AKP neden sosyal ve kültürel alanda iktidar olamadı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/325427428″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Adalet ve Kalkınma Partisi 15 yıldır ülkeyi tek başına yönetiyor. Ancak bu iktidarın sosyal ve kültürel alanda tam olarak kendisini gösteremediğini zaten biliyorduk. Bunu en son Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ensar Vakfı’nın genel kurulunda yaptığı konuşmada açık ve net bir şekilde dile getirdi. Önce onu kendi ağzından bir dinleyelim, sonra devam edelim.

Erdoğan: Biliyorsunuz siyasî olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz –hamdolsun– siyasî iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılı.

Evet, çok net bir şekilde kültürel ve sosyal alanlarda hakim olamama durumu var. Ama şunu da biliyoruz ki Türkiye’de öteden beri kültür, sanat ve sosyal alanda devletin çok büyük bir kontrolü var. Devlet imkânları çok önemli bir rol oynuyor ve bu devlet imkânları AKP tarafından tamamen kontrol ediliyor. Buralara, kilit noktalara da kendi uygun gördükleri insanlar yerleştirildi. Buna rağmen bir kültürel ve sosyal iktidardan bahsedemiyor Cumhurbaşkanı Erdoğan. Peki ne oluyor? Birçok yeri, bir alanı kontrol ediyor AKP, 15 yıldır. Ama buralarda belli bir güç gösteremiyor. Ama buralardaki eski varolan yapıları –ki Erdoğan bunlardan şikâyet ediyor, kökü dışarıda olarak tarif ediyor kişileri vs.– buraları büyük ölçüde tasfiye ettiler. Sonuçta Türkiye’de kültürel ve sosyal alanda bir çölleşmeden bahsetmek daha gerçekçi olur. Yani eski kültürel ve sosyal iktidar sahipleri eskisi kadar güçlü değil. Büyük ölçüde dışlandılar, tasfiye edildiler, kriminalize edildiler. Bazılarının başlarına işler geldi. İşlerinden oldular, ülkeyi terk etmek durumunda kalanlar oldu vs. Ama yerine doğru dürüst bir şey konulamadığı için Türkiye belli bir süreden itibaren kültürel ve sosyal anlamda adım adım geriliyor. Böyle bir realite var. Bu realitenin, bu noktaya gelmenin birçok nedeni var.
Birincisi kadro meselesi. Kadro derken, tabii aslında tabirin kadro olmaması lazım. İnsan demek lazım. Ama devlet buna, AKP anlayışıyla bir devlet perspektifinden bakıldığı için kadro olarak bakıyor. Bu anlamda büyük bir eksiklik var, sayıca eksiklik var. Türkiye çok büyük bir ülke. Kültürel, sosyal alanlarda görev yapabilecek, sorumluluk üstlenebilecek, en önemli yaratıcı şekilde faaliyet gösterecek insan sayısına çok ciddi bir eksiklik var. Ama bir diğer husus, varolanların da, zaman içerisinde kültürel ve sosyal alanlarda etkili olabilecek insanların büyük bir kısmının da hızlı bir şekilde iktidar nimetlerinden faydalanmanın verdiği rehavetle, göz kamaşmasıyla aslî fonksiyonlarını yerine getirememesi.

İslami entelijansiyanın yükselişi ve çöküşü

Bu aslında AKP iktidarından önceki döneme de denk gelen bir şey. Örneğin Türkiye’de İslamî hareketin ilk ciddi yükselişine tanıklık ettiğimiz 1980 ortalarından itibaren gerçekten yeni bir İslamî entelijensiyanın, entelektüeller grubunun ortaya çıktığına tanık olduk. Bu tabii ki özellikle solun siyasî olarak çok büyük darbe almış olması, 12 Eylül döneminde solun yediği darbe, ideolojik anlamda da, politik anlamda da kötü durumda olmasının verdiği etkiyle ve tüm dünyada yaşanan İslamî hareketin yükselmesine paralel şekilde yaşanan bir olaydı. Türkiye’de özellikle gençlik kesimi içerisinde, üniversite öğrencileri içerisinde İslamcılık yayılırken bu gençlerin bir kesiminin ciddi bir şekilde –o zamanlar küresel denmiyordu ama– dünya çapındaki gelişmeleri yakından izlediklerini ve tartışmalara dahil olduklarını, olmak istediklerini görüyorduk. Bu anlamda ümitvar bir entelijensiyanın işaretleri vardı. 1990’da çıkan Âyet ve Slogan kitabında özel olarak İslamî entelijensiyaya bir bölüm ayırmıştım ve bunun gerçekten istikbal vaat ettiğini yazmıştım.
Ama büyük bir hayal kırıklığı — ki bu hayal kırıklığının miladı 94 yılıdır. 1994’te İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyük şehirleri ve birçok belediyeyi Refah Partisi’nin kazanmasıyla birlikte bu entelektüeller ya da entelektüel adaylarının bir kısmının Refahlı belediyeler tarafından istihdam edildiğini gördük. O andan itibaren merkezî olmasa bile yerel iktidarla kurdukları ilişkiyle beraber bu entelektüellerin entelektüel vasfından sıyrılıp birer bürokrat ya da teknokrata dönüştüğünü; yaşam şartlarının iyileştiğini ama kalitelerinin azaldığını gördük. Bu tabii ki Refah-Yol hükümetinde kendini bir daha gösterdi ama en çok AKP iktidarı döneminde oldu. 80’li yılların entelektüel anlamda gelecek vaat eden, belli bir çıkış yakalayan birçok isminin bürokraside ve parlamentoda, milletvekili olarak AKP yönetiminde, hatta bakan olarak görevler üstlendiklerini gördük. Bunları üstlendikleri ölçüde akademiden öğretim üyeleri, yazarlar, çizerler vs.. bunlar siyasî kimliklerini her şeyin önüne koydular ve entelektüel kimlikleri birçoğunun geride kaldı.
Çok sayıda insan tanıyorum, birazcık ilgili olanlar da bunu bilir, şair olarak, öykü yazarı olarak, çevreci olarak bildiğimiz ya da benzer konularda siyasetbilimiyle ilgili çok önemli şeyler ürettiğini düşündüğümüz kişilerin, çoğu yakından tanıdığım birçok insanın zamanla iktidarın verdiği imkânlarla beraber gözlerinin kamaştığını ve geçmişlerinden hızla uzaklaştıklarını gördük.

Gülen cemaatinin rolü

Bu önemli bir olay ve teşvik edici anlamda, özellikle AKP iktidarı döneminde ilginç bir şekilde öne çıkan hiçbir, gerçekten hiçbir entelektüel şahsiyet yok. 80’li yılların ortalarında ve 90’lı yıllarda da birtakım İslamcı şahsiyetler, entelektüeller konuşulurken, üzerlerinde konuşulurken, bu son 15 yılda öne çıkan, fark yaratan, yaratıcı, farklılıkları olan, ilginç yaklaşımları olan kişiler yok. Olma potansiyeli olan kişiler devletle ve iktidarla aralarına mesafe koyuyorlar ve koydukları mesafe nedeniyle de zaten görünmez oluyorlar. Böyle de bir durum var. Çok acı bir tablo İslamî hareket için.
Bu arada bir başka önemli husus, belli bir tarihten itibaren AKP’nin, bu kadroları –kültür, sanat vb. alanlardaki kadroları ya da alanları– büyük ölçüde Fethullah Gülen Cemaati’ne terk etmiş olmasıdır. Genellikle Cemaat’le kurulan ilişki siyasî olarak adlandırılıyor, ya da Emniyet’te, Yargı’da, Ordu’daki Cemaat kadrolaşmasına izin vermek olarak tanımlanıyor ama, bunun da ötesinde Cemaat her yere elini atmıştı. Fethullahçılar kültür alanında da, özellikle sosyal alanda çok ciddi bir şekilde yatırımlar yaptılar ve bu yatırımlar sırasında AKP iktidarı tarafından büyük ölçüde destek ve teşvik gördüler. Bunu da hiç yabana atmamak lazım. Şu anda onların büyük bir kısmı boşaltılmış durumda ve yerlerine doğru dürüst kimse konulamıyor.
Bir diğer husus, bu işin temeli olan eğitim alanında yani kültür ve sosyal alanda etkili olabilmek için, eğitim alanında etkili olabilmek lazım. AKP iktidarının en büyük fiyaskosunun eğitimde yaşandığını biliyoruz. O kadar süre içerisinde defalarca Milli Eğitim Bakanı değişti. Her Milli Eğitim Bakanı ile beraber müfredat, uygulamalar değişti, birçok uygulama değişti; böyle sürekli bir kısır döngü içerisine girdi. Öyle ki bir bakandan diğerine değişiklikler, sanki iktidar değişmiş gibi değişiklikler yaşandı. Ve eğitimde istikrarlı bir politika hayata geçiremedi AKP iktidarı.

İmam-Hatipler çözüm olmadı

Bir diğer husus eğitimle çok alâkalı bir şekilde, İmam-Hatip liselerine her şey yüklendi ve İmam Hatip liselerinin sayısının artması, buralardaki öğrencilerin artmasıyla beraber eğitim sorununun çözüleceğini sandılar — ki hâlâ sanıyorlar. Erdoğan’ın o demin alıntı yaptığımız konuşmasında da bu vurguyu yaptığını görüyoruz. Halbuki İmam-Hatip liseleri çoktan işlevini yitirmiş, büyük ölçüde reforma ihtiyacı olan ve kapatılmasa bile hem okul olarak sayıları, hem de öğrenci olarak kapasiteleri azaltılması gereken kurumlarken birçok okul –özellikle ortaokul– İmam-Hatip okullarına dönüştürüldü. Buradan hareketle o “dindar nesil”i yaratmak gibi bir şeye yöneldiler. İşin kolayına kaçtılar. Ve bunun da hiçbir işe yaramadığını ve yaramayacağını herhalde kısa bir süre içerisinde göreceğiz.
Bu kültürel ve sosyal alanda etkili olabilmek için öncelikle bir vizyon gerekiyor. Vizyon ve bir perspektif gerekiyor. Bu perspektifin de en önemli özelliği eleştirel olmak. Kültürel alanda etkili olabilmenin yolu –dünyanın her yerinde, her dönemde olandır bu– eleştirel olmaktır. AKP baştan özgürlükçülük vaadiyle iktidara geldi. Yasakları yasaklama vaadiyle ortaya çıktı. Ama özellikle belli bir tarihten itibaren çok baskıcı, yasaklayıcı ve temel hak ve özgürlüklerden uzak bir siyasî iktidara dönüştü. Böyle bir iktidarın içerisinden bir kültürel hareket, Rönesans çıkmasının imkânı yok. Özgürlüğün olmadığı yerden, eleştirinin olmadığı yerden ve özeleştirinin olmadığı yerde, kültürel ve sosyal alanda etkili bir şekilde varolmak mümkün olamaz. İktidar sahibi olunabilir. Şu anda Türkiye’deki kültürel ve sosyal alandaki bütün iktidar odaklarının büyük bir kısmını AKP kontrol ediyor. Ama buralardan bir şey üremiyor. Sorun burada. Bütün bunları kontrol ediyorsunuz, devletin bütün imkânları elinizde, bütün kültürel imkânları elinizde, maddi imkânlar elinizde. İstediğiniz yere teşvik veriyorsunuz, istediğiniz filme teşvik veriyorsunuz, istediğiniz yerde sergi açtırıyorsunuz, her türlü. Ya da bazı faaliyetlere, diyelim ki kültür-sanat faaliyetine, sosyal aktiviteye sponsorlar buluyorsunuz. Ne oluyor? Devletin himayesinde olduğu bilinen bir şeye birtakım büyük şirketler vs. kolaylıkla sponsor oluyorlar. Ensar Vakfı olayında gördüğümüz gibi, en büyük telekom şirketlerinden en büyük inşaat şirketlerine kadar bu kurumlara, bu kişilere sponsor olunuyor. Ortada çok para dönüyor, ama dönen paranın sonucunda yapılan faaliyete baktığınız zaman, üretime baktığınız zaman, hizmete baktığınız zaman çok cılız. Yani burası bir nevi imkânların aktığı ama kalıcı, uzun vadeli birtakım gelişmelerin yaşanamadığı yerler, alanlar oluyor. Bu anlamda özellikle sosyal alana baktığımız zaman da devletin öne çıkarttığı kurumlar belli. Ensar Vakfı var, Erdoğan ailesinin yönettiği birtakım vakıflar var. Eğitim alanlarında özellikle etkili olmaya çalışıyorlar. Ama burada çok büyük bir sorun var.

Cemaatlerin marjinalleşmesi

Şimdi normal şartlarda Türkiye’de İslamî kesim için toplumsal alan büyük ölçüde cemaatler, gruplar tarafından kontrol edilir, özellikle eğitim alanı ve benzer alanlar. Hükümet, siyasî iktidar, Türkiye’de özellikle Fethullahçılardan ağzı çok kötü yandığı için belli bir aşamadan sonra cemaatlerin hepsine şüpheyle bakmaya başladı, kendisine çok yakın olanlar da dahil. Dolayısıyla bunlara çok az bir alan tanıyıp doğrudan bu sosyal alanı kendisi kontrol etmeye çalışıyor. Baktığınız zaman en önemli olay eğitim. Eğitim alanında, yurtlar, burslar vs., bunların hepsinin olabildiğince büyük bir kısmını kendi denetimi altına almaya çalışıyor Erdoğan ve çevresi. Birtakım vakıflar kuruluyor, varolan vakıfların denetimine etkili bir şekilde güvendikleri kişileri yerleştiriyorlar. Ve cemaatler-üstü bir sosyal alan yaratmaya çalışıyorlar. Devletin bütün imkânlarını kullansa da bunun belli bir aşamadan sonra çok başarılı olamayacağı net. Ve şu anda görmüyoruz ama bunları yakın bir zamanda görebileceğiz. Özellikle yurtdışında Gülen Cemaati’nin okullarına alternatif olarak mesela devlet okullar açmaya çalışıyor, devlet birtakım vakıflar kurmaya çalışıyor. Ama buralara çok büyük paralar akıtılmakla beraber, bu yapıların Gülen Cemaati’nin yarattığı etkiyi yakalaması çok fazla mümkün olmuyor.

Devşirmeler de işe yaramadı

Çok tabusu var siyasî iktidarın. Tabuların olduğu yerde kültürel faaliyet, kültürel üretim ne kadar olur? Bu kadar oluyor işte, olmuyor. Mesela birbirini tekrar eden birtakım filmler var, adları bile hatırlanmıyor. Çok teşvik edilen, çok övülen, imkânlar sağlanan, devlet dairelerine ücretsiz biletler dağıtılan falan filmler var. Propaganda filmleri bunlar ve propaganda filmleri olduğu için de ilgi görmüyor. Buna benzer çok faaliyet var, etkinlik var ve bu etkinlikler belli bir çevrenin dışında etki yaratmıyor. En önemlisi de şu: Şikâyetçi olunan kültürel alandaki eski iktidar sahiplerinin iktidarlarını ya da güçlerini tehdit edebilecek, onlara meydan okuyabilecek hiçbir şey çıkmıyor. Böyle çok net bir durum var. Bütün imkânsızlıklara rağmen, bütün sorunlarına rağmen, kendi içerisindeki meselelerine rağmen şu anda Türkiye’de kültürel alanda hâlâ kabaca sol diyebileceğimiz düşüncenin etkinliği çok önemli. Yani yurtdışından herhangi birilerine, birazcık Türkiye’yle ilgili insanlara, isim sorduğunuz zaman sayabilecekleri isimlerin hiçbirisinin AKP’nin yakınında olduğu söylenemez.
Bu süre içerisinde AKP kültürel alanda birtakım insanları devşirdi. Bazı insanlar AKP’yle, özellikle Gezi ve sonrasında birtakım yönetmenler, yazarlar vs., AKP iktidarına eklemlendiler. Ama onlar eklemlendiler ve artık bir baktık ki etkileri kalmadı. Ve etkilerinin kalmamasını da büyük ölçüde eskiden yer aldıkları ya da yakınında durdukları çevrelerin kendileri aleyhine faaliyetlerine bağlıyorlar. Bazılarını çok yakından tanıyorum bu kişilerin, böyle bir açıklaması yok. Çünkü bu kişiler gittikleri andan itibaren eleştirelliklerini ve yaratıcılıklarını da iktidara hediye etmiş oluyorlar. Bu iktidarın AKP olması şart değil. CHP iktidarda olsa da aynı şey olur. Bir sanatçı, bir kültür insanı eğer bir siyasî iktidara râm olursa, onunla böyle bir al-ver ilişkisine girmeye kalkarsa, aldığı birtakım maddi imkânlar olabilir. Ama geriye topluma kalıcı eser bırakma anlamında çok fazla şansları olamıyor. Böyle insanları görüyoruz ve bu insanların maalesef hızlı bir şekilde şair kimliklerinden, sinemacı kimliklerinden vs.’den sıyrılıp sosyal medya trollerine de dönüştüğünü acı bir şekilde gözlüyoruz. Ama artık onlar adına utanmayı da bir yerden sonra bırakmamız gerekiyor.
Evet, modernlikle nasıl bir ilişki kuracağını bilemiyor Türkiye’de İslamî hareket, bilemedi. Bunu çok tartıştı. Özellikle 80’li yıllarda İsmet Özel, Ali Bulaç gibi isimlerin başlattığı modernizm eleştirisinin devamı gelmedi. Ali Bulaç da İsmet Özel de farklı farklı yerlere savruldular. Ardından gelen insanların, birtakım entelektüel tartışmaların kısa süre içerisinde buharlaştığını gördük. Ve sonuçta modernliğin her türlü imkânını alabildiğince benimseyip, en fazla onu İslamîleştirme, moderniteyi İslamîleştirmeye yönelen çok basit bir yola sapıldı. Bunun gündelik hayattaki yansımalarını her beraber görüyoruz. Zamanında mesela ilk tesettür defilesi yapıldığı zaman büyük olay olmuştu Türkiye’de. Şimdi artık bunlar sıradan olaylar haline geldi. Özellikle dindarların toplumun kenarından, çeperlerinden; devletin, ülkenin çeperlerinden siyasî iktidarın merkezine taşınmasıyla beraber, iktidarın nimetlerinden yararlanmaya başlamalarıyla beraber şunu gördük: Bu imkânlarının genişlemesinden hareketle kendi düşüncelerinin, perspektiflerinin daha da ilerlemesi için bu imkânları seferber etmediler. Tam tersine bu imkânları kendi kişisel ve yakın çevreleri için kullanmaya başladılar. Buna kabaca dünyevîleşme diyoruz. Halbuki İslamî iddialı aydınların en önemli özelliği varsayılır –ki en azından başlarda öyleydi– dünyevîliği eleştiren ve dünyaya uhrevî bir perspektif katmaya çalışma iddiasındaki insanlardı. Ama bunların hızla dünyevîleştiklerini ve iktidarın nimetleriyle kendi güçlerini artırdıklarını ve ondan sonra da ilk baştaki davalarından, perspektiflerinden uzaklaştıklarını gördük. Sonuç olarak bu şu anda ortaya çıkan iktidar bloğunun etrafındaki kişilere baktığımız zaman birtakım klişelerin ötesinde –ki bu klişelerin en basiti biliyoruz: “İslam her şeyin çözümüdür, İslam her şeyi çözer” mantığı, ama neyi nasıl çözeceği konusunda ortada ciddiye alınabilecek pek fazla bir şey yok– tamamen dünyevîleşmiş: “1) iktidarı muhafaza etmek, korumak; 2) daha da artırmak” derdinin ötesinde bir derdin kalmadığını görüyoruz. Böyle bir durumda da kültürel ve sosyal alanda etkili olmak, güç sahibi olmak herhalde hiçbir şekilde mümkün değil. Türkiye’nin bu kadar “güçlü” bir İslamî hareketi varken ve Türkiye’yi 15 yıldır AKP tek başına yönetiyorken, Türkiye gibi zaten normal haliyle İslam dünyası içinde çok önemli, merkezî bir yere sahip olan bir ülkede 15 yıllık birikimin değerlendirmesini yaptığımız zaman, İslam dünyası açısından baktığımızda söylüyorum, Türkiye’den geriye kalan nedir? Dünyanın herhangi bir yerindeki dindar bir Müslüman’a Türkiye’yi sorduğunuzda söyleyecekleri hâlâ Türkiye’deki birtakım tarihî varlıklardır, camileridir, İstanbul’dur vs.’dir. En fazla söyleyecekleri Recep Tayyip Erdoğan’dır bir siyasî figür olarak –ki onun adını biliyor olmaları illa ki çok sevdikleri anlamına da gelmeyebilir– ama onun dışında şu son 15 yılda Türkiye’de AKP iktidarı ne Türkiye’ye ne İslam dünyasına, hele tüm yerküreye bir düşünce insanı, bir düşünce faaliyeti, bir kültürel faaliyet vs. hediye edebilmiş değil. Zaten onun için de dönüp dolaşıp işte köprülerimizi, havaalanlarımızı, Marmaray’ımızı kıskanan bir dünyadan bahsetmekle yetinme durumunda kalıyorlar. Ama biliyoruz ki Türkiye gibi ülkeleri yürütecek olan, buna esas dinamizmini verecek olan kültürel faaliyetlerdir, sosyal faaliyetlerdir. Hele bu kadar iyice küçülmüş olan dünyada ve 15 yılda baktığımız zaman –çok sert gelebilir ama– sıfıra sıfır, elde var sıfır. Hatta belki sıfırın altına bile düşmüş olan bir kültürel döküm yapabiliriz. Türkiye gerçekten 15 yıl içerisinde kültürel anlamda çok ciddi bir çölleşme yaşıyor. Buradan dönüşün olabileceğine dair de herhangi bir işaret yok.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus