Maurizio Ferraris: “Dünya, çoğunluğu özgün, dâhi, yaratıcı olduğunu düşünen dallamalarla dolu”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Anastasia Vécrin’in İtalyan filozof Maurizio Ferraris ile yaptığı söyleşi 25 Ağustos 2017’de Libération’da yayınlandı ve Haldun Bayrı çevirdi.

İllüstrasyon: Sylvie Serprix
İllüstrasyon: Sylvie Serprix

Aptallıktan tek etkilenenler, internetten beslenen duygusal kalabalık olmayabilir. Baudelaire, Heidegger, Flaubert… En keskin zekâlar bile ciddi “salaklık”lara kapılabiliyor. “Atlar neden köpeklerden iri?” diye soruyordu filozof Francis Bacon mesela. Mizah ve alaycılık dolu ufak bir rapsodi olan l’Imbécillité est une chose sérieuse (“Ahmaklık ciddi bir şeydir”, 30 Ağustos 2017’de PUF tarafından yayımlanacak) kitabında, İtalyan filozof Maurizio Ferraris, kendini kurnaz zannedenlerin çoğu zaman ötekilerden ahmak olduğunu hatırlatıyor. Ya kendi kendimize “Asıl ahmak sensin” diyerek başlasaydık?

maurizio

20110430083501!Maurizio_Ferraris_2011

Madem ki size göre “Dünya dallamalarla dolu”, bir ahmağı nesinden tanırız?
Mesela ahmaklık üzerine kitaplar yazmaya kalkışmasından. Bu konudaki kaynakça uçsuz bucaksız, ki bu da düşündürüyor insanı: Ahmaklık üzerine bunca kitap niye? Çünkü her yazar, kendisine okur tarafından empatiyle yaklaşılacağı umuduyla, hatta güveniyle karışık bir biçimde, bunun uzmanı olduğu duygusundadır: Ahmak okur, hemcinsim, kardeşim! Deliler çok kalabalık değildir ve teşhis edilebilirler, oysa enayiler kalabalıktır ve her tarafa dağılmışlardır. Kendini Napolyon zanneden deliyi teşhis ederiz; ama asıl sorun, Napolyon’un bir enayi olabilmesidir. İmparatorluğunu tehlikeye atıp Rusya seferine çıkan biri enayi değilse nedir? Ya Memlûklarla savaşmak için Mısır’a gitmesi? Ki bu da onun ahmaklık patentleri dağıtmasına engel olmamıştır: idiota (salak, alık), imbecille (ahmak), ignorantaccio (cahil), canaglia (alçak)… İnce ayrımlardır bunlar. Kabaca bakıldığında, ahmaklık bilişsel değerlere karşı bir körleşmeyi, bir ilgisizliği, ya da bir husumeti andırır; ki bizatihi bir kusurdur ve bu kusur entelektüel hevesleri/hırsları olanlar arasında daha yaygındır; böylelikle dünyada en çok paylaşılan şeydir.

İnsan varlığının özünde bulunduğu için mi ahmaklık “ciddi bir şey”dir? Rousseau’ya karşı, bizim doğa halimizin bu olduğunu mu söylüyorsunuz?
Ahmak (imbécile) sözcüğü in-baculum’dan geliyor; sopasız, silahsız, tekniksiz ve korumasız demektir bu; yani doğa halinde insandır. Rousseau tarafından, ama başkaları tarafından da düpedüz ahmakça bir inatçılıkla ülküselleştirilmiş olan, “kökende kusursuz ama toplumun yozlaştırdığı insan”ın uzağındayız. Toplum olmadan; teknik, sanatlar ve bilimler olmadan, insan “otomatik bir biçimde insanî” değildir; bilakis salt gayri insanîdir. Bu beni bir düşünceye götürüyor. Genellikle ahmaklar zamanda ve mekânda yakın olanlar arasında aranır ve egzotik olan uzaktakiler ülküselleştirilir. Firavunları ve Aztekleri ahmaklar olarak tahayyül etmekte güçlük çekeriz; oysa bizden az ahmak olduklarını düşündürecek hiçbir neden yok. Paylaşılabilecek tanıklıklarımız ya da kaidelerimiz yok, dolayısıyla ahmaklık bulunup ortaya çıkarılan bir şey değil. Bu girişimin mümkün olması için yakına gitmek gerekir. Michel Foucault deliliğin bastırılmasını 16. yüzyıldan başlatıyordu; ahmaklığın değil de (o insanlıktan bile eskidir) bizim kaidelerimiz ışığında teşhisinin doğum tarihi 18. yüzyıldır. Başlangıç vuruşu da belki Marie-Antoinette’e isnat edilen o “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözüdür (ayrıca göründüğü kadarıyla Marie-Antoinette, her ne kadar Genel Meclisler [États Généraux] toplamak dâhiyane bir fikir olmasa da bu anlamda iz bırakmayan kocasından daha az ahmaktı).

Daha az sersem olmak için işe sersem olduğumuzu kabul etmekle mi başlamak gerek?
Bu bilinçlenmenin, Delfi’deki Apollon Tapınağı’nın alınlığında kazılı olan “Kendini Bil” sözünde asıl gösterilen olduğu söylenebilir. Bu bilinçlenme, düşünülenden daha az nadir ve daha az çetindir: Bir gün boyunca kaç kere kendimizi ahmaklıkla suçlarız. Elbette bir de kendi ahmaklıklarını asla düşünmeyenler vardır; ama genel ekonomi içinde onların da bir işlevi var: Ötekiler için bir nevi teselli kaynağı teşkil ediyorlar.

Ahmaklık hangi anlamda yaratıcılığı su yüzüne çıkarmanın bir koşulu olur?
Son iki asırdaki yazarların çoğunun ilham perisi, Madam Bovary’de burjuva vasatlığı görünümü ardındaki ahmaklığı cisimleştiren Bay Homais’nin eczanesinden kaçış arzusudur. Aynı zamanda, büyük yaratıcılığın da büyük ahmaklıklar gibi gayri iradî olduğunu unutan ahmaklık, alelade ve iddiasız ahmaklar yarattığı gibi, özel ahmaklar yetiştirmek için yaratıcılığı artırdığı farzedilen kurumlar da (özel okullar, creative writing dersleri) yaratmaktadır. Şunu iyi biliyoruz: Dünya, çoğunluğu özgün, dâhi, yaratıcı olduğunu düşünen dallamalarla dolu. Bu yüzden, yaratıcılık efsanesi ahmaklığın baş sebeplerinden biri; çünkü adeta, bazen saklı ve uyur durumda olan sessiz bir ahmağın da serbestçe kendini göstermesini hedefliyor.

Tekniğin etkisi nedir? Umberto Eco’nun sözünü ettiği “ahmak sürüsü”nü yaratan teknik değilse de, internet onları daha görünürleştiriyor…
“Ahmak sürüsü” internetten önce de buradaydı zaten. Yalnız, sessizlerdi: Medya sistemine erişimi olup kendini gösterebilenler nadirdi. Bu nedret bir zekâ garantisi değildi (bir kütüphane turu yapıp tesadüfen birkaç sayfaya göz atmak yeter), ama en azından yazarına kamu önünde olma bilinci veriyordu. İnternetteki durum böyle değil: Hepsi konuşuyor; daha beteri ise, yazıyorlar; hem de kendi evlerindeymiş, tanıdık ve anlayışlı bir grup içindeymiş gibi; orada tüm dünyanın gözü önündedirler, bir kütüphanedekinden çok daha fazla, ama hiç kimse metni tekrar okumaz, ahmaklıkları haber vermez ve taslakları düzeltmez. Ve işte, ahmaklığın zafer takı ve imparatorluk arması olan hakikat-sonrasına hoşgelmişiz.

Sık sık kitlelerin ahmaklığı parmakla gösteriliyor; size göre ise seçkinlerin ahmaklığı daha akut. Niçin? Nasıl oluyor da koca bilge sersem moruğa dönüşebiliyor?
Elit ahmaklığı, daha seçilmiştir, daha nadirdir, daha belgelidir; kısacası: Daha ahmaktır! Fazla yüksek beklentiler hayli hüsrana yol açar. Cemiyeti fetheden salon adamını (Kayıp Zamanın İzinde’deki Swann ya da Charlus, diyelim) aniden boynuzlanan bir kocaya, zayıflığını açığa vurarak herkesin arkasından alay ettiği birine dönüştüren büyü, el üstünde tutulan üstadı da sersem moruğa dönüştürür. Heidegger’i alın: Seminerlerle, kolokyumlarla ve yazdıklarındaki en karanlık bölümlerin tefsirine hasredilmiş denemelerle yarım asırdan fazla bir süre adeta tapınma konusu olmuştur (akademideki gençliğimi tekrar düşündüğümde, bunun kafamda çok net bir anısı var). Daha sonra, onun bir Nazi, bir Yahudi karşıtı, bir kariyerist, zevksiz bir kutsallık anlayışı olan bir adam, kız öğrencilerine kur yapan bir profesör olduğunu öğrendik: Kısacası, Thomas Bernhard’ın unutulmaz bir sayfasında dediği gibi: Dağdan inmiş bir ahmak. Bugün o Janus’un çift yüzü, dönüşümlü olarak iki hayvanın görüldüğü Jastrow’un ördek-tavşan’ı gibi eşzamanlı olarak mevcuttur; Varlık ve Zaman’ı yazan dâhi ile, Goebbels ve şürekâsının hiç dahli yokmuş gibi Yahudilerin kendi kendilerini yok ettiklerini Kara Defterler’ine yazan dallama aynı insandır… Ve her zamanki gibi, düşmenin sonu olmadığından, böylece ahmaklık tarihinin yeni bir sayfası yazılır; çünkü filozof Donatella Di Cesare gibi bazıları bu hususta “metafizik Yahudi karşıtlığı”ndan söz etmektedir. Oysa bu aptallığa bir anlam vermenin tek yolu, Goering’in aeronotik/havacı bir Yahudi karşıtlığının, Speer’in mimarî bir Yahudi karşıtlığının ve tabii ki Céline ile diğerlerinin de edebî bir Yahudi karşıtlığının taşıyıcılığını yaptıkları bir işbölümünden bahsetmek olurdu.

Bugün Trump’la ve popülizmlerin yükselişiyle, ahmaklık bakımından bilhassa yoğun bir anda değil miyiz?
Evet, elbette. Ama aynı zamanda da Trump’ın ancak bir simge olduğu, tweet’lenen beyhudelikler yığını üzerine yerleştirilmiş bir geyik kafası olduğu duygusundayız. Documédial dünyaya (internet üzerinde her birimizin belge alıcısı ve üreticisi olduğu dünyayı böyle adlandırıyorum) özelliğini veren sır kaybı, sürekli bir ifşa. Avusturya Başbakanı Metternich’in sarayıyla metresinin sarayını birbirine bağlayan bir tüneli vardı: Kaskını takıp motora binmeye gerek yok, fotoğraf yok (Elysée Sarayı’ndan metresini görmek için kaskını takarak motoruyla çıkan Fransa eski cumhurbaşkanı Hollande’a atfen, Ç.N.), Kantorowicz’in “kralın iki bedeni” –fizikî beden ve manevi/mistik beden– diye adlandırdığının ayakta tutulmasını güçleştiren yorumlar yok. Gizem/esrar yoksa gizemci/mistik de yok: Yani bütünsel ifşa, neyin ifşası? Öncelikle ahmaklığın tabii, Elementary, my dear Watson (tıpkı vaktizamânında profesörlerin yaptığı gibi, kendini çok zeki zanneden ama zeki olmadığı kaygısıyla kendine ahmak bir yardımcı bulan birinin veciz sözünü tekrarlarsak).

Sizin diyalektiğinize göre, ilerleme ve deha ahmaklığın ürünü oluyorlar; öyleyse “yaşasın dallamalar” mı diyelim?
Evet, kuşkusuz, özellikle de kalabalık olduğumuz için. Lévinas öteki insan hümanizmini öneriyordu; dağlardan gelen ahmağa, Heidegger’e hitaben 1945’te Jean Beaufret’nin yazdığı gibi, “hümanizme tekrar bir anlam verme” kapasitesi, belki de sadece dallama hümanizmindedir. Benim bütün name dropping’im (ünlü isimlerden bahsedip bundan kendime pâye çıkarmam, Ç.N.), söylemekte olduğum şeye bir meşruluk vermek için biraz safdil (fazlasını söylemeyeyim) bir deneme elbette. Ama deha ile ahmaklık arasında sıkı bir bağın lüzumuna samimiyetle inanıyorum; tumturaklı laflar kadrosunda revaçta olan deha ile delilik çiftinden daha önemli bu. Sersem ve zayıf olduğumuz için, giysiler, silahlar, para, kültür, evler… gibi, teknikler diye adlandırılan o muazzam sopa takımıyla teçhizatlanıyoruz. Teknik bizi, alelacele söylenişiyle “yabancılaştırmak” bir yana, insanlaştırır.
Aynı zamanda, bize sunduğu o araçlarla (kitaplar, denemeler, bloglar, söyleşiler) ne isek onu ifşa eder bize. Buradan da, bir başka kitapla ve bir başka söyleşiyle vs. kendimizi tashih/düzeltme lüzumu hasıl olur; böyle gide gide varılacak sessizlik, bilgeliğin ürünü olmayacak. Aksine, zamanın artık olmamasının; artık sopalar ve söyleşiler kalmamasının ürünü olacak.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus