteneğimiz kayboldu. Böyle bir kabiliyeti vardı Türkiye’nin 1950’den bu yana. Aslında demokrasinin en önemli, hatta tek unsuruydu. Çünkü diğer unsurlar biraz zayıftı. Bunu kaybettik. İlk önce 1 Kasım’a giderken bu seçim süreci, adil propaganda, eşit söz hakkı, onu kaybetmiştik. Bu 16 Nisan sürecinde de kayıp bir ayak olarak devam etti. Ama sandık ânında, oy verme ânında bir sıkıntı yoktu. Oyları düzgün sayabiliyorduk. 16 Nisan referandumunda biraz o da zedelendi. Dolayısıyla büyük bir kayıp Türkiye demokrasisi açısından bana göre. İkincisi de gelen sistem aslında çok sığ bir demokrasi anlayışına dayanıyor. İktidarın halk oyuyla belirlenmesi, elbette bu önemli bir şey ve şart demokrasi için. Ama demokrasi ondan ibaret değil. Oysa gelen sistem bunu öngörüyor ve bu çerçevede güçler ayrılığı gibi olmazsa olmaz demokratik ilkeleri zedeleyen bir sistem. Onun nasıl işleyeceğini göreceğiz ama o da bana göre demokraside küme düştüğümüzün göstergesi. AKP açısından şöyle bir durum vardı: AKP, Erdoğan cumhurbaşkanlığına çıktığında bir parti olma olasılığı olan bir partiydi. Fakat ondan sonra izlediğimiz süreç bu olasılığın çok gerçekleşmediğini gösterdi. Biraz Erdoğan’ın müdahaleleri de etkili oldu burada. Çünkü Erdoğan için parti olmazsa olmaz bir araç. Onun ondan vazgeçmesi mümkün değil. Parti de biraz onun disiplinine teslim oldu. 16 Nisan AKP’nin bir parti olma olasılığının sonsuza dek sona erdiğini gösteriyor benim açımdan.

Yani Erdoğan başına geçse dahi artık bu fırsat kaçtı mı diyorsun?
Bence öyle. Aslında bu literatürde de böyle. Parti, içinde farklı grupları barındıran, onların kendilerini ifade ettiği, bir politika tartışmasının olduğu bir örgüt aynı zamanda. Ama AKP’nin işleyişi, özellikle son 5-6 yıldır, bir çeşit kişisel örgüt, seferberlik aracı. Seçimlerde kitle toplama, afiş asma falan ve iktidardan pay alma tabii. Erdoğan’ın belirlediği strateji yönünde, yani iktidar stratejisine hizmet etme ve ondan pay alma üzerine kurulu. Ben bir parti olarak değerlendirmiyorum. Bir siyasal örgüt, evet, ama bir siyasî parti olduğunu düşünmüyorum.

Peki sonuçlara bakacak olursak, sonuçlarla ilgili tartışmalar sonlanmış değil ama var olan YSK’nın açıkladığı rakamları da yani %51.4-48.6’ya baktığımız zaman ortada tabii çok kilit bir soru var. O da AKP artı MHP’nin 1 Kasım’da aldığı toplam puanın yaklaşık 10 puan gerisinde bir skor elde etti “Evet”çiler. Burada hep sorulan soru şu: Bunun ne kadarı AKP’den ne kadarı MHP’den fire olmuştur? Genel eğilim, mesela Bekir Ağırdır, 7 puanın MHP’den, 3 puanın AKP’den geçmiş olduğunu söylüyor. Bunu ölçmek mümkün olmayabilir, ama senin deneyimlerin ışığında, sen nasıl hissediyorsun, ne düşünüyorsun?
Bir kere bu meşruiyet tartışması dışında, aslında AKP biraz, daha önce pek yapmadığı bir hatayı yaptı. İki artı iki dört eder sandı. Oysa siyasette öyle olmuyor. Yani iki parti yan yana gelince %49 artı %11 eşittir %60 falan gibi bir hesap yaptı. Oysa yan yana gelindiğinde siz de başka bir şey oluyorsunuz. Dolayısıyla önerdiğiniz şeyin kabul görmesi biraz zor olabilir. Bunu teslim etmemiz gerekiyor. Yani aritmetik toplamla olacak bir iş değil siyaset. Sürece baktığımızda MHP içindeki bölünme, MHP yönetiminin biraz daha dış destekli diyelim, yani iktidar, hukukî süreçteki müdahalelerle ayakta duruyor olması bana MHP seçmeninin daha az destek verdiği izlenimini doğuruyor. Dolayısıyla Bekir Ağırdır’ın söylediği doğru olabilir. Oran olarak olmasa bile daha fazla oranda MHP seçmeninin bu projeye destek vermediği anlamına geliyor. Orada MHP çok fazla teşkilatını seferber etmedi. Belki onun da etkisi olabilir; yani önerilen şeyi beğenmeme dışında. AKP’nin ise çok güçlü bir örgütü var. Bunu iyi seferber edebiliyor. Kampanya stratejisi –bunu galiba Bekir Ağırdır da söyledi bir röportajında– meselenin kendisini tartışmaktan ziyade kimlik, Kılıçdaroğlu, CHP falan, yani bildiğimiz ezberini tekrar etme üzerine kurdu. Dolayısıyla oradaki seçmen kaybı daha az olabilir, doğru.

Peki burada en çarpıcı sonuçlardan birisi İstanbul’da Tayyip Erdoğan’ın ilk kez geçilmiş olması. Yani daha az oy aldığı olmuştu, ama hep birinci parti olmuştu AKP. Ankara’da da çoğunluğu “Hayır” aldı. İzmir’de zaten “Hayır” üstünlüğü vardı, ama ara çok açıldı. Bu arada Adana, Mersin, Antalya gibi yerlerde –ki buralarda biliyorsun MHP de çok güçlü ama AK Parti de çok güçlü–, buralarda da “Hayır”. Eskiden sadece sahil şeridi olarak adlandırılırdı ama şimdi bunun ötesinde bir olay var. Ekonomik hareketi, ülkenin ekonomisini büyük ölçüde döndüren yerlerde “Hayır”ın bir üstünlüğü var. En önemlisi İstanbul. Bunu nasıl bir siyasî analize tâbi tutmak lazım?
Aslında son iki sene, ben başkanlık sisteminin de biraz şimdi söyleyeceğim nedenle önerildiğini düşünüyorum. Bir paradoks gibi gelebilir çünkü daha fazla oy oranı gerekiyor ama, son iki senedir aslında AKP’nin elinden kayıyor iktidar. 7 Haziran’da %40 oy almasına rağmen kaybetti. Fakat 7 Haziran seçim sonuçlarını bana göre fiili olarak tanımayarak 1 Kasım seçimine gittik. O süreçte Türkiye’nin siyasî fay hattı değişti, öyle söyleyeyim. O zamana kadar demokrasi, şeffaflık falan yine bir miktar konuşuyorduk. Ondan sonra güvenlik olmaya başladı. O sayede kazandı, tekrar oylarını artırabildi AKP. Ondan sonra daha fazla yapabileceği bir şey yok. Üstelik geçen süre içinde AKP aslında tam olarak temsil kabiliyeti… şöyle, bir keresinde muhabbetin değil de mecburiyetin partisi hâline geldi demiştim. Seçmenin kerhen oy verdiği bir parti haline geldi. Dolayısıyla siyasette bir boşluk vardı ve bunu doldurmaya aday kişiler çıkıyordu, Meral Akşener gibi. Bunlar parlamenter sistemde bir sonraki seçimde AKP’nin iktidara gelmesini zaten zorlaştıracak şeylerdi. Bu referandum sürecinde o bahsettiğiniz en gelişmiş bölgelerde ve en çok kitap okunan, en çok demokrasi gibi meselelere ilgi duyulan bölgelerde bu oy kayması oldu. Ama zaten AKP bunu görüyordu ve o yüzden başkanlık sistemine razı oldu diye düşünüyorum ben.

Peki Kürt oyları bahsine geçecek olursak, tabii ki adil bir seçime en uzak bölgenin Güneydoğu olduğunu biliyoruz. Ama buna rağmen baktığımız zaman, AKP’nin oylarının ya da “Evet” oylarının AKP oylarına göre arttığını görüyoruz. Öte yandan HDP’nin oylarında da bir gerileme var “Hayır”a baktığımız zaman. Burada bu tamamen teknik kampanya süreci, baskılarla vs. mi açıklanır? Yoksa ayrıca bir tür Kürt seçmenin bir kısmının yine de başkanlık sistemiyle bir şeylerin çözülebileceği yolunda bir umudu olarak mı görünür?
HÜDA-PAR’ın çalıştığını düşündüğümüzde, bazı Kürt burjuvası diyebileceğimiz, veya işte aşiret liderleri diyebileceğimiz grupların topluca hareket ettiğini düşündüğümüzde, sizin dediğiniz gibi bir sonuca varabiliriz. Ama burada baskı faktörünü çıkardığımızda, yani onun etkisini düşürdüğümüzde belki bu argüman çok zayıf bir argüman oluyor. Yani ben, şeffaf bir süreç olmadığı için oradaki süreç, değerlendirilmesinin çok mümkün olmadığını düşünüyorum, onu söyleyeyim. Ama bazı kitleleri harekete geçirdi. 1 Kasım’da da yapmıştı bunu. Örgütü de var. Bir miktar devlet örgütünden de yararlandı; kaymakamların, valilerin bir miktar seçmeni şiddetle teşvik ettiğini duyduk, “O olmaz, bu olmaz” falan diye. Mesela Erdoğan o gece, referandum gecesi söyledi: “Buradaki artış önemli” diye. Ben bu şartlar altında o artış hakkında anlamlı bir yorum yapmanın çok doğru olmadığını, mümkün olmadığını düşünüyorum.

Peki şimdi hükümette bayağı ciddi bir revizyon bekleniyor. 21 Mayıs telaffuz ediliyor; partinin başına Erdoğan’ın geçeceği, partide illere, ilçelere kadar geniş çaplı değişiklikler bekleniyor. Hâlâ hayata geçmemiş olan ve referandum sonrasına ertelendiği iddia edilen AK Parti içerisindeki FETÖ temizliği –ne derece olur bilmiyorum ama– belki o da gündeme gelecek. Şimdi önümüzde hızlı bir şekilde AKP’nin yeniden yapılanacağı, bayağı bir hükümetin ve AKP’nin yeniden yapılanacağı günler mi yaşayacağız, ne dersin? Yoksa demin söylediğinden hareketle bu artık bir parti değildir tespitini temel alıp bundan sonra yapılacak değişikliklerin bir yerden sonra çok anlamlı olmayacağını mı söyleyeceğiz?
Yok, o tespitim baki olmak kaydıyla, yapılacak değişiklikler anlamlı olabilir. Şu anlamda: Eğer başkanlık sistemi olursa bu partinin üstleneceği roller büyük ihtimalle değişecek biraz. Parti teşkilatları iletişim kayışı olmaya başlayacak yönetim ve kitleler arasında. Yani eskiden milletvekillerinin yaptığı şeyleri il başkanları, ilçe başkanları yapacak. Aynı zamanda biraz denetim teşkilatı da olacak. Aslında Erdoğan ilk seçildiğinde de öyle bir şey söylemişti, ilk seçildiği dediğim ta 2002 yılında. Bu teşkilatları kamu otoritelerini denetlemek üzere seferber etmek gibi bir şeyi vardı onun o zaman. Ama vazgeçti ondan herhalde; o zaman parti içi demokrasi falan vardı veya imkânı yoktu. Sürdürmedi. Ama ben bundan sonra parti teşkilatının esas işinin bu milletvekillerinin hükümet, yürütme ve halk arasındaki yaptığı aracılığın parti teşkilatı tarafından yapılacağını düşünüyorum. Aynı zamanda denetim mekanizması olarak da işleyecek o. O zaman tek partili rejime doğru gidiyor olabiliriz, o daha kesinleşebilir. Şey durumu değişmeyecek ama, Erdoğan’ın kişisel aracı olma durumu değişmeyecek.

Peki bir tartışma var, bayağı kızışır gibi gözüküyor, AK Parti etrafında, içinde İslamcılık tartışması ve İslamcı olmayan ama iktidarı savunma ya da reisi savunma diyelim, ben buna “reisçilik” diyorum biliyorsun, sert reisçi pozisyonlar alanların çoğunun İslami bir background’u yok; sonradan olaya dahil olmuş insanlar. Onların hedefinde de genellikle İslamcılıktan geldiğini bildiğimiz, hâlâ duruşları büyük ölçüde İslamcılık taşıyan kişileri bir nevi tasfiye etmeye çalışıyorlar ve bir kavgadır gidiyor… Mesela şu anda Ahmet Taşgetiren’in hedefte olduğunu duyuyoruz. Yarın belki başkası olacak. Buna bir anlam yüklememiz gerekir mi?
Çok manidar, çok anlamlı. Şu açıdan: Bir kere parti İslamcı bir parti değil. Bana göre Erdoğan da İslamcı bir lider değil, sadece çok profesyonel bir siyasetçi olarak değerlendirilmeli. Ama partiyi şöyle düşünelim: Parti İslamcı olduğu, ideolojik olduğu ölçüde partiyi birleştiren şey fikir, ideoloji, neyse onun ismi, o olmaya başlar. Ama öyle bir durum yok, lider var. Lider birleştiriyor. Dolayısıyla İslamcıların hedef tahtasına konulması çok normal bir şey olarak geliyor bana. Şu anki gidişata ters bir eğilimi temsil ediyor İslamcılar. Çünkü lider merkezli bir partiye bir ideoloji empoze etmek ya da bir ideoloji atfetmek eğiliminde olan kişiler bünye uyuşmazlığını ifade ediyor. O kadar emeği olan İslamcıların ya da duruşu, katkısı olan İslamcıların kolayca vazgeçilebilir olması da biraz bu bağlamda anlaşılmalı bence.

Bu bağlamda, bu eksende kalıp Saadet Partisi’nin bundan sonraki süreçte fonksiyonunun ya da öneminin, etkisinin artması gibi bir ihtimal gelebilir mi akla?
Yani o biraz Erdoğan’ın İslamcı temaları ne derece kendi lehine seferber edeceğine bağlı. Çünkü bazı böyle klasik İslamcı temalarla bütün İslamî kimliğin temsilini üstlenebiliyor. Mesela bunu İsrail olayında falan yapmıştı. Yani Saadet Partisi bir seçenek olarak duruyor ama ben orada şu anda orada çok bir gelecek olduğunu görmüyorum. Buluşma noktası olarak anlamlı olabilir, ama sadece İslamcılığın buluşma noktası olarak bir şey ifade edeceğini sanmıyorum.

Bu İslamcılık bahsinde kalarak, geçen gün ben şeyi değerlendirdim, hafta sonu olan Furkan Vakfı olayı biliyorsun. Orada Alparslan Kuytul olayı var. Oradaki meselede tabii farklılıkları var vs. ama kabaca şöyle bence: Bu yerel de olsa Adana merkezli ama ülkenin değişik yerlerinde ve yurtdışında da belli etkileri var. Sadece AK Parti’yle organik bir ilişkiyi kabul etmeyen bir yapı, en önemli özelliği. Bu nedenle de kolaylıkla devlet tarafından faaliyetlerine izin verilmeyen, gerektiğinde de zorla bastırılan bir yapı oluyor. Böyle yapı da çok fazla kalmadı dikkat edersen. Yani şu anda yasal platformda İslamcı iddialı olup da AK Parti’ye ve Tayyip Erdoğan’a mesafe koyarak, hatta daha ileri gidelim, eleştirebilen bir Yeni Asyacılar var Nurcu olarak, bir de bunlar vardı. Bu neye yol açıyor sence? Bütün İslamcılığın bir anlamda devletin içerisine taşınıp resmîleştirilmesi neye yol açıyor? Sadece AK Parti anlamında değil, Türkiye’deki genel İslamcılık anlamında.
Böyle köklü bir siyasî gelenek için bitti demek doğru olmaz. Ama şu anda hani bu “Komünizm gelecekse biz getiririz” anlayışı vardı ya, Nevzat Tandoğan’a atfediliyordu herhalde. Şu anki şey, “İslamcılık yapılacaksa biz yaparız” anlayışı. Orada bütün özerk kurum ve kuruluşları veya oluşumları tekel altına alma eğilimi var. O eğilim devam ediyor. Bence bu biraz Erdoğan’ın popülist bir lider olmasıyla alakalı. Bu popülist liderlerin –özellikle çağdaş popülist liderlerin, eski popülist liderler biraz daha kurumlarla falan çalışıyordu– özelliği örgüt ve kurum karşıtı olması. Dolayısıyla gayri İslami, gayri milli, her şey olabilir, gayrı meşrulaştırılıyor. Burada Türk İslamcılarının biraz imkânı azalıyor, ama biraz da cesaret göstermeleri gerekiyor belki. Ben yine şöyle düşünüyorum: Sadece İslamcıların yapabileceği bir şey değil. Daha geniş bir koalisyon oluşturmak gerekiyor. Onun içinde kendilerini ifade edebildikleri zaman anlamlı olacak gibime geliyor.

Menderes, istersen son olarak şu Batı’yla olan ilişkilerle noktayı koyalım. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin son kararı, Türkiye’yi yaklaşık 15 sene öncesine geri götürdü. Bu 15 senenin içerisine baktığımız zaman AKP iktidarının en ivme kazandığı ve Türkiye’yi de buna bağlı olarak, ekonomik ve siyasî olarak geliştirdiği dönemlerin en temel özelliği AB süreciydi biliyorsun. Bu reformlardı, tam üyelik müzakerelerinin alınmasıydı vs. Şimdi onun çok uzağında bir yere savrulmuş durumda. Siyasî denetim kararı alındı ve AB’nin de üyelik müzakerelerini askıya almasının ciddi bir şekilde ihtimal dahilinde olduğu söyleniyor. Her ne kadar “Biz kendi yolumuza gideriz, siz bizi atamazsınız, biz ayrılırız” şeklinde çıkışlar olsa da, AKP’nin Batı’dan ve Avrupa’dan bu kadar ciddi bir şekilde kopma ve ülkeyi koparma lüksü var mı?
Lüksü var yani. Çünkü şöyle: Yine tekrar, bir kişi örgütü olarak düşündüğümüzde AKP’nin demokrasiden anladığı şey ile AB’nin demokrasiden anladığı şey aynı değil. Dolayısıyla o köprüleri atmak AKP’nin kendi demokrasi anlayışını gerçekleştirmesine yardımcı olacak bir şey. AKP’nin AB’ye mesafe koyması da zaten kendi iktidar stratejisini zedeleyecek bir demokrasi anlayışına sahip olması nedeniyle oldu. En baştan faydalandı o yapının verdiği imkânlardan. Ama AKP’nin Türkiye’de demokrasiden anladığı şey iktidarın yeniden örgütlenmesi değil; ya da çoğulculuğun, hukukun yeniden daha yüksek standartlarda, hukuk devleti standartlarına uygun bir şekilde kurulması değil. AKP bir toplum kesimini, bir kimliği temsil ettiğini düşünüyor. Buna İslamî kimlik ya da Müslüman kimlik diyelim. Bunun restorasyonunu, bunun hakim olmasını demokrasi sayıyor. Bunun taşıyıcısı olarak iktidarı tekelinde toplamak istiyor. Bu Batı’nın kabul edebileceği bir şey değil. Dolayısıyla ayrışma çok fazla umurunda olacak gibi gelmiyor. Türk demokratlarının, Türk demokrasisinin aleyhine bir şey, ama AKP’nin iktidar stratejisine hizmet edecek bir şey. Batı da, benim anladığım kadarıyla, AKP kendisi inisiyatif alıp bu Avrupalılaşma, AB’ye tam üyelik sürecini sonlandırırsa çok memnun olacak. Çünkü kendisi bu sorumluluğu almak istemiyor, hepsinin maliyeti var, alamayabilir.

Burada şöyle bir husus var bence önemli olan: Sen dedin ya bu Türkiye’de demokrasiyi savunanlar için sorunlu ama AKP için değil. Normal olarak AKP tabanında olduğunu varsaydığımız bir kesim de bu süreç içerisinde AB ve Kopenhag kriterleri olarak özetleyebileceğimiz olayla, onu içselleştirmiş olan bir muhafazakâr orta sınıfın olduğunu düşünüyorum ben. Ben mi yanılıyorum?
Yok, doğru olabilir. Şöyle: AKP’nin bütün hikâyesine bakalım, öyle başladı. Ama ondan sonra aslında AKP tabanında da bir iktidar bağımlılığı gelişti. Çünkü AKP Türkiye’nin bu İslamî kimliğini yani muhafazakar kitlelerin iktidardan pay alma meselesini demokratikleşmeye, statü kurmaya değil kendi iktidarına bağladı. Dolayısıyla onları bağımlı kıldı kendisine, kendi iktidarına. Dolayısıyla bundan rahatsız olanlar olabilir ama fiili durum bu iktidar bağımlılığı yaratan siyasi stratejiyi sorgulamayı gerektiriyor. Onu kitlelerden ziyade siyasî aktörlerin yapması lazım. Mesela parti içinde bir demokrasi olsa, özeleştiri süreci olsa bunları biz duyardık. Onlar bastırılıyor. İslamî camiada da medyada da bastırılıyor. Konuşanlar susturuluyor veya suçlanıyor. Dolayısıyla bu iktidar bağımlılığı durumu devam ediyor. Mesela kutuplaştırma stratejisi de o iktidar bağımlılığını devam ettirme anlayışının bir şeyi. Çünkü iktidarı kaybettiğinde onun maliyetini hep yüksek tutuyorsunuz kutuplaştırma sayesinde. Dolayısıyla ben böyle kitlelerin varolduğunu kabul ediyorum. Mesela bu referandum sürecinde “Hayır” oyları Üsküdar falan gibi bölgelerde bu dediğiniz anlayışın yerleşikliğiyle alâkalı olabilir. Ama bunun yeterli ölçüde, yeterli sayıda olmadığını düşünüyorum. Yeterli ölçüde olabilmesini sağlayacak aktörlerin de engellendiğini düşünüyorum, öyle söyleyeyim. Başka türlü olabileceğini anlatacak birileri lazım bize. Bu aktörler yok. Kitleler biraz eğer kendileri ayrı bir merak ve zamana sahip değilse bunu keşfedemezler. Birinin söylemesi lazım.

Evet bu bağlamda Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi kişilerin referandum öncesinde açık bir şekilde bir şey söylememiş olmalarının da etkisi oldu. Eğer açık bir pozisyon almış olsalardı herhalde doğrudan tam bu senin söylediğin, aktör deyince ilk akla gelen isimler bunlar değil mi?
Tabii ki, tabii ki. Bu sivil toplum kuruluşu olarak falan da, işte, Emek ve Adalet Platformu falan gibi şeyler de buralarda etkili olabilir. Ama onlar konuşmamayı tercih etti. Konuştuklarında da benim gözlediğim şöyle bir şey var: Kamusal tartışma da biraz böyle paramiliter örgütler, figürler gibi hareket eden troller tarafından bastırılıyor. Hemen sözel şiddete maruz kalıyorsunuz. Dolayısıyla o bedeli de almamak istemiş olabilirler.

Evet Menderes, burada noktayı koyalım. Başkent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Menderes Çınar’la referandum sonrası AKP’yi konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus