Türkiye’de eğitim: Milli Eğitim eski Bakanı Erkan Mumcu ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Ali Mert İnal

Merhaba, iyi günler. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının ilk Milli Eğitim Bakanı stüdyomuzda: Erkan Mumcu. Kendisine hoşgeldin diyoruz. Erkan’la çok eski bir hukukumuz olduğu için senli benli konuşacağız. İnsanlar başka türlü düşünmesinler. Hoşgeldin Erkan.
Evet. İstersen o eski hukukun zamanına dair çocukluk diyelim de anlaşılsın. Benim 17 yaşım, senin de belki 19 falan.

Yok. Biraz daha büyüktüm.
Öyle mi?

Evet, Erkan Mumcu AKP’nin ilk Milli Eğitim Bakanı’ydı ve Türkiye’de eğitim çok gündemde. Yaklaşık on yıldır televizyon karşısına çıkmıyorsun değil mi?
Evet, çıkmıyorum.

Eğitim olduğu için geldin. O zaman sadece eğitim konuşacağız.
Mümkünse, onu rica ediyorum.

Evet.
Ha, diğer şeyleri, özür diliyorum, diğer şeyleri konuşmaya karşı bir ambargom olduğu için değil; ama eğitim konusu o kadar önemli, o kadar yaşamsal… Tarif ötesi bir önemi var. Onun için buna zaman ayırmak lazım ve önemi ağırlığınca da hiç konuşulmuyor. Bundan dolayı da muzdaribim. Dolayısıyla bu fırsatı verdiğin için de teşekkür ederim. Ama dediğin gibi on yıldır da…

Şimdi, önce, biliyorsun TEOG kaldırıldıktan sonra sosyal medyada bir liste yayınlandı. 15 yılda AK Parti şunu şunu değiştirdi, şu kadar bakan değiştirdi… Hakikaten benim de öteden beri en çok kafamı kurcalayan hususlardan birisidir; açılış seninle yapıldı, dört buçuk ay sonra başka biri bakanlığa kaydırıldı.
Evet, evet.

Ve o günden bugüne çok sayıda bakan değişti. Bazılarının adlarını bile belki hatırlamıyoruz, ama Nabi Bey en son vardı, şimdi arada Nimet Hanım oldu. Değil mi?
Aslında o süreçte hatırlanması gereken en önemli şey şudur: Hani benim kişisel tarihimin bir parçası olması dışında, Türkiye’de eğitim politikalarını ilgilendiren bir boyutu olduğu için o mesele önemlidir, belki daha sonra başka bir zaman konuşmak lazım, ama kısaca söyleyeyim: Bu süreçte altı çizilmesi gereken en önemli şey, benim Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ayrılmam ve yerime Hüseyin Çelik’in Milli Eğitim Bakanı olarak gelmesi meselesidir. O sadece isim değişikliği ya da partinin iki milletvekilinden birinin başka yere kaydırılması meselesinden öte bir meseledir. Onu bir gün tarihçiler, siyaset tarihçileri yazacaklar. O ama bir dönüm noktasıdır; çünkü tam Ahmet Necdet Sezer’in YÖK’ü kaldıran bir anayasa değişikliğine, bir reforma onay vermesinden haftalar sonra gerçekleşmiştir ve nihayetinde benim Adalet ve Kalkınma Partisi’nden istifa etmeme kadar, bakanlıktan istifa etmeme kadar giden sürecin aslında temel dinamiği oradadır. Ama dediğim gibi bunu sonraya bırakalım. Bunlar da bir haberci için çekici konular, ama bunu şimdi konuşmayalım.

Peki, bu kadar çok bakan değişmesi ve her gelen bakanın sanki bakanlığı muhalefet partisinden devralmış gibi köklü değişikliklere gitmesi… bunun mantığı… ya, mantığı pek yok aslında…
Aslına bakarsan hiçbir köklü değişiklik falan yapıldığı yok. Ben de tam onu söyleyeceğim. Demin sosyal medyadan söz ettin. Sosyal medyada özellikle muhalefet adına ya da muhalif duruş adına yer alan cümlelere, tezlere bakıyorum; çok özür dilerim, hepsi acıklı durumda. Ve hepsi, neredeyse hepsi –hepsi haksızlık olabilir, neredeyse hepsi– çok gerici, anakronik bir yerden bakıyorlar meseleye. Eğitim meselesinin temelde bir felsefe meselesi olduğunu, eğitim meselesini temelde aslında eğitim diye nitelendirmenin bile büyük bir yanlış olduğunu, temelde toplumsal örgütlenmenin kimyasını oluşturan en önemli meselelerden biri olduğunu, yanlış örgütlenme biçimlerinin arkasındaki yanlış inancın — yanlış bir din gibidir aslında, eğitim hakkında toplumumuzun ve hatta bugün tüm dünyanın inandığı şey. Yani aslı esası olmayan bir dine inandığımızı düşünün, böyle boşu boşuna ibadetler, ritüelleri şunlar bunlar yaptığımızı düşünün, öyle bir şey. Şundan çok eminim, yani inşallah bu kayıt bir gün birilerinin eline geçer; yani çok ileride bir zaman, içinde yaşadığımız çağ eğitim dolayımıyla, eğitim vasıtasıyla çocuklara sistematik işkence yapılan bir ortaçağ gibi anılacaktır, eminim bundan. Bu kadar akıldışı bir sistemin, bu kadar verimsiz bir sistemin, gayesi bu kadar gizli ve amacı eğitmek, öğretmek, yetkinleştirmek, irşat etmek varsayılan, kendini böyle sunan, ama aslında sınıflaşmayı, insanlar arasında görünmeyen bir kast sistemini ve bazılarının daha aza razı edilmesini, bazılarının yetersizliğine, yetkin olmayışına yani üstün insanlar karşısında alt-insan türünden kabul edilmesine ikna edilmesinin yoludur eğitim. Baştan aşağı faşist bir düzendir bu, baştan aşağı faşist bir düzendir. Biz bir kere bu felsefeyi tartışmadan eğitim hakkında, yok, o sınav böyle miydi, o müfredat böyle miydi… Bunların herbirinin tek tek önemi elbette var, yine önümüze sorun olarak bunlar gelecek; ama temel meseleyi çözmeden biz eğitimde hiçbir yere gidemeyiz. İnsanlığın da zaten, özellikle Batı dünyasını kastederek söylüyorum, bir yere varabildiği yok. Bu toplum-içi tabakalaşmayı, insanların alt-insan, görece, kademe kademe alt-insan kategorilerine razı edilmesinin ideolojik aygıtıdır eğitim ve okul. Son derece yanlıştır ve toptan yok edilmelidir.

Tamam, şimdi toptan yok edemediğimize göre, varolanın üzerinden konuşalım.
Yok yok; şöyle: Toptan yok etmek mümkün. Öyle çok zor bir şeyden, pahalı bir şeyden söz etmiyoruz. İnsanların bunu istemesine bağlı, dilemesine bağlı. Hatanın ve yanlışın nerede olduğunu, neyi yanlış yaptığımıza görmemize bağlı. Dolayısıyla TEOG meselesinde insanlar… mesela on yılda on beş sistem değişti. Ya, kardeşim, bunların hiçbiri sistem değişikliği falan değil. Bunların hepsi aynı saçmalığın türevleri. Temelde sınav diye bir şey var, sınavla sınıflandırma diye bir şey var, kategorize etme diye bir şey var. Sınav ne için yapılır aslında? Arapça sözcüğü imtihandır; bunun doğrusu, aslında daha çok olması gerekene işaret eder. İmtihan, metih sözcüğünden türemedir. Methe vesile kılmak üzere yapılan şeydir; bir kişi bir şey başarır, başardığı şeyle imtihan olmuştur, yani artık methedilmeye layık olmuştur, çünkü bir şey başarmıştır. Biz de kişinin eğilim, yönelim, yetenek, kapasite vs. özellikle de birikim ve yönelimlerini ölçme, değerlendirme ve yönlendirme amaçlı kullanılması gereken bir teknoloji, bir imkân; sınıflandırma, kategorize etme için kullanılıyor. Daha 6 yaşındaki çocuk okula gittiği ilk gün birilerinden daha geri, birilerinden daha ileri olduğu –ki ikisi de yanlış– saplantısıyla buluşturuluyor. Birilerinden daha ileri olduğunu kabul etmesi hayat boyu yaşayacağı bir aşağılık komplesksi, toplumla ve başkalarıyla bütünleşememe, bir sevgi sorunu; birilerinden üstün olduğunu zannetmesi bundan daha beter bir sorun. Bu soruna biz kendi çocuklarımızda, üstelik para vererek biz sebep oluyoruz. Çünkü niye? Bunu doğal kabul ediyoruz. İtiraz etmeye başladığımızda, ben buna çok şaşırmıştım. Sınavı kaldırmak lazım, bir kere üniversite sınavını kaldırmamız lazım, böyle bir sınav olmaması lazım dediğimde Türkiye ayağa kalktı. Ya kardeşim, böyle nasıl olacak o zaman? Bütün dünya nasıl yapıyor bakın. Bunu bir tek biz böyle yapıyoruz. Yani merkezî yerleştirme, üniversiteye merkezî yerleştirme denilen şeyi dünyada uygulayan tek ülke biziz.

Peki, nasıl yapılabilir? Şimdi Cumhurbaşkanı yine New York’ta aynı şeyi söylemiş.
Geleceğim oraya. Ama asıl önemli olan o değil, şu: Buna insanlar niye itiraz ediyorlar? Ben bunu askerlik meselesinde de görmüştüm. Askerlik 16 aydan 12 aya indiği vakit insanların tepkilerine bakmıştım. Kendisi askere gidecek olanlar veya yakınlarından biri askere gidecek olanlar bunu olumlu karşıladı. Askerliğini henüz 16 ay olarak bitirmiş olanlar buna müthiş itiraz ettiler. Bir de bu kararı alanlara ne olursa olsun zaten karşı duracak olanlar, “Orduyu da kaldırın bari, sizin niyetiniz başka zaten, emperyalistin uşakları” falan tarzında bir eleştiriyle karşı karşıya… İnsanlar değişime iyi bakmıyor. Hele şimdi eğitimde de böyle bir şey var. Herkes belli bir sınav vs. vs. sistematiğinden geçerek geldi ya, siz bir üniversite sınavını kazandınız, bir üniversite okudunuz, başardınız ya; siz artık ilan edilmemiş bir, altı çizilmemiş ama çatır çatır işleyen bir hiyerarşinin üstünde görece olarak sizi mutlu eden bir yerdesiniz ya; artık bu hiyerarşi zincirini değiştirecek hiçbir şey istemiyorsunuz. Dolayısıyla eğitim meselesinde en büyük problem, toplumun eğitime ilişkin algısıdır, anlayışıdır. Herkesin bilmeye, öğrenmeye, yetkinleşmeye ehil olduğu; zekâ diye sanki doğuştan varmış gibi –yani o daha zeki, bu daha az zeki gibi sanki doğuştan var olduğu– ileri sürülen bir saçmalığın olmadığını, zekâ denilen şeyin insanların özendirilmiş ya da caydırılmış merakı, özendirilmiş ya da caydırılmış özgüveni olduğunu hepimiz kavramadıkça eğitimde bir şey değişmez. Yani daha doğrusu toplumsal düzen değişmez. Toplumsal düzeni gerçekten değiştirmek isteyenler, siyasal düzeni… Mesela bugünkü iktidardan şikâyet edenler ya da CHP’yi yetersiz bulanlar ya da işte laikçi bilmemneci ceberrut devletten sıkılanlar, şunu anlamak zorundalar: Bu ceberrutlukların hepsi kendilerinden kaynaklanıyor, önce çocuklarına nasıl muamele ettiklerine; önce okula, öğrenmeye, öğretmeye komşusuna nasıl davrandığına bakmalılar. Şimdi gelelim mi artık sınav meselesine?

Evet. Sınav meselesine gelelim.
Bu TEOG’la yapılmaya çalışılan şey esasında doğru. Doğru, ama asla yetmez. Bu da şöyle bir şey: Kalp ameliyatına giriyorsunuz, başladınız ameliyata, açtınız ve bitti ameliyat diyemezsiniz, yetmez. Üniversite sınavı kaldırılmadıkça sistemde hiçbir şey değişmez. Çünkü huninin daraldığı yer orasıdır ve aslında nihai hiyerarşik sıralanmayı –yani sen en alttakisin, sen en alttakinin bir üstündekisin, sen şusun sen busun sıralamasını– yaptığınız yer orasıdır. O huninin daraldığı yeri kesip atmak lazım. Çünkü bilgi dağıldıkça asla tükenmeyen, tam tersine çoğalan bir şey. Kıtlaşan bir kaynak değil ve her insan olağanüstü yetenek ve öğrenme kapasiteleriyle doludur. Ve hiçbir meslekî ya da toplumsal işlev bir diğerine göre değersiz ya da önemsiz değildir. Dolayısıyla eğitim meselesini bir sınıflandırma, bir hiyerarşi, sınıflandırma meselesi olmaktan çıkarmanın yolu sınav denilen sistematiği kökünden kaldırmak ve sadece ve sadece ölçme ve değerlendirme amaçlı yeni ölçme teknikleri bulmaktır.

Burada peki şöyle bir mesele var ama: Şu ya da bu şekilde elit okullar var; üniversitede, lisede vs.’de ve buraya çok büyük bir…
Olmamak zorunda. Şöyle, üniversiteler için bakın şöyle: İlkin, temel eğitimde yani sekizinci sınıfa kadar olan süreci zaten bir ayırmak lazım. Okul-öncesi denilen sürece ayrı bir dikkat ve yoğunlaşma gerekiyor. Bunun pedagojik olarak aynı yaş grubu içerisinde yapılması lazım; 6 yaştan önceki çocukların 6 yaştan sonraki çocuklarla aynı yapı içinde bulunmaları doğru değil, pek çok yanlışı var; onu bir tarafa bırakalım, ama olmak zorunda olan şey şu: Birinci olarak, ilköğretim çağında hiçbir çocuk yaşadığı yerden sözgelimi 1 kilometreden daha uzakta bir okula gidemez; daha doğrusu gönderilemez. Bu, çocukların vücut ve ruh sağlıklarına, vücut ve ruh tamlıklarına, psikolojik tamlıklarına bir tecavüzdür. Sabahın köründe 6 yaşında, 7 yaşında, 9 yaşında bebecikleri bindiriyorlar, iğrenç ve güvenlikten yoksun servis araçlarına. Dünya kadar para, çocuklar onlarca kilometre yol gidiyor. Çocuklar perişan vaziyette. İşkence değilse bu nedir Allah aşkına? Bu insanlık suçu değilse nedir? Niye? Çocuk mahallesindeki okula gidemiyor diye. Ama niye gidemiyor? İlkin olmak zorunda olan, bunu bir kural haline getirmektir. Bir: Kesinlikle. İki: Paralı öğretim denilen şeyi ilköğretimde ve ortaöğretimde mutlaka ortadan kaldırmak lazım. Mutlaka. Çünkü bu da büyük bir eşitsizlik ve adaletsizlik kaynağı. Ancak karıştırılmasın, özel öğretim kurumlarının olmaması demek değil bu. Özel öğretim kurumları olabilir, sadece bir tane. Zincir diye bir şeye asla izin vermeyeceğiz. Kardeşim, sen eğitimci misin? Eğitime mi gönüllüsün? Hayatını eğitimle kazanmak ve insanlara eğitimle yardımcı olmak mı istiyorsun? Aç bir tane okul, buyur. Ama bir tane. Nedir? Böyle bir saçmalık olur mu? İrşat amacıyla kurulan cemaatlerin sonradan fabrikalar gibi, okullar gibi, zincirlerle çoğalıp halifeler, şunlar bunlarla bir imparatorluğa dönüşmesi ve gayesinden tamamen sapmasıyla aynı şey. Bir tane okul açabilirsin eğitimciysen eğer. Ve öğrencini bulunduğu lokasyondan alırsın. Okul-aile birliklerini okul yönetimlerinde etkin kılmak zorundayız. Hem insanlar çocukları marifetiyle birbirlerini tanısınlar ve sevsinler. Ortak bir gelecek kaygısıyla karşı karşıya bulunduklarını ve aslında gerçekten ortak –bir, ne olur, nasıl olurlarsa olsunlar yani Arap, Türk, Kürt neyse veya hangi inanış, hangi tavır, hangi ideoloji–, sonuçta ortaklaşmak zorunda olduklarını anlayabilecekleri en iyi platform çocuklarının gittiği okul ve çocuklarının geleceğidir. İnsanları, bir semti, bir muhiti çocuklarının geleceği eğer bir araya getiremiyorsa –ki getirir–, getiremiyorsa bırakın dağılsınlar zaten. Dolayısıyla bir izin verin toplum çocuklarına sahip çıksın. Dolayısıyla okul-aile birliklerini okul yönetimlerinin ortağı yapmak zorundasınız. Milli Eğitim Bakanlığı öğretmeni sınıflandırır, seçer, tanımlandırır; “Bu öğretmendir” der. Bırakın hangi okul-aile birliği hangi öğretmeni alacaksa, okuluna sözleşmeli alsın. Parasını yine devlet verir. Devlet az mı veriyor? Okul-aile birliği takviye eder. Öğretmen sayısı az mı geliyor? Okul-aile birliği kendi bütçesini yaratır, başka öğretmenler getirir. Peki, Allah aşkına söyle, yani servis parasından daha fazla tutar mı bütün bunlar? Bırakın okul, kolej parasını, servis parası kadar para tutar mı? Tutmaz. Yani hem bir taraftan kaynak israfı, hem bir taraftan insana işkence, hem bir taraftan katışıksız bir verimsizlik. Müfredat denilen şey zaten bir deli saçması, akıl dışı. Tam bir ortaçağ yaşıyoruz. Özür dilerim, çok dolu olduğum için aldım sözü bırakmıyorum. Ama bana böyle bakarsan ben daha yürür giderim.

Peki bu başa tekrar dönelim. Sen her ne kadar temelden, sistematik bir eleştiri yöneltiyorsan da, pratikte işleyişe baktığında demin bir şey söyledim onun cevabını alamadım. Tekrar söyleyeceğim: Her ne kadar sistemler kökten değişmese de… ama Ali geliyor Veli’ninkini; Veli geliyor Hüseyin’inkini vs. olduğu gibi atıyor. Ben mesela bizim oğlan girdiği sene –adlarını da unuttum artık– ne vardı? TEOG yerine onun bulunduğu sene kalkacağı ilan edildi, ama dediler ki ona uygulanacak mesela. Tamam, biz buraya şey olmuştuk. Ama bunu yapan da, gelen her bakan yeni sistemi çok muazzam, dünyadaki en tepe noktadaki sistem olarak sunuyor. Ardından da en son TEOG’a yapıldığı gibi bunun aslında ne kadar berbat bir sistem olduğu üzerine şey yapıyor. Buradaki mantık sadece beceriksizlik mi?
Piyasalaşma, hayır hayır, asla. Piyasalaşma ve şimdi okullar ve eğitim. Dedim ya toplumsal kademelenmenin, toplumsal hiyerarşinin temel mekaniği haline gelince, herkes diploması kadar konuşur hale gelince, herkesin toplumda aldığı yer, refahtan aldığı pay, kiminle evleneceği — yani doktora, mühendise kız vermek başka bir durum, adliyedeki mübaşire kız vermek başka bir durum. Anlatabiliyor muyum yani? Her anlamda insanın toplumsal örgütlenmede, toplumsal hayatta nerede, ne kadar yer alabileceğinin anahtarı buradan geçince, böyle dizayn edilince sistem, “Şimdi oradan bizimkiler geçsinler” başlar. Bizimkiler bir önce geçsin, sonrakileri boşver. Biz hakim olalım. O bizimkiler, genel bizin içinden, hepimizin içinden bizi özel ayıran süreç de zaten eğitimden gelmektedir. Eğitimin bir yanlışından gelmektedir, oraya da istersen gireriz. Birilerinin hepimizin içinden kendilerini ayırıp biz demeye başlamalarının arka planında da eğitim politikalarının fahiş hataları ve yanlışları vardır. Ki bunlardan bazısına sen ve ben çok yakından tanığız. Mesela Türkiye’de cemaatlerin, sosyal yapıların ve sağ seçmen kitlesinin bu kadar radikalleşmesinin sebebi başörtülü öğrencilerin okullara alınmamasıdır. Bu sosyolojik olarak yaşandı Türkiye’de. Niye? “Siz durun, siz geçin” dendiği için. İmam-hatip okullarını caydıracağız diye Türkiye’de meslek liselerini bitirdiler.

Şimdi de tersi söyleniyor. Şimdi imam-hatip liselerini kayıracağız diye…
Aynen böyle oluyor. Çünkü ortada adalet kaygısı yok. Ortada hak kaygısı, hakikat kaygısı yok. Hakikat kaygısı olsa oradan başlar her şey, hakikatle yüzleşebilecek bir zihin taşısa insanoğlu — ki eğitimin asıl amacı bu olmalıdır. Eğitim kavramı da zaten baştan aşağı faşist bir kavram. Yani eğmek, bizdeki eğitim de, ağaç yaşken eğilir var ya: Eğmek, şekillendirmek. Halbuki bunun bizim geleneğimizdeki karşılığı irşattır. Reşit kılmak, rüştiyeler mesela. Reşit kılmak, yani yetkin, yeter. Mümeyyiz kılma, ayırt edebilir, iyiyle kötüyü ayırt edebilir, yapabilir kılma. Eğitimin, eğitim denilen, artık ben bile eğitim diyorum ama amacı bu olması gereken şey eğitim haline gelirse olacağı bu. Şimdi insanları istediğiniz gibi eğip büktüğünüz ve istediğiniz gibi hizaladığınızı gördüğünüz zaman ne yaparsınız? Bunu yapan makineye sahip olmak istersiniz. Bunu yapan makine ne? Okullar ve Milli Eğitim. Neyle yaparsınız bunu? Türlü, çeşitli. Cemaat olursunuz başka yerden yaparsınız. Hadi Erkan gitsin, Hüseyin gelsinle yaparsınız mesela.

Bu noktada Fethullahçılık meselesi bayağı bir Türkiye’de…
Ta kalbinde, ta kalbinde.

Yani çünkü biliyorsunuz Fethullah Gülen İzmir’de bu işe 70’li yılların başlarında başladığında ilk kurduğu şeyin adı Türkiye Öğretmenler Vakfı’dır. İlk. Yani tek yasal kuruluş vardı: Türkiye Öğretmenler Vakfı ve ilk yaptığı da öğrenciler ve üniversiteye hazırlık dershanesi, sonra kolej. Adı da kolejdi biliyorsun. Ve böyle böyle bir şey kurdu –ne derler?–, uluslararası küresel bir “network” oluşturdu.
Kurdu mu, kurduruldu mu?

Neyse, sonuç olarak…
O tartışılır bir şey. Sonuçta böyle aktif bir sürecin içinde olduğunu da…

Eğitim üzerinden yaptı ama.
Evet.

Değil mi? Esas olarak…
Hâlâ aynısı yapılıyor. Geçmişte de aynısı yapıldı. Şimdi, yani özellikle sosyal medya böyle muhaliflerin mecrası haline gelmiş. Onların hiç hoşuna gitmeyecek ama geçmişte daha da beteri yapıldı. Daha da beteri yapıldı. Yani ama şimdi onları bırakalım. Doğruya bakalım. İşin doğrusu ne? İş nereye… Evet, bu işin temeli bu sınav sistemleriyle, yükselme sistemleriyle bunlar, artık ölçme, değerlendirme, yönlendirme olmaktan çıkıp sıralama ve yerleştirme adı da bu zaten. Sıralama ve yerleştirme sistemi haline gelince, artık öğrenmenin, bilmenin, yetkinleşmenin hiçbir değeri kalmayıp sınavı geçip bir sonraki kademede iyi bir yere yerleşme derdi var ya, her şey buna göre dizayn ediliyor. Bitti. Zaten amacından tamamen saptı. Boşu boşuna biz on yıl çocukları, on beş yıl dünya kadar paralar, onlar bunlar, çocukların çektikleri acılar, işkenceler, ıstıraplar, aman abi, yerleşme. Ya kardeşim, bir rahat olun, herkes bir yere yerleşir. Yani illa lineer, hiyerarşik bir dizgi içinde görürsen toplumu, meslekleri, sanatları, işleri; senin ücret politikan bu olursa tabii toplum bu sapkınlığa saplanır. Değiştir bunu. Böyle olmak zorunda değil ki.

Ak Parti iktidarının bunu değiştirme ihtimali var mı?
Valla hayat hakikaten öyle bir şeydir. Hayat kendini dayatır. İhtimali yoksa onlar gider, birileri gelir değiştirir. Toplumsal taleple ilgili bir şey. Her şeyi siyasetten talep etmek falan zorunda değiliz. Ben şunu soruyorum o zaman: Anneler babalar çocuklarını yılda 45, 50, 100, 130 bin lira vererek 40 kilometre, 50 kilometre ötedeki bir okula göndermekten şikâyetçi mi değil mi? Ve şikâyetçiyse ne yapıyor? Onlar şikâyet etmedikçe bu sistem yaşar. Temel mesele bu. Ben çocuğu evime en yakın okula göndermek istiyorum kardeşim demedikçe… Bak ben yaptım. Evime en yakın devlet okuluna gönderdim. İlk çocuğuma öyle yapmamıştım. O yanlışımdan öğrendiğimle ne kadar doğru yaptığımı hayat bana gösterdi. Yani insanlar bunu yapmadıkça AK Parti iktidarı bunu değiştirir mi, değiştirmez mi ? Her şey tepeden gelir diye bir şey yok. AK Parti iktidarı bunu değiştirmezse o zaman siz AK Parti iktidarını değiştirirsiniz. Çaresizlik diye bir şey yok ki.

Ama şöyle bir şey var.
Ama bir ele geçirme, bir hiyerarşik sistemi kumanda etme kaygısı açıktır, kuşkusuzdur. Ama bunun imam-hatipler gibi bir modelle olamayacağını acıklı bir şekilde görecekler. Cemaat yanılması gibi bir yanılmaya daha toslayacaklar. Olmaz. Pozitivist metotla ilâhiyat eğitimi olmayacağı gibi. Pozitivist metotla hakikatli bir din eğitimi yapılamaz. Ne olur? Din bilgisi öğretilir. Din bilgisi öğretilmekle… zaten bugünkü sorunumuz da bu. Çağdaş Müslümanların, modern Müslümanların hepsinin din bilgisi var; ama imanı var mı? Ahlâkı var mı? Çok şüpheli. Dolayısıyla çocuklarımızın din bilgisi değil de, imanlı yani hakikaten imanlı, yani bilişsel bir şey olarak değil, kalbî bir şey olarak bir şeyleri edinmelerini, üstlenmelerini, onlarda hayat bulmalarını istiyorsanız, bu imam-hatip işi yanlış. Buradan sizin kastettiğiniz çıkmaz.

Belki de onu kastetmiyorlar?
Ne kastettikleri meselesini bilemem. Yani tabii ki egemenler daima egemenliklerini sürdürülebilir kılacak metotlara başvururlar; ama toplum da kendini koyun yerine koymasın. Ne yapayım yani?…

Şimdi, bir dindar nesil/kindar nesil tartışması vardı. Şimdi, İslamî iddialı –iddiasının samimi olup olmadığını tartışmayalım ama, İslamî iddialı– bir iktidarın en önem vermesi gereken alanın herhalde eğitim olması gerekir, değil mi? Yani bir nesli dizayn etmek…
İslamcıların.

İslamcıların, evet.
Çünkü İslamcılık modernist bir icattır. Modernitenin icat ettiği bir şeydir. Aslında İslam’la da hiç alâkası olmayan bir şeydir. Modern metodolojiyle çalıştıkları için onlar da tıpkı Batılı babaları gibi aynı şeyi yaparlar. Aynı şablondan. Evet doğru. İktidarı ele geçirme ve hayata nüfuz etme. Toplumsal hayata nüfuz etme aracı.

Peki, şunu sormak istiyorum direkt olarak: Bu 15 yılda eğitim alanında yaşanan net başarısızlık ya da hezimet, bir türlü dikiş tutmaması vs. bu aslında AK Parti iktidarının 15 yıllık iktidarının başarısızlığının en somut göstergesi olarak değerlendirsek abartmış mı oluruz?
Ben şunu söylerim, kaybı en yüksek alan burası. Nesiller kaybediliyor. En çok şey kaybettiğimiz yer burası. Yani bilmem ne ihalesi 300 –söyleyeyim, adı üstünde söyleyeyim–, mesela 3. Havalimanı meselesi 300 milyon doları aşmayan bir kaynakla çözülebilir bir meseleydi. Son derece kolay. Mevcut Atatürk Havalimanı’nın 5 km kuzeyinde 5 tane daha pist yapmanıza elverişli ve bir ucu da Karadeniz’e çıkan askeri alanlar var ve düz alanlar. Terminaller ve bu yeni pistler arasına bir şey koyduğunuzda, bir raylı sistem koyduğunuzda, 300 milyon doları aşmayan bir parayla bu işi çözerdiniz. Siz 33 milyar euroya 3. Havalimanı yapıyorsunuz. Tabiata yaptığınız katliam, o bu bilmem ne sizin buraya bu kadar kaynak koyacak şeyiniz yok yani, gücünüz yok. Doğru değil bu. Yapılması lazımsa bile zamanı değil. İhtiyacınız büyütmekse, bunun son derece pratik yolları, yöntemleri var. Yapmadınız. Şimdi bu ne? Ama bunun için hiç üzülmem. Hiç üzülmem değil, umursamam. Türk siyasetinde yolsuzluk, çalma, çırpma yeni bir hikâye değil ki. Kaç yüz yılın hikâyesi, yine de ayaktayız, onu görüyorum. Ama bu okullar ve eğitim meselesinde olan şeyle kuşaklar kaybediyoruz, nesiller kaybediyoruz ve daha da önemlisi kaybediyoruz gibi toptancı, topluma da millete de bir yerden sahip çıkan bir gözle de bakmayacağım. Bir insan olarak, yahu arkadaş, çocuklar işkence görüyorlar. Kelimeyi öyle benzetme, teşbih falan için söylemiyorum: İşkence. Uzak okullar, sınıfların yerleşme biçimleri, öğretmenlerin davranma biçimleri, öğretmene öğreteceksin diye zorlanılan şeyler, çocukların halet-i ruhiyeleri, çocukların ailelerinden koparılmışlıkları, çocukların daha o yaşta çeşitli hiyerarşilere mecbur kılınmaları. Bu işkencedir, bu insanlık suçudur arkadaş. Bu insanlık suçudur ve herkesin gözü önünde oluyor. Bu kıyım herkesin gözü önünde oluyor; üstelik bu kıyıma anneler, babalar üste para vererek gönderiyorlar. Ben buna isyan ediyorum. Buna isyan etmeyeceksem yemişim 30 milyar mı çalmış, 130 milyar mı… Hiç kimse öteki tarafa götüremez. Çaldıklarının bir kısmı emanet ettiklerine kalır, mutlaka Amerika el koyar o paralara. Tarih boyunca bütün diktatörlerin ve devletinden, milletinden çalanların paralarına mutlaka el konulmuştur; bu bir. Geri kalan, kullanabileceği, tasarruf edebileceği, çaldıklarından tasarruf edebilecekleri sadece ülke içinde bıraktıklarıdır. O da zaten ülke ekonomisinin içindedir. Bugün o hükmetmiş, yarın o hükmetmiş çok da önemli değil. “Hani bunun ilk sahibi?” hikâyesi. Onu hiç umursamıyorum. Umursamıyorum derken, tabii ki zulüm ama, tabii ki verimsizlik kaynağı ama, telafisi mümkün şeyler, çok da dert değil yani. Ama kardeşim, çocuklara yapılan… çocukların hepsi hasta oluyor, bön bön bakıyorlar işte. Sosyal medya, bundan kafayı kaldıramayan, dört tane sosyal beceri gösteremeyen… ama bunlar Allah’ın mükemmel sıfatlarla yarattığı canlılar. Bir bak, okula gitmeyen çocuğa bak tek tük olur. Ben mesela bizim yörüklerde görüyorum: Canavar gibi. Öğrenmesi, kavraması, davranışı süper. Çocukları yok ediyoruz yani.

Evet. Eğitim konusuna noktayı koyalım. Diğer konulara pek girmek istemiyorsun, ama insanlar…
Girmek istemiyorum değil, zamanı buna ayırmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Yine de ben sorayım, 10 yıldır ortada yani medyada yoksun, siyaset bitti mi?
Bitti tabii.

Tamamen?
Tamamen.

Zaten bu üslûpla siyasette artık hiçbir şansın olacağını…
Benim üslûp eskiden de buydu; yani olsun olmasın çok da umrumda değil. Bu şöyle bir şey — şimdi, ben avukatım biliyorsunuz: Şimdi, adamın davası var ortada, diyorsunuz ki: “Kardeşim, sen bu davadan şu kadar şu meselede haklısın, ama şu meselede haksızsın. Senin hakkın bu olur bu davada.” Öteki avukata gidiyor, öteki avukat diyor ki: “Ben sana onu da alırım, bunu da alırım”. E o zaman, adam götürüyor vekâleti oraya veriyor. Adam götürüp vekâleti oraya verine ben onun davasına bakamam ki. Ben ne yapayım? Hakkı istemeyenin vekili olmanın da bir manası yok ki. Kendi çocuğunun kaderine sahip çıkmak istemeyenin, kendi çocuğuna kendi eliyle işkence edenin ben niye avukatı olayım? Ben onu hiç umursamıyorum. Ben çocuğunu umursuyorum, iradesi elinde olmayanları umursuyorum. Çocuklar, kimsesizler, yetimler, yoksullar, kadınlar. Kadınlar da iradesi ellerine bırakılmayanlar, onlar da başka bir zulmün içinde yaşıyorlar. Bunları umursuyorum. Bu, yani adaletsizlik. Yapabileceğim şey de işte söylemek, söylüyorum. Makam mevki ile kimin ne yapabildiğini, nereye kadar yapabildiğini gördük. Yani, yol açıklığı versin Allah.

Evet, noktayı koyalım. Erkan Mumcu’yla eğitim üzerine derin bir sohbet yaptık. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. E siftahı yaptığına göre, arada sırada değişik bağlamlarda buraya konuk edebiliriz belki.
Ruşenciğim seninle sohbet ediyoruz. Yani seninle sohbet de güzel. Eğer ama izleyenler bundan mutlu olurlarsa, hay hay. Yoksa biz off the record konuşuruz.

Oldu. Evet, Erkan Mumcu’ya tekrar çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus