Cumhuriyet davası ve gazetecilik: Banu Güven, Kemal Can, Hilmi Hacaloğlu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/334727371″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu

Pişirici: İyi akşamlar. Medyascope.tv’de Cumhuriyet Gazetesi Davası’nı konuşacağımız özel yayınla karşınızdayız. Bu akşam üç gazeteci arkadaşımız bizimle birlikte stüdyoda: Banu Güven, Kemal Can ve Hilmi Hacaloğlu. Hoşgeldiniz.

Banu Güven ve Hilmi Hacaloğlu bugünkü duruşmada salona girmeyi ve duruşmayı izlemeyi başardılar. Kemal Can da oradaydı, en azından başlangıçta ne olup bittiğini gördü.

Medyascope.tv izleyicilerine anlatmak belki gereksizdir, ama gene de kısaca özetleyelim: Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri, yazarları, muhabirleri, muhasebecisi ve avukatlarından oluşan 11’i tutuklu, 6’sı tutuksuz, 17 kişi yargılanıyorlar. İlk gözaltına alınışlarından bu yana 267 gün geçti. Bugün, haklarında açılan davanın ilk duruşması başladı. Duruşma İstanbul’da Çağlayan Adliye Sarayı’nda hâlâ devam ediyor. Bu duruşmaya, Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu’nun ifadesiyle başlanmak istenmişti. Ancak Sabuncu, ifadesine temel teşkil edecek evraka Jandarma tarafından el konulduğunu belirterek, bu durumda savunma yapamayacağını ve savunmasının ertesi güne bırakılmasını istedi. Mahkeme heyeti bunu kabul etti. Ardından, Cumhuriyet gazetesinin Yayın Danışmanı ve Medyascope.tv’nin de Yayın Kurulu Üyesi Kadri Gürsel savunmasını yaptı. Onun ardından Cumhuriyet gazetesi İcra Kurulu Başkanı avukat Akın Atalay savunmasını yaptı. Şu sırada Cumhuriyet gazetesi çizeri Musa Kart savunmasını yapıyor. Bugünkü durumu kısaca böyle özetleyebiliriz.

150 kişilik bir duruşma salonu. Benim orada duyduğum kadarıyla 40 avukat vardı salonda, avukatlardan biri böyle olacağını söylemişti. Sanık yakınları salondaydı. Gazeteciler salondaydı. Uluslararası gözlemciler, gazeteci ve meslek kuruluşları, yabancı misyon temsilcileri oradaydı. Ve bu dava, trajikomik bir biçimde “Basın Bayramı” ya da “Sansürün kaldırılışının yıldönümü” olarak bildiğimiz 24 Temmuz’da başladı. Banu Güven’le başlayalım isterseniz. Aslında aynı soruyu üçünüze de sormak istiyorum sırasıyla: Geldiniz, gördünüz manzarayı, ilk izleniminiz ne oldu?

Güven: Biraz önce, Hilmi ve benim için “içeri girmeyi başardılar” ifadesini kullandın ya, tutamadım kendimi güldüm. Memlekette adalete erişimin ne kadar zor olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Hem fiziksel olarak, hem de hukuken böyle bir zorlukla karşı karşıyayız. Biz 2011’de Ahmet’in yargılandığı Oda.tv kumpası davasında da buna benzer şeyleri yaşıyorduk. Akın Atalay’ın bugün savunmasında söylediği gibi, aynı şey tekrar tekrar ama farklı alanlarda, farklı kişiler tarafından aynı şekilde yapılıyor. Buna yıldırma mı dersiniz, umursamama mı dersiniz… Burada Cumhuriyet gazetesinin 17 çalışanı var. Bu duruşmanın 267 gün sonra nasıl bir ilgiyle karşılaşacağı da ortada.

İddianameye baktığınızda zaten “Yahu, bu bağı nasıl kurmaya çalışmış savcılık?” diyorsunuz. Bakıyorsunuz, MASAK (Mali Suçları Araştırma Kurulu) sonuçları var. Cumhuriyet gazetesine aktarılan paraları anlatıyor, “Bu ilandır herhalde” diyorsunuz, detaylarına çok bakmadan.

Bugün ne oldu? Bir: Kadri Gürsel’in savunması çok iyiydi. Tam da bu davanın bir gazetecilik, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü davası olduğunu anlatıyordu. İki: Akın Atalay’ın savunması neredeyse bütün iddianameye bir cevaptı. Orada oturan mahkeme heyeti, sonuçta Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş insanlar. Ben Akın Atalay’ın iddianameye dair ve o iddianame içinde bizim hemen göremediğimiz birtakım püf noktalarına dair söylediklerinden etkilenmemiş olduklarını düşünemiyorum. Fakat üzerine sorulan sorular, onlar da saçmaydı.

Pişirici: Oraya geleceğiz.

Güven: Burada bir absürdlük yaşanıyor, bugün net bir şekilde tescil olundu.

Pişirici: Kemal, senin izlenimlerin neydi?

Can: Bugün yapılan çağrılar ve sembol bir davaya ilişkin hem meslek erbabının, hem vatandaşın reaksiyonu kısmını belki bir sonraki turda konuşuruz, ama davaya ilişkin ve biraz önce Banu’nun söylediğinden devam edersek, şöyle bir şey olduğunu düşünüyorum ben: Uzunca bir süredir, artık bu davaların hiçbiri hukukî bir içerikle konuşabileceğimiz meseleler değil artık. Banu’nun anlattığı o zorluklar, çok absürdce gelen iddianamelerin hiçbiri bir beceriksizlik ürünü gibi gelmiyor bana. Çok sistemli, Kafkaesk bir dünya yaratıp, herkesin sindiği ve teslim olduğu bir çaresizlik alanı üretilmek isteniyor. Bu da, çok güçlü kanıtlarla, güçlü tanıklarla ortaya konmuş suçlamalarla değil, çok uyduruk, hatta uydurulmaya çaba gösterilmemiş delillerle kuruluyor. Bu, bir tarafıyla bir beceriksizlik, bir vasıf düşüklüğü, bir yargının düştüğü zor pozisyon olarak yorumlanabilir. Bu kadar kıyımın sonrasında artık ciddi bir yargı meselesiyle karşılaşabiliriz diye düşünülür. Ama ben bütün bu davaların daha siyasî bir merkezden ve tam da bu saçma dünyayı kurmak için, bizim “Olur mu böyle bir şey?’’ diye konuştuğumuz dünyayı bilinçli olarak kurmak için yapıldığını düşünüyorum.  Bunun içerisine, tutuklanan, gözaltına alınan, hapse atılan, yargılanan insanlara, insanların yakınlarına yapılan muameleler, ona destek vermeye kalkanlara yapılan muameleler… Belki Hilmi bahseder, mesela, bugün için yapılan destek çağrılarını bir suçlamaya dönüştürüp yayın yapan gazeteler oldu. Dolayısıyla, bu böyle bir paket. “Dava konuşuyoruz” demek bana eksik bir şey gibi geliyor, bir davadan bahsetmiyoruz çünkü. Halbuki mesleğimiz açısından da, işin kurgusal tarafı açısından da bir külliyat vardır bu konuda. Bir edebiyat külliyatı, sinema külliyatı gibi, çok özellikli olan problemli davalar vardır. Bizim tarihimizde de var, siyasî davalar da vardır. Ama bunlar o davalara benzemiyor. Bunlar dava değil. Benim en temel gördüğüm şey, bütün muamelesiyle, önüyle, arkasıyla, medyaya yansımasıyla, resmî görevlilerin yaptığı açıklamalarla, bu böyle bir paket, bir dünya tasarımı.

Pişirici: Peki. Hilmi?

Hacaloğlu: Çok şey var söyleyecek, ama önce şunu söyleyeyim: Biliyorsun, Türkiye’de savcılar Cumhuriyet Savcısı olarak tanımlanıyor. Cumhuriyet, bu topraklarda yaşayan insanların en çok kutsiyet atfettiği şeylerden biri. Dolayısıyla, Cumhuriyet Savcısı olmak demek, bir şeyi doğru yapıyor olmak demek. Böyle bir ön kabulü beraberinde getiriyor demek.

Mesela, Kadri Gürsel, savunmasını yaparken maddî hatalardan bahsetti. Kendisi için, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı ifadesi kullanılmış. 112 ByLock’cu ile görüştüğü ya da irtibatta olduğu söyleniyor, iki kişiyle görüşmüş. Bunlardan bir tanesi, babasını, yani Çetin Altan’ı kaybetmiş Mehmet Altan’a telefon açmış. Bir diğeri de, bir haberle ilgili olarak Mümtaz’er Türköne ile görüşmüş. Ama o iddianamede 112 kişiyle irtibatta olduğu söyleniyor. Az önce Banu’nun da işaret ettiği gibi Vakıf’la ilgili birçok maddî hata var. Böyle olduğu zaman, “Bu nasıl dava, bu nasıl soruşturma, bu nasıl iddianame?” diyorsun. Zaten baştan bir sakatlık insanın gözünün ortasına lönk diye oturuyor. Kemal’in de anlattığı şekilde, burada bir şey yapmak için çaba bile harcamıyorlar. Bence esas problemli olan şey bu.

Cemaat savcılarıyla da biz uğraştık. Az önce Banu’nun söylediği gibi, Oda.tv Davası’nda neredeyse bütün duruşmalara gittik. Orada Hanefi Avcı Davası’nı hatırlıyorum. Uzaktan Trojan’la yüklemişler delilleri. Adam Trojan’la delil koyuyor, öyle ya da böyle, bir şey için uğraşıyor. Burada, bir şeye ihtiyaç yok. Yalandan bir şeyi ortaya at, olsun bitsin. Orada Hanefi Avcı aylarca bunu çürütmeye uğraştı. Bir duruşmada çürüttü; ama istediği veriler, istediği raporlar gelmemişti. Şimdi hiç öyle bir şey yok.

Güven: Aynı şeyi düşündüm.

Hacaloğlu: Bu, akıl alır bir şey değil. İkincisi ve bence çok daha önemlisi, gözdağı meselesi. Belki siz de programlarınızda yapmışsınızdır. Cuma günü, Güneş gazetesi bir haberle çıktı; Büyükada’da gözaltına alınanlardan Özlem Dalkıran, Helsinki Yurttaşlar Derneği üyesi ve bizim de arkadaşımız, bizim Whatsapp grubunda vardı. Bu Whatsapp grubu ne? Bugün başlayacak Cumhuriyet Gazetesi Davası’yla ilgili olarak kamuoyunu aydınlatmaya ve sosyal medya üzerinden toplumsal farkındalık yaratmaya çalışan bir grup. 40’a yakın üyesi var. Biz burada yazışıyoruz. Mesela, “Sen basın açıklaması yap, sen şunu yap, bir video hazırlayalım, bir çizim yapalım, bunları hashtag yapalım” diye konuşup bir dayanışma gösteriyoruz. Çünkü cezaevindeki o insanlar arkadaşlarımız, meslektaşlarımız. Dayanıştığımız insanlar. Onlar gazetecilikten yargılanıyorlar, bugün de ortaya çıktı bu. Hep başından beri söylüyoruz, bu iddianamenin içinde 667 tane “haber” kelimesi geçiyor. Bu, bunun ne soruşturması olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla biz arkadaşlarımızla dayanışmak için bir kampanya yapıyorduk. O kampanya, gazetelerde “24 Temmuz kalkışması” olarak, “Kaos Planı” olarak sunuldu. Bunu yapanlar gazeteciler. Onlar da meslektaşlarımız. Sahada birlikte çalıştığımız insanlar bu habere imza attılar. Bu bir gözdağı idi, bu bir tehditti, bu bir göz korkutmaydı. Buna karşı biz tabii ki savcılıklara suç duyurusunda bulunduk. Bugün, o adliyenin önündeki kalabalık da, bizlerin o tehditlere pabuç bırakmayacağını ve bu işin arkasında olacağımızı gösterdi. Bu yapılan karalamaya, kriminalizasyona verilen bir tepki vardı. Ben ilk turda bunu söyleyeyim.

Can: Ben bir şey ekleyeyim. Hilmi, savcının bu kadar bariz hata yapması, özensiz olması meselesini söylüyor ya, savcı da Cumhuriyet savcısı. Ama ben daha fazlasını söyleyeyim; Cumhurbaşkanı var. Cumhurbaşkanı pek çok televizyon kanalına çıkıp “Bunlar gazeteci değil, bunların arasından sadece ikisi gazeteci” dedi. Cumhurbaşkanı. Bunu dinleyen gazeteciler oldu. Bunu dinleyen yabancı basın organları da, sordukları soruya aldıkları cevaba da bir şey demeksizin bunu dinlediler. Dolayısıyla, cumhurun başı bunu derken, Cumhuriyet savcısından daha fazla bir şey beklemek için bir nedenimiz var mı?

Pişirici: Bugün benim gördüğüm kadarıyla ve senin söylediğin üzerinden de gidersek, aslında Cumhuriyet Savcısı’nın “Ne yazarsam yazayım, zaten olacak olan şey belli” gibi bir tavrı vardı o iddianamede.

Hacaloğlu: Soruşturma savcısı kim?

Güven: Murat İnan.

Hacaloğlu: Murat İnan. Burada Akın Atalay bence ilk turda, öğlen arası konuşmasında manşeti verdi. Dedi ki: “Sanık kim? Cumhuriyet gazetesi. Cumhuriyet gazetesi kim? Yani bu ülkede FETÖ’yü yıllarca yazan kim? “İmamın Ordusu” kitabını yazan kim? Ahmet Şık. Cumhuriyet gazetesi muhabiri ve şu anda cezaevinde bu davadan tutuklu. Balyoz, Ergenekon davaları olurken, iktidar ittifakı kurulduğunda, kim buna karşı mücadele etti, kim buna karşı gazetecilik yaptı? Cumhuriyet gazetesi. Sanık kim? Cumhuriyet gazetesi.’’ Suçlayan kim?

Pişirici: O zaman şu soruyu net bir şekilde soralım. Cumhuriyet gazetesi davasında yargılanan nedir?

Güven: Bağımsız gazetecilik. Kadri şöyle bir örnek verdi: Daha önce çalıştığı kurumu söyleyerek, burada televizyon programlarına katılmaması için müdahalelerde bulunulduğunu, ama Cumhuriyet gazetesinde özgür bir şekilde gazetecilik yapmasına müdahalede bulunulamayacağı için tutuklandığını düşündüğünü söyledi. Cumhuriyet gazetesi gerçekten bir vakıfla idare edilen, hükümetin ve Cumhurbaşkanlığının nüfuzu olmayan bir yer. Bunun sonuçlarını görüyorlar. Cumhurbaşkanlığının da kişisel bir meselesi de olduğu için bu şekilde üzerlerine gidiyor. Ama bunu yaparken, Hilmi’nin de söylediği gibi, artık ihtiyaçları yok, özen gösterip, “sahte” bile olsa delil yaratmaya. Ya da Kemal’in söylediği gibi, dava bile değil. Mesele, insanları içeri tıkmak. Buna dair o kadar somut örnekler vardı ki bugün. Birkaç çarpıcı şeyden söz etmek ilginç gelebilir izleyicilerimize. O MASAK raporlarında yer alan, Bank Asya’dan alınan bir para var. Cumhuriyet gazetesi Bank Asya’dan para almış. Akın Atalay, “Tarihe bakın. O sırada kayyım Bank Asya’ya el koymuştu zaten. Kayyım bize nelerin satılacağına dair açık artırma ilanını veriyor, o parayı biz o şekilde Bank Asya’dan almışız. Peki, biz kaç kere almışız? Beş kere” diyor. Diğer gazeteleri sayıyor, hepsinde yüzlerce Bank Asya ilanı var. Yani, savcılık herhangi bir karşılaştırma yapma zorunluluğunu da hiçbir şekilde hissetmiyor. “Hele bir hikâye var ki, bunu anlatmakta, kendime ve etrafıma anlatmakta son derece zorluk çektim” diyor Akın Atalay. Bu da bugünkü duruşmanın çok çarpıcı bir anekdotu. Akın Atalay’ın oturduğu evin salonunun parkesini değiştiren bir usta varmış. O parkecinin de bir oğlu varmış. Parkecinin oğlu Bursa’da bir lokantada yemek yemiş. O lokantanın sahibinin Cemaat’le bağlantılarının olabileceğine dair birtakım iddialar varmış. O yüzden Akın Atalay’a hesap soruluyor. Bu, hakikaten bir emirle, “Ne bulursanız her şeyi oraya yığın” talimatının gittiğini gösteriyor. Zaman zaman insanlar kahkaha attı. Güleriz ağlanacak halimize, bunu orada sık sık yaşadık. Çamur at izi kalsın mantığıyla…

Hacaloğlu: Şimdi ismini hatırlamıyorum ama, Cumhuriyet çalışanlarından biri kızına para göndermiş, X lira.

Güven: Önder Çelik galiba.

Hacaloğlu: Önder Çelik. Sonra kızı ona iki kat para göndermiş. “Burada şüpheli bir durum var, araştırılmalı” diyor. Salon kahkahalara boğuldu. Bu, Vakıf soruşturmasıyla ilgili iddianameye girmiş sanırım. Mesela o bilirkişi meselesi. Kâbus.

Güven: Bilirkişi meselesi müthiş bir şey. Bir bilirkişi var, 2011 yılında hâlâ öğrenci.

Hacaloğlu: 2011’de mezun olmuş.

Güven: Bu arada Hukuk Komisyonu’nda bilirkişi listesinde adı yer almıyor. Bir bilişim uzmanıymış, genç biri. Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’nde okutmanlık yapıyormuş, o çıkmış ortaya. Yaptığı tespitlerin hepsi yanlış. Bir de, o kişi ve ismi açıklanmayan bir kişi daha var.

Hacaloğlu: Üç tane bilirkişi var.

Güven: O bilirkişilerden bir tanesi, “Cadı avı başladı” başlığının ve haberinin yer aldığı birinci sayfayı dosyaya koymuş. Ama asıl manşet o değil. Asıl manşeti kesmiş. Fakat Akın Atalay gazeteci gibi çalışmış, ben öyle düşündüm. “Nedir o günün sayfası, bir görelim” deyip koymuş sayfayı. Orada “Darbeciler konuşuyor” gibi başka bir başlık var.

Hacaloğlu: Altında da “Cadı avı başladı” başlığı var.

Güven: Evet, evet.

Hacaloğlu: Ama işte bütünlüklü koymayınca o zaman anlam kayması oluyor.

Güven: O bilirkişinin tweet’lerine, paylaşımlarına da bakmışlar. Hiç sıkıntısı olmadan, hükümet yanlısı ve Cumhurbaşkanı’nı çok sevdiği belli olan tweet’ler atan genç bir bilirkişi. Onun adı belli. Diğeri kim belli değil. Burada kötü niyet var. Sonra başka bir şey daha var. Cumhuriyet çalışanlarına birtakım ilişkileri sorulmuş savcılık tarafından.

Hacaloğlu: Vakıf üyeleri için şöyle bir şey yapıyor. Senin, geriye dönük olarak son 25 yıllık bütün hesap hareketlerin, çek hareketlerin, evliysen, karının, babanın, kardeşinin, çocuğunun, torunun…

Güven: Eski karının da.

Hacaloğlu: Evet, eski karının da. Onu sona saklamıştım. Mesela biri 3 kere evlenmiş; birinci karısıyla 20 küsur sene önce boşanmış, onun da geriye dönük bütün anasının, babasının… Olabilecek bir şey değil. Az önce dedin ya, bu nedir diye? Bu, esasında Cumhuriyet gazetesini ele geçirme operasyonu, bunu biliyoruz. Cumhuriyet Vakfı Operasyonu var. Vakfın üzerinden bir kavga var. O kavga, Cumhuriyet’i ele geçirme, evcilleştirme operasyonunun bir ayağı bu. Nedir o? Onu da anlattı. FETÖ’cüler ele geçirdi, yayın çizgisini değiştirdiler deniyor ya. Ne zaman değiştirdiler?

Güven: 2014’te.

Hacaloğlu: Prof. Aydın Aybay ölüyor. Yerine biri atanacak. İki aday var. Bir tanesi, 30 yıldır Cumhuriyet’te çalışmış olan, 1992 yılında Yenigün Şirketi kurulduğunda, yani içinde Uğur Mumcu’nun, Ali Sirmen’in olduğu şirkette, 11 yönetim kurulu üyesinden biri olarak atanmış Önder Çelik. Diğer isim ise…

Güven: Mustafa Pamukoğlu.

Hacaloğlu: Evet, Pamukoğlu. İnan Kıraç ve biri daha aday gösteriyorlar.

Güven: Mustafa Pamukoğlu’nu seçtirmeye çalışıyorlar.

Hacaloğlu: Ama orada enteresan bir şey var. O seçimde Mustafa Balbay da Akın Atalay’larla birlikte hareket ediyor. Altıya altı kalınıyor. Vakıfta başkanın iki oyu var. Orhan Erinç de Mustafa Balbay ve Akın Atalay’la birlikte oy kullanıyor. Kullanacağını açıkladığı için de İnan Kıraç ve Şevket Bir galiba, bu toplantı öncesinde istifa ediyorlar. Fakat burada bir katakulli yapıldı diye…

Güven: Toplantı yeter sayısı olmadı diyorlar. Üçü hiçbir sebep göstermeden gelmiyor, filan. Hilmi’nin söylediği çok önemli. Akın Atalay, aslında Cumhuriyet’i ele geçirme operasyonunda maalesef kimlerin nasıl rol oynadığını da çok net bir şekilde ortaya koymuş oldu.

Hacaloğlu: Evet. Ve çok önemli bir şey daha var. Akın Atalay savunmasında şunu söyledi: “Bizim gazeteyi zarara uğrattığımız söyleniyor. Baksınlar. Gazete 18 yıldır kâr etmiyor. Biz bunu kendi taşınmazlarımızla karşıladık. Zaten vakfın görevi bu, vakıf bunu yapar. Ama bizim 18 yılda ettiğimiz kâr, havuz medyasında bir gazetenin 1 yılda ettiği zararın çok çok daha azı” dedi.

Güven: Zarar olarak söyledi.

Hacaloğlu: O zaman Türkiye’de gazeteler niye çıkıyor? Medya niye var? Zarar eden bir kuruluş nasıl yaşıyor? Bunlar niye araştırılmıyor? Bence asıl haber burada. Ama buna hiç kimse kafa yormayacak, çünkü orası gri alan, girilmemesi gereken alan.

Pişirici: Peki, şöyle bir soru doğuyor. Benim hatırladığım, 267 gün önce arkadaşlarımız gözaltına alındığı sırada Cumhuriyet gazetesinin satışı 55 bin civarındaydı. Bugün baktım, geçen hafta haftalık ortalama satışı 39.842. Bu 267 günde 55 binden 40 bine gerilemiş. Hepi topu 40 bin satan bir gazete. Niye bu gazeteyi ele geçirmeye, kapatmaya, susturmaya çalışır bu siyasî iktidar?

Can: Ben yine takıntılı bir şekilde aynı şeyi söylemeye devam edeceğim. Burada niceliksel durumun çok önemi yok. Cumhuriyet gazetesi, çok etkili, çok büyük kamuoyu oluşturan –zaten, kamuoyu medya şöyle ya da böyle yaptığı için oluşmuyor; kamuoyu başka şeylerden dolayı da oluşuyor– çok sattığı için değil. Var olduğu için problem. Ölçek şöyle: Demin söylediğim bir dünya tasarımında, çok basit tabirle “kızım-gelinim diyalektiği” gibi, küçük de olsa dik durmaya çalışan, itiraz etmeyi sürdüren ve itiraz etmeyi sürdüreceğine dair güçlü bir belirti veren herkes, potansiyel bir tehlike. Bunun büyüklüğü ve etkisi önemli değil.

Daha önce de burada birkaç kere konuştuk. Yüzbinlerce kamu görevlisi atıldı. Gerçi yaptıkları eylemin gücüyle de ilgili ama açlık grevine başlamadan önce de çok etkiliydi Nuriye ve Semih. İşlerinden edilmiş iki genç insan, her gün Yüksel Caddesi’ne gidiyor ve bir etki yaratıyorlardı. Çok oldukları için değil. Yüz bin kamu görevlisi OHAL’le işinden edilmiş, yürümüyor. Ama iki kişinin sesi etkili oluyor. Sonuçta şöyle bakıyor ölçeğe: Sadece var olması, sadece bunu yapılabiliyor olması, sadece karşısında direnilebilir olduğu fikrinin devam etmesi, bir tehdit. Bunun büyüklüğü, gücü değil önemli olan. İşi biraz gazetecilik üzerinden konuşursak, tek tek yayın organlarından çok, artık gazetecilik eyleminin kendisi bir tehdit olarak görülüyor.

Buna şunu da ekleyebiliriz: Cumhurbaşkanı, yabancı basına verdiği son dört röportajında, buradaki alışkanlığı ile o gazetecileri de fırçaladı. Çünkü yapılan işin, soru sorma biçiminin rahatsız edici bir tarafı var. Dolayısıyla, senin de söylediğin gibi, Cumhuriyet gazetesinin satış rakamı 40 bin. Daha önce kapattığı pek çok yayın organı açısından da bunu söyleyebiliriz. Ama buradaki problem, bunun yapılabilir olduğunu göstermeleri riski. Direnilebilir, itiraz edilebilir ve ne kadar güçlü olursa olsun, iktidarlara karşı gazetecilik yapılabilir fikrinin devamı bir problem olarak görülüyor. O yüzden tahammül gösterilmiyor Cumhuriyet gazetesine. Diğer medyayı bildiğimiz şekilde hizaya sokabildiği için, pek çok gazeteciyi işlerinden ederek devre dışına çıkarttığı için, gazetecilik faaliyetinin kendisini daraltmaya dönük bir eylem olarak düşünüyorum.

Güven: Bugün Akın Atalay bununla ilgili şöyle bir şey söyledi, iddianamede yer alan birtakım şeylere cevap verirken. Cumhuriyet gazetesinin 40-60 bin bandında gidip gelen bir satışı olduğunu söyledi. ‘’Ama bununla beraber, genelde Türkiye’de tirajlar çok şişirilmiştir. Normalde günde 1,5 milyon gazete okunmaktadır. Ama reklamverenlerin yaptıkları araştırmalar daha sağlıklıdır ve en çok erişim kabiliyetine sahip olan gazetelerin arasında Cumhuriyet görünüyor” dedi. Yani 1 adet Cumhuriyet gazetesi, 8-10 kişiyi dolaşabiliyor diyerek bir reklamverenin araştırma sonucunu da söyledi.

Pişirici: Türkiye’de 55 milyon seçmen var. Satılan günlük toplam gazete sayısı, 3,5 milyon. Bu çok ayıp bir şey. Bunu bir kenara bırakalım. Bir başka şeyi sormak istiyorum. Bir soru sorayım, hanginiz cevap vermek isterse öyle başlayın.

Memlekette bir kısım medyanın siyasî iktidarı koşulsuz, sorgusuz sualsiz desteklediği açıkça ortada. Onlara “yandaş medya” da deniyor. Bir kısım medya var ki onlar bu denli yandaş görünmüyorlar. Nispeten orta bir yol izlemeye çalışıyorlar ya da o izlenimi veriyorlar. Ama bugün, onlarda dahi –ki bu gazetelerin hepsinde Cumhuriyet kökenli bir genel yayın yönetmeni, eski genel yayın yönetmeni, muhabir, köşe yazarı olmasına rağmen–, Cumhuriyet gazetesi davasının başlayacağına ilişkin birinci sayfalarında tek bir haber bile yoktu. Bu birinci tespitim.

İkinci tespitim: Siz de oradaydınız, Adliye önünde, desteklemek için gelen insanların içinde ya da ikinci kattaki duruşma salonuna giden koridorda, yine aynı şekilde, bu gazetelerde, bu medyalarda çalışan, hiç olmazsa eski Cumhuriyet çalışanı olarak bildiğimiz insanlar gene yoktu.

Bu programın başlığı “Cumhuriyet davası ve Gazetecilik”. Bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Niye böyle yapıyorlar? Niye böyle oluyor?

Can: Sen az önce sınıflandırdın ya, bir yandaş medya var, bir de yanaşık medya var herhalde. Tek tek insanlar mesleğe saygılarından, orada yargılananlarla ilişkilerinden, hukuklarından, geçmişlerinden ya da bugüne kadar yapıp ettiklerinden, meslekî müktesebatlarından dolayı kişisel tercihleri itibariyle orada olup olmamaları ile ilgili bir tartışma açabiliriz. Bu, vicdanî ve meslekî bir tartışmadır. Ama yayın kuruluşları açısından meseleye baktığımızda, orada çok ayırmakta zorlanıyorum bu tür meselelere bakış açısından. Çünkü bir şeyin yandaşı olmak, onu desteklemek meselesi, onun propaganda aracı olmakla ilişkilendirilebilir. Ama onun izin verdiği sınırlara uymak da büyük ölçüde bu tanımın içine sokar.

Hâlâ yayınlanmakta olan bir gazetenin neredeyse bütün yönetiminin, bütün yöneticilerinin, önemli miktarda yazar ve çizerinin yargılandığı bir davanın…

Hacaloğlu: Tutuklu olarak.

Can: Bir haber niteliği haline dönüşmemesi, tıpkı demin konuştuğumuz davadaki birçok mesele hukukla açıklanamıyorsa, bu da gazetecilik mesleği ile açıklanabilir bir şey değil. Bu, politik bir tavırdır. Orada çalışanlar ve o kurumların yöneticileri, “Biz bunda çok haber değeri görmedik; onun için de çok üstünde durmadık, haber yapmadık, göndermedik, görmedik” diyemez. Bunun tıpkı bu davadaki meselelerin hukukî mülahazalarla açıklanabilir olmaması gibi, bu da mesleki bir mülahazayla açıklanamaz. Dolayısıyla, tek tek insanların vicdanlarından öte, bu kurumların…

Belki birazdan konuşmaya başlarız, “Hükümet niye saldırıyor?”un ötesinde, o 40 bin, 60 bin satış meselesinde başka bir taraf var. Bu gazeteyi, şu anda yargılanan gazetecileri, defalarca maille, mesajla, telefonla, yeterince cesur olmayıp hükümete saldırmadığı için eleştiri yazan hatta tacize varan mesajlar atanların toplam sayısının, bugün onlara destek için gelenlerin yüzlerce katı olduğunu biliyorum. İnsanlar kendilerini rahatlatması için birilerinin cengâverce şeyler yapmasını istiyor, ama sonuçta iş onlarla dayanışmaya geldiğinde, iş onlara sahip çıkmaya geldiğinde, aynı tavrı göstermiyor. Biz bu işi hep meslekî tarafından konuşuyoruz, ama senin sorduğun soruyu ben bir de şöyle sorayım: Evet, pek çok gazeteci orada yoktu. İşlerinden olmaktan korktular, belki hayattaki öncelikleri başka vs. bir sürü şey söyleyebiliriz. İyi de, bu insanları okuyan, bu insanları yeterince cesur olmadığı için eleştiren, yargılanan bu gazeteyi hâlâ almaya devam eden, başka gazeteleri alsa bile onun çizgisinin yeterince muhalif olmadığı eleştirisini yapan ve adalet isteyen kalabalıklar açısından aynı sorunun sorulması gerektiğini düşünüyorum açıkçası.

Pişirici: Bu açıdan bakıldığında, bugünkü kitle hüzün vericiydi.

Güven: Kaldı ki, en az 500 kişi kadardık; biz buna sevindik, ama Kemal’in söylediği çok doğru.

Can: Burada bizim de hatamız var. Bizim derken, gazeteciler olarak söylüyorum. Slogan: “Gazetecilere özgürlük”. Gazetecilere özgürlük diye tartıştığımız şey aslında önündekini kaldırırsan, “Özgürlük” meselesi. Fikir özgürlüğü, özgürlük. Tamam, bu kamuoyu oluşturmak açısından kritik bir meslek olduğu için “Gazetecilere özgürlük” diyoruz. Ama biz de belki biraz şuna yatkınız: Kendinden bahsetmeyi seviyor, kendini özel bir pozisyon olarak tarif etmekten hoşlanıyor, böyle bir problem var. O yüzden de cümleyi böyle kuruyor. Ama aslında yargılanan şey ya da demin konuştuğumuz gibi, tahrip edilmek, sıkıştırılmak istenen şey, tek tek gazeteciler, bir meslek grubu, birtakım insanlar değil. O insanların servis verdiği topyekûn haber alma hakkı, en temel özgürlükle ilgili. Dolayısıyla herkesin özgürlüğü ile ilgili bir mesele. “Özgürlük istiyoruz.” Tıpkı, o yürüyüşün temel sloganı olan “Adalet” gibi. Burada da slogan “Özgürlük”. Biz bu işi bir gazetecilik meselesi gibi algılıyoruz, arkadaşlarımıza sahip çıkmak için oraya gidiyoruz, dayanışma gösteriyoruz; ama bu mesele bir genel özgürlük meselesi ve ülkeye giydirilen genel bir ruh halinin, dünya algısının, sindirilmiş bir çaresizliğin bir parçası. Dolayısıyla, bugün burada böyle cereyan eden şey başka alanlarda da cereyan ediyor. Kamu çalışanlarının işinden edilmesinden tutun, insanların yaşadıkları çevrelerinin elinden alınmasına kadar gidiyor. Ama bu topyekûn bir şey. Kendimizi de eleştirerek söylüyorum, artık biraz bu ölçekten konuşmaya başlamak lazım.

Güven: Aslında biz kampanyamızda bunun da altını çizmeye, vurgulamaya çalıştık. Yaptık bir ölçüde. Ama bunun büyümesi lazım. Tamamen hemfikirim Kemal’in söyledikleriyle.

Pişirici: Daha önce Hilmi’nin sözünü ettiği o yandaş medyanın saldırısıyla karşılaşanlardan biri de sensin.

Güven: Grup olarak karşılaştık, ama bunun için sevilen biriyim.

Hacaloğlu: Hedef gösterilmek için tercih edilen.

Güven: Evet, tercih edilen.

Pişirici: Sen medyanın bu tavrını nasıl değerlendiriyorsun?

Güven: Değerlendirmesem olur mu? Hiç nefesimi yormayayım. Suç duyurusunda bulundum. Tekzip için de başvuruda bulundum. O kadarını söyleyeyim.

Hacaloğlu: Ben şöyle söyleyeceğim: Bugün orada, merkez medyada çalışan gazeteciler vardı. Çok sayıda olmasalar da vardı. Muhabir düzeyinde, yazar düzeyinde de birkaç kişi vardı. İsim vermeyeyim şimdi, çünkü o isimleri verirsem, oraya gelmeyen yüzsüzlerin yüzsüzlüklerini iyice vurmuş olacağız. Bu, çok ayıp bir şey. Kabul edilebilir bir şey değil.

Cumhuriyet gazetesi 1924 yılında kurulmuş ve Türkiye’nin 1924’ten beri aralıksız yayın yapan tek gazetesi. Ben baktım, Akşam gazetesi daha evvel kurulmuş, 1913’te galiba, ama araları var. Cumhuriyet gazetesi 1924’ten beri yayın yapıyor.

Güven: O Akşam gazetesi, bugünkü Akşam değil tabii.

Hacaloğlu: Evet o değil tabii. Cumhuriyet, 1924’ten beri yayın yapıyor. Bugün, dün, öncesinde bu matbuata, bu basına adam yetiştirmiş, ekol olmuş, okul olmuş bir gazete. Birçok yönetici, birçok gazetede var. Onu da bırak, bu memleketteki birçok gazeteci o ekolden bir şekilde bilgi sahibi olmuş, o geleneğin bir parçası. Buna bigâne kalmak kabul edilebilir bir şey değil. Bu gece kafalarını yatağa koyup nasıl uyuyacaklar bilmiyorum.

Özgür Mumcu’nun tweet’lediği şeyi arıyordum az önce. Libération gazetesi, bugün altı tam sayfasını Cumhuriyet davasına ayırdı. “Erdoğan’a göre basın” diye vermişler. Şöyle diyor: “17 Türk gazetecinin yargılanmaya başlandığı bugün, Libération, sayfalarını, otoriter iktidarın baskısının kurbanı olan, Türkiye’deki bağımsız kalan son birkaç gazetesinden birine açıyor” diyerek altı tam sayfa Cumhuriyet gazetesi ile ilgili haber yapıyor. Bu esasında bizim medyamızın yüzüne çalınan bir kara. Bu kadar görmezden gelmek, akla zarar bir şey. Bu kabul edilebilir bir şey değil.

Bir de tabii şunun unutulmaması gerekiyor; zannediliyor ki bu böyle yaşanıyor ve geçip gidiyor. Bugünlerin hesaplaşması mutlaka olacak. “Ne düşünüyorsun bugünlerde?” diye soruyorlar. “Allah bana sağlık versin diye sürekli dua ediyorum” diyorum. Çünkü yaşamak ve bu günler geçtikten sonra o meslektaşlarımla yüzleşmek istiyorum. Yüzleşmek, yazıyla, çiziyle olacak, ama mutlaka yapacağız bunu. Bu yapılanlar, bu karaçalmalar, tehditlere aracı olmalar, tetikçilik yapmalar, kayıtsız kalmalar, görmezden gelmeler, havaya bakıp ıslık çalmalar, bugünler geçtikten sonra hesaplaşacağımız şeyler olacak. Buna benzer dönemler hep yaşadık. Sabah konuşuyorduk, 12 Eylül sonrasında DGM’ler, sorgulamalar, şunlar, bunlar bir dipti. Ama orada gene de bir hukuk vardı. Fikret İlkiz’le konuşuyorsun, Bahri Belen’le konuşuyorsun, onlar o dönem yargılamalara girmiş insanlar olarak bir şey anlatıyorlar. Sonra Cemaatçiler ortaya çıktı. Bugün FETÖ diye herkesin mahkûm ettiği Cemaatçiler. Bugünkü iktidarla beraberken, biz F tipi diye eleştirip, bağırıp, sokaklarda yürürken, onlar o dibin dibiydi. Bugünküler, o dibin, dibinin dibi. Yani hakikaten bu dip meselesi bitmiyor.

Bugün, Basın Bayramı. 24 Temmuz 1908’de Abdülhamid tarafından II. Meşrutiyet ilan ediliyor. Sonrasında, o güne kadar 30 yıl boyunca her gün kontrol edilmesi için gazetelerini saraya gönderen gazete yöneticileri toplanıp “Biz artık gazetelerimizi göndermiyoruz” diyorlar. Sansür öyle kalkıyor. Sansür bir kararnameyle, bir yasayla, yönetmelikle kalkmıyor. Gazeteciler toplanıyor “Biz göndermiyoruz” diyorlar ve göndermiyorlar.

Ama sonra ne oluyor? Sonra, bir anda dünya kadar gazete kuruluyor; gazeteler, özgürlüğü getirdiği düşünülen İttihat ve Terakki’ye sert muhalefet yapıp eleştiriyor.

31 Mart Ayaklanması oluyor. 31 Mart Ayaklanması bastırıldıktan hemen sonra İttihatçılar II. Abdülhamid’i tahttan indirip iktidara yerleşmeye başlıyorlar. Ağır eleştiri getirenlerden gazeteci Ahmet Samim öldürülüyor. İttihatçıların yaptığı söyleniyor ama ispat edilemiyor. Bir görgü tanığının ifadesine göre bir zabit öldürüyor.

İttihat Terakki iktidara geldikten sonra askerî sansür getiriyor. Bence o gelenek bir türlü bitmiyor. Sansür dediğimiz şey, yalnızca bir şeyin yazılıp çizilmemesi değil. Baskı, tehdit, gözdağı, korkutma, sindirme. “Cumhuriyet gazetesindekileri içeri aldık, yarın bunları da alırız, şunları da…” Bu bitmiyor, gazetecinin kavgası da bitmiyor. Bu mücadele ilanihaye devam edecek. Çünkü sen hakikatin peşindesin. Sen kendi gerçeğinin peşinde değilsin, hakikatin peşindesin. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorsun.

Mesela, İdlib’de ne oluyor? Türkiye yıllardır Suriye meselesini konuşuyor. El Nusra, İdlib’de Ahrar üş-Şam’ı yendi, orayı ele geçirdi. Türkiye’nin artık ilişkide olduğu herhangi bir Suriye kapısı kalmadı. Medyanın bunu konuşması, tartışması gerekiyor. Hiç kimse bunu da görmüyor. Yani, iktidar bir şey veriyor sana, tartışacağın alan belli. “Bu alanda, bu kum havuzunda oynayacaksın. Ya orada oynayacaksın, ya da oynamayacaksın” diyor. Birtakım insanlar da bunu kabul edip “Peki, öyle yapalım” diyor.

Pişirici: 10 dakika önce duruşma sona ermiş. Yarın 10.30’da duruşmada ikinci oturuma başlanacak. Musa Kart’ın savunmasıyla bugünkü oturum sona ermiş oluyor.

Güven: Aslında hukuk devleti çalışmış olsa ve mantık gerektiği gibi çalışsa, bugünkü savunmalardan sonra ve belgeleri aldıktan sonra mahkemenin “Paydos” demesi gerekirdi.

Pişirici: Ailelerin tavrına ilişkin ne söyleyebilirsiniz?

Güven: Aileler çok zor bir dönem geçiriyorlar. Avukatlar daha duruşmanın en başında buna itirazlarını dile getirdiler. KHK ile kısıtlanan bir savunma hakkıyla karşı karşıyalar. Bu ne demek? Haftada bir gün, bir saat avukatlarıyla, bir görevli eşliğinde görüşebiliyorlar. Bütün verilen belgeler görevli tarafından alınıyor, inceleniyor, geri veriliyor. Kayıt altında görüşme yapabiliyorlar ve aynı zamanda, aileleriyle de bir saat görüşebiliyorlar. Bir kere bu, adil yargılanma hakkını çok ciddi zedeleyen bir şey, dolayısıyla bütün davaya gölge düşürüyor. Bunun tekrar tekrar altı çizilmeli. Bu koşullarda da, çoğu 267 gündür içeride olan yakınlarına moral vermek için, onlar da moral bulmak için, o kadar güleryüzlü, o kadar birbirlerine destek olmaya çalışan, ufacık temaslar için çırpınan… Biri, birinin torununu getiriyor onu geçirmeye çalışıyor, biri bir diğerinin oğlunu geçirmeye çalışıyor. Ahmet Şık’ın kızı Mina üniversiteyi kazandı bu yıl. Öylesine zor bir zamanı ikinci kez bu çocuğa yaşattılar. O babasıyla göz göze geliyor, dünya onların oluyor. Bütün bunları hesabı hukuken nasıl verilir, hakikaten, ömrümüz yeter, görürüz. Şöyle bir şey var aslında, bir taraftan da onu düşündüm. Biz de biraz arkadaşlarımızla temas kurabildik. Neye razı ediliyoruz? Aileler yakınlarını çok kuvvetli görüyorlar orada. Hepsi dimdik, herkes de onlarla gurur duyuyor.

Hacaloğlu: Bence şöyle: Gayet mağrurdular. Aralarda onları gördük. Yargılananlar da öyle. Herkes dimdikti. Moralleri gayet yerindeydi, gayet iyi görünüyorlardı. Selamlar yolladılar. Yakınları da çok iyiydi. Bence, orada, haklılıktan kaynaklanan bir şey vardı, kendinden emin olma hali. Çok zor tabii, orada çocuklar, torunlar var. Bir haksızlık görüyorsun insan çaresiz kalıyor gerçekten.

Güven: Bülent Utku’nun annesi tekerlekli sandalye ile oturuyordu. Bülent Utku Cumhuriyet gazetesinin avukatı aynı zamanda. Annesi onu görmeye gidememiş diye biri bana söyledi. Teyit edemedim ama bugüne kadar onun için kolay olmamış. Bugün mahkeme salonunda biraz görüşebildiler. “Nasılsın?” dedi annesine, ayağa kalktı. Sıcak orası, annenin yaşı ileri. Bunlar hakikaten yenilir yutulur şeyler değil. Ama gayet güçlüler.

Pişirici: Peki, ilk günden bir yargıya varmak doğru olmaz, kolay değil. Bu duruşmalar Cuma gününe kadar devam edecek, Cuma günü bir ara karar verilecek. Kadri Gürsel, Akın Atalay ve Musa Kart’ın savunmaları yapıldı. İkiniz gördünüz, mahkeme heyetinin tavrını da gördünüz. Sen iddianame ve savunmaları da gördün. Bu işten bir tahliye çıkar mı?

Hacaloğlu: Bence çıkar. Ben bekliyorum. Hepsi olmaz muhtemelen, ama birkaç tahliye olacak muhtemelen. Heyetin tavrını söyleyeyim. Mahkeme Başkanı gayet makul gözüküyordu. Dinliyordu, gayet saygılı, iyi bir hâkim izlenimini uyandırdı bende.

Güven: Buna gayret etti, evet.

Hacaloğlu: Gayet dikkatliydi.

Can: Yalnız, ünü böyle.

Hacaloğlu: Öyle mi? Ben tanımıyorum.

Can: Böyle tavır gösterip sonra kararlarıyla şaşırtan biri.

Güven: Ama en azından bırakmak istediği izlenimin bu olduğunu söyleyebiliriz. Salonda bazen alkışlar oldu, fotoğraf çekenler oldu vs.

Hacaloğlu: Hiç negatif davranmadı.

Güven: Bunlarla ilgili uyarıda bulundu ve çok kibar konuştu. Biz başka türlü hâkimler de gördük. Sen, ben diye dümdüz giden. O öyle değildi. Öyle bir imaj çizmeye gayret etti. Ama Cuma gününü beklememiz lazım.

Hacaloğlu: Zaten galiba basın davalarını bilen bir hâkimmiş. Ben öyle duydum.

Can: Evet.

Güven: Onu bilen bir hâkim de, gerçi o soruyu hâkim sormadı. Mahkeme heyetinden biri, “Sizde basın danışmanlığı var mı?” diye sordu. Yayın danışmanlığı ile basın danışmanlığı aradaki fark…

Pişirici: Kadri’ye sormuşlar o soruyu galiba, o da anlatmış.

Güven: Evet. O da “Basın danışmanlığı gazetede olmaz. Başka kurumların basın ilişkilerini yürüten kişidir basın danışmanı” diye bir müddet anlatmak durumunda kaldı. Savcı iddianameye ne kadar hâkim sorusunu sorduran şeyler de oldu. Hilmi’nin söylediği gibi tahliye çıkabilir. Tümden tahliye edileceklerini maalesef düşünmüyorum. Ama bir taktik olarak, zaten Ekim ayının başında Türkiye’nin AİHM’e bir savunma vermesi gerekiyor ya, o zamana kadar basıncı biraz azaltacak bir şey yapmayı “uygun görürlerse” diyelim –üçüncü çoğul şahıs kullanayım– belki öyle bir şey olabilir.

Hacaloğlu: Zaten bunları tartışıyor olmak absürd bir şey. Sonuçta hukukî bir karar verilecek. Ama bu hukukî kararın siyasî münazaralarla yapıldığı konusunda herkes hemfikir. Bence Kafkaesk olan, Kemalin başta anlattığı durum bu: Siyasî olarak ne karar verilebilir? Sonuçta Türkiye ile ilgili AİHM Ekim’de bir karar alacak. Onun öncesinde bir şey yaparlar. Bunun matematiğini yapıyorsun yani. Burada herhalde birkaç kişi bırakılır. Ekim’de o karar verilmeden önce duruşmayı birkaç güne alırlar, orada da birkaç kişi daha bırakılır belki. Esasında böyle olmaması gerekiyor. Hâkimin önündeki iddianameye bakması gerekiyor. İfadesini veren sanıkların, yargılanan gazetecilerin sözlerine bakıp hukuk çerçevesinde bir karar vermesi gerekiyor. Hukukun amiri olması gerekiyor. Ama hepimiz burada başka saiklerin devreye girdiğinden eminiz. Anormal olan bu.

Can: Hâkimin iyi tavrına bakarak, gözünden bir umut çıkarmaya çalışıyoruz, ama birazcık hukuk, birazcık akıl ve izan olsa, böyle bir iddianame bir hâkimin önüne geldiğinde “Böyle dava olmaz” der. Ben tekrar aynı şeyi söyleyeceğim: “Bu dava değil.” Başka bir “dava” var ya, o davanın davası bu. Mantıken, “Evet, buradan insanları bırakması lazım, ama hepsini bırakmaz” diyoruz. Böyle şey mi olur? Burada, her biri için söz konusu iddianamede yer alan suçlamaların hepsi, deli saçması, zırva, saçma sapan şeyler. İyi davranan bir hâkim, iyi adam filan. Bu iddianame önüne geldiğinde bunu dava diye kabul etmiş bir hâkimin bundan sonra vereceği kararın hukukîliğinin tartışılması hakikaten zül. Çok açık bir şey. Başından sonuna kadar saçmalıklarla dolu, delil bile olmadan uydurulmuş suçlar var bu davada.

Gazete yayın politikası değiştirme suçu diye bir şey olur mu yahu? Eğer politika değiştirme bir suçsa, bu hükümet 15 yılı için yargılanmalı. Defalarca politika değiştirdi. Cemaat politikasını değiştirdiği için yargılansın mesela.

Güven: Sen bir gazetenin künyesine niye karışırsın yani?

Can: Farz edelim ki politikayı değiştirdi. Bu bir gazete olabilir, hükümet olabilir, bir ticarî işletmenin satış stratejisi olabilir, politikasını değiştirdiği için yargılanacaksa, kendi karar organlarınca yaptığı işlemler yargılanacaksa, hakikaten böyle yargılayalım o zaman. Suriye politikasını değiştirdiği için Dışişleri Bakanlığı’nı yargılayalım. AB politikasını değiştirdiği için AKP’yi yargılayalım. Cemaat politikasını değiştirdiği için Cumhurbaşkanı’nı yargılayalım.

Pişirici: Peki. Sürenin sonuna geldik. “Aklıma gelen bir şey var, söylemem gereken bir şey var” diyen var mı?

Güven: Akın Atalay’ın savunmasında bir bölüm vardı: “Biz hiçbir zaman, ‘biz bir hata yaptık, Cemaat’in devlet içindeki yapılanmasının ve elemanlarının ne olduğunu anlayamadık da, aynı dağın yeli, aynı bağın gülü olduk’ diyenlerden değiliz. Biz hiçbir zaman aynı dağın yeli, aynı bağın gülü olmadık. Belki öyle olsaydık, şimdi başımıza bunlar gelmezdi” diye bağladığı bir paragraflık bir bölüm vardı. Meselenin adını böyle de koydu diyebiliriz.

Hacaloğlu: Biz “Dışarıdaki Gazeteciler” olarak Cuma gününe kadar orada olacağız, davayı takip edeceğiz. Çünkü bizim en iyi bildiğimiz iş gazetecilik. Bu karartmaya rağmen o duruşmada ne olduğunu sosyal medya üzerinden atacağımız tweet’lerle anlatmaya çalışacağız. Çünkü orada büyük bir haksızlık yapılıyor. Bu haksızlığa duyarsız kalmak mümkün değil. Bunu gayet iyi anlatıyorlar. Bugün, Musa Kart’ın savunmasını dinleyemedik; ama Kadri Gürsel ve Akın Atalay’ın savunmasını dinlemiştik. Gayet kuvvetli savunmalardı. Kamuoyunun bunu bilmesinde fayda var.

Mesela bu davada ‘’Jeansbiri’’ diye biri var. Kemal Aydoğdu, 27 yaşında, FETÖ’den tutuklu bir öğretmen. Bugün girip baktım twitter’a, 1 milyon takipçisi olan çok popüler bir hesap. Niye bu davanın içerisinde var? “AkSilahlanma” diye bir etiket açmış twitter’da. Cumhuriyet gazetesi de oradan bir alıntı yapmış, ya da haber yapmış. Ertesi gün de Aydın Engin bunu köşe yazısında kullanmış. Yani, FETÖ’den tutuklanan kişinin twitter hesabına dayanarak o kişiyi bu davanın içine koyup bilgi üretiyorlar. Oradan bir algı yaratılıyor. Böyle olmaması gerekiyor bu işlerin. Bu, kafaları bulandırmak için yapıldığı apaçık bir şey. Cumhuriyet gazetesiyle herhangi bir bağı yok. Bu aralar çok moda ya “iltisaklı olmak” sözcüğü. Cumhuriyet’le hiçbir iltisaklı hali yok. Olmayan bir şey davaya geldi, orada duruyor. Avukat da çok geç geldi.

Güven: O da tutuklulardan.

Hacaloğlu: Avukat da tutuklu. Bu yaratılan algı ortamını bertaraf etmek ve gerçeği ortaya çıkarmak için, hakikati haberleştirmek için biz “Dışarıdaki Gazeteciler” grubu olarak orada olacağız. O grup da esasında, Güneş gazetesinde sözü edilen “24 Temmuz Birlikte Özgürüz” grubu. Bugün de görüldüğü gibi, bir kaos, kalkışma olmadı. Herkes demokrasi standartları çerçevesinde sesini, sözünü duyurmaya çalıştı. Cuma’ya kadar da bunu yapacağız. Umarım, Cuma günü tüm tutuklu gazeteciler tahliye edilmiş olurlar.

Güven: Ve birlikte özgür oluruz.

Hacaloğlu: Birlikte özgür oluruz.

Pişirici: Kemal, var mı söyleyeceğin bir şey?

Can: Bir tek, o cürmünden fazla etki yaratmaya müsait olan –yayın organı ya da gazete demeye dilim varmayacak– o şeylerin yaptığı işin, bazı meslektaşları kalkışmanın parçası olarak korkutarak oraya gelmelerini engellemeye dair bir fonksiyonu olmuştur diye düşünebiliriz. Çünkü gazetecileri bir kenara bırakalım, “Birlikte özgürüz” meselesi açısından bu sembol bir dava. Çok daha güçlü bir biçimde sahiplenilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gelemeyenlere, şuna, buna bahane vermiş olayım. Çünkü amaç, Banu ve Hilmi’nin de içinde olduğu arkadaşlarımızı hedefleştirmek kadar, diğer pek çok insanı da bu tehlikenin işaretiyle, belki ürkütmek hamlesi de içeriyordu. Ama işte, ürktükçe iş ters işliyor.

Hacaloğlu: Bir cümle ekleyebilir miyim? Zafer Arapkirli bizi izliyormuş. Şöyle dedi: “Az önce hâkim ve savcının ’basın danışmanı’ sorusundan söz edildi ya, önce ben de şaşırmıştım. Sonra öğrendim ki yeni Basın Kanunu’nda böyle bir şey varmış. Duruşma sırasında İlhan Cihaner gösterdi ilgili maddeyi”. Ne demek istediğini anlamadım ama bakacağım.

Güven: Basın Kanunu’nda geçiyor dedi, ama o orada kontekstin içine oturmayan bir soruydu. Yayın danışmanlığı çok rahatça anlaşılabilecek bir şey, adı üzerinde. Kadri de “Basın Kanunu’nda var mı ben bilmiyorum” dedi.

Hacaloğlu: Bakalım neymiş?

Pişirici: Peki. Hilmi Hacaloğlu, Kemal Can, Banu Güven, geldiğiniz için çok teşekkürler. En başta da söylediğim gibi, Cumhuriyet gazetesinin yargılanmasına başlandı bugün. Bilerek söylüyorum “Cumhuriyet gazetesinin yargılanmasına başlandı” diye. Bu yargılama, haber alma hakkının, ifade özgürlüğünün yargılanması, Kemal’in de söylediği gibi, sadece Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının yargılanması, onların özgürlükleri değil mesele. Sizin, bizim haber alma hakkımızın ve ifade özgürlüğümüzün yargılanması söz konusu. Bu programı izleyenler, bir kez daha düşünün lütfen. Sizin haber alma hakkı ve ifade özgürlüğünüz için yargılananlara, belki yarın, öbür gün, sonraki gün, daha yürekten, daha kanlı canlı bir destek verirsiniz. Bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi akşamlar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus