Jean-Claude Monod: “Solun popülizmi bir umut kapısı olabilir mi?”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Aynı zamanda sinemacı olan Fransız felsefeci Jean- Claude Monod’nun, Fransa’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunun ardından, 24 Nisan 2017’de Libération’da çıkan yazısını Latif Yılmaz çevirdi.

Jean-Claude Monod
Jean-Claude Monod

Oy verme eğiliminin yüksek olmasıyla birlikte yoğun şekilde geçen kampanya süreci, çoğunlukla egoların bir valsi ve monarşi güldürüsü olarak resmedilen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hâlâ siyasal hayatın önemli uğraklarından biri olduğunu gösteriyor. Bu bir azgelişmişlik işareti mi? Max Weber’in bir tespitinin ne kadar haklı olduğunu görüyoruz: siyaset hem fikirlerin bireyler tarafından kamuya sunulduğu hem de kişisel eylemin vuku bulduğu bir alandır. Kampanya döneminde karizmatik yönlerini öne çıkaranlar (Macron, paradoksal olarak Mélenchon ve Le Pen) iyi birer performans sergilediler. Kampanya döneminde V. Cumhuriyetin mantığının hilafına yanlış yola girenler (Örneğin Hamon, kimsenin böyle bir karşılaştırmanın sözünü bile etmediği bir ortamda ne bir tribün [1] ne de bir Sezar olduğunu tekrarladı durdu) ise toz duman içinde kaldılar. Yine de Hamon’un adil tavrını teslim etmemiz gerekir. Yenilgi akşamı Macron’u “siyasal muhalifi” olarak tanımlarken Le Pen için ise “Cumhuriyet’in düşmanı” tanımı kullandı.
Siyasal planda, ilk turun en büyük yeniliği iki partili sistemin kesin bir şekilde çökertilmesi oldu. Bu, en başında klasik alternatif siyasal partiler etrafında örülen mantığın çökmesiydi. Bu durum, François Fillon’un etik mevzular konusunda saygınlığını kaybetmesinin ve aynı zamanda Sosyalist Parti’nin daha önce görülmemiş bir şekilde marjinalleşmesinin de bir sonucuydu. Yıllardır iktidarı paylaşan iki parti saf dışı edildiler. Bununla birlikte bu partiler henüz yasama organı için son sözlerini söylemiş değiller. Emmanuel Macron, De Gaulle’den bu yana ideolojik bir gelenek içinde kurulmuş bir parti aidiyetine yaslanmadan kendi şahsi gücü etrafında örülen bir hareket sonucu cumhurbaşkanı olan ilk kişi olacak. Nihayetinde, ikinci tura kalan iki siyasal güç sağ ve sol arasındaki ayrım yerine kültür ve değerlere dayalı bir ayrıma (Marine Le Pen’in ifadesiyle küreselleşme karşısında milliyetçilik veya Emmanuel Macron’un ifadesiyle liberal ve kardeş bir toplum karşısında milliyetçi kapanma) işaret ediyor.
Macron olgusu iletişim ajansları ve büyük medya sayesinde oluşturulan güçlü bir karizma, sıra dışı bir şans ve yüksek bir ilginin karışımından oluşuyor. Fakat güçlü bir şekilde yenilenme mesajı vererek bir güven oluşturduğunu kabul etmeliyiz. Milliyetçi Kampın (FN-Front National) ve Avrupa karşıtı grupların tezleri, Fillon’un önerdiği Thatcherizm ve gerçekçi olmadığı ileri sürülen ekonomi politikaları karşısında devrimci bir ambalaja rağmen Macron bir nevi ekonomi alanındaki devamın bir adayı olarak ortaya çıkıyor. Fakat iki partili aidiyetler üzerine kurulu yapıdan kendini ayrıştırarak siyasal alan için yeni bir öneride bulunuyor. Macron’un söylemi pragmatik ve merkeziyetçi unsurlar içeriyor. Bu tavır daha önce Bayrou’nun seçmenlerini de baştan çıkarmıştı. Fakat buradaki yenilik bu önerilerin sol bir hükümet tarafından devlet idaresine atanan çok genç bir aday tarafından dile getiriliyor olması.
Sol siyaset tarafından Macron’un aşil tendonu olarak görülen bankacılık alanındaki özel sektör deneyimi, cumhurbaşkanlığı üzerinde mali kesimin ağırlığını veya etkisini hissettiren bir gölge gibi dursa da bu geçmiş onun muhtemel başarısının önemli bir açar unsuru olabilir. Macron hem kamusal hem de özel bir tipoloji, hem eski bir bankacı hem de eski bir üst düzey devlet yetkilisi, hem entelektüel hem de pragmatik. Macron hem ekonomik serbestileri hem de fırsat eşitliğini arttırmak istiyor. Bir tarafta esneklik ve hareketlilik yanlısı iken diğer tarafta sosyal koruma araçlarını geliştirmek istiyor. Fakat bu tavrı onu hem Alain Madelin hem de Patrick Braouezec ile 180 derece ters istikamete düşürüyor. Bunun yanında bazı olgular Macron’un iki ayaklı (serbesti ve sosyal koruma) önerileri ile rezonansa giriyor. Sosyolojik olarak konuşulduğunda insanlar gün geçtikçe kendileri daha az bir şekilde sınıf, ideolojik tarafgirlik veya cinsel yönelim gibi hayattaki statülerinin işlevleri ve verili özellikleriyle tanımlıyorlar.
Bu sonuç, otoriter ve yabancı düşmanlığına dayalı içe kapanmacı bir popülizme kapı açan sosyal-liberal popülizme karşı demokrasilerdeki başka bir popülist uğrağı tescilliyor. Popülizm gibi bir kavram siyasal lügatimizde sıkça yer alıyor ve bu çoğu zaman mecazi bir anlama da sahip değil. Macron bunu demagojiden uzak durarak gösterdi. Mélenchon ise siyaset bilimci Chantal Mouffe’a referans vererek “sol bir popülizm”den bahsetti. Durumun çarpıcılığı ve çelişkisi aynı nosyon (sol popülizm) üzerinden hareket eden ve kampanya döneminde eksikliği çokça belli olan Sosyalist Parti ile ortaya çıkıyor. Bu geçici bir durum mu? “Solun popülizmi” bir umut kapısı olabilir mi, veya acı içinde kıvranan bir kampın ideolojik çıkmazına mı işaret ediyor?

[1]Tribün, (Latince: tribunus; Yunanca tribounos) Roma Cumhuriyeti ve İmparatorluğunda idari veya askeri görevlilerce paylaşılan unvan. Söz söylenen yüksek mahal. İçtima mahallerinde yüksek zevat için ayrılan yüksek yer.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus