IŞİD’in Türkiye’deki geleceği

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Irak’ta ve Suriye’de IŞİD etkisini tamamen kaybetmek üzere. Zaten Irak’ta operasyon büyük ölçüde tamamlanmıştı. Şimdi de Suriye’de, IŞİD’in elindeki son yerlerden biri olan Rakka’nın da artık düşmekte olduğu söyleniyor. Aşiret reislerinin araya girmesiyle beraber Rakka’daki IŞİD’e çalışan Arapların teslim oldukları haberleri geliyor, görüntüleri geliyor. Bazılarının da kaçtıklarını biliyoruz, kaçanların önemli bir kısmı Türkiye’ye doğru kaçıyor, bunu da duyuyoruz. Yabancı savaşçıların da sonuna kadar savaşabileceği söyleniyor. Ancak şunu söyleyebiliriz: İki komşu ülkede, yani Irak’ta ve Suriye’de bir döneme damga vuran IŞİD, Irak Şam İslam Devleti ya da diğer tabirle DAEŞ son bulmak üzere. Son bulmak üzere derken, tabii ki tamamen yok olmuş değil. Ancak ilan etmiş oldukları hilafet devleti fiilen ortadan kalkıyor. Dağılmış durumdalar. Belki bazıları insanların arasında kalıp hayatlarını sürdürmeye çalışacaklar ve belki de örgütlenmelerinin bir kısmı çoktan gittiler başka yerlere; Afrika’ya, Asya’nın başka yerlerine dağılmış olabilirler. Ama sonuç olarak Irak ve Suriye’deki o eski etkili, güçlü IŞİD varlığının sonuna geliyoruz. Ama bu iş burada bitmiyor tabii ki. Bunun birçok ayağı var. Diğer Asya, Afrika ülkeleri var. Ama Batı var. Batı’da IŞİD’e atfe yapılan bir yığın saldırı var. Yenileri de olabilir. Ben bugün daha çok Türkiye’de IŞİD’i nasıl bir geleceğin beklediğini değerlendirmek istiyorum. Bu konuda çok yayın yaptım, biliyorsunuzdur. Genellikle bu yayınlar büyük bir saldırının ardından, Reina saldırısı gibi ya da Antep’teki düğüne saldırı gibi saldırıların ardından yapıldığında belli bir ilgi çekiyor; ama onun dışında, Türkiye’de kamuoyunun IŞİD’in eylemsiz hâliyle –ki yılbaşı saldırısının ardından Türkiye’de çok ciddi bir şey yaşamadık– çok fazla ilgilenmediğini açıkça söyleyebilirim. Bu artık kanıksadığımız bir durum oldu. Ama biz yine de bu konudaki görüşlerimizi söyleyelim. Birtakım noktaların altını çizelim.

İsmail Saymaz’ın Türkiye’de IŞİD kitabı

Bu yayını yapmaya beni sevk eden hususlardan birisi, İsmail Saymaz’ın –Türkiye’de artık sayıları giderek azalan araştırmacı-gazetecilerden İsmail’in– “Türkiye’de IŞİD” diye bir kitabı çıktı yakında. 10 Ekim Katliamı’na denk gelecek şekilde çıktı. Burada İsmail çok geniş çaplı bir şekilde Türkiye’deki IŞİD faaliyetlerini çok detaylı bir şekilde ele almış ve kaynaklarının hemen hemen hepsi, yani Türkiye’deki IŞİD faaliyetleriyle ilgili kaynaklarının hemen hemen hepsi dava dosyaları. Ve bunlara baktığınız zaman –ki ben hâlâ kitabı okumaktayım, tamamını okumadım ama– şunu çok net bir şekilde görüyorsunuz: Türkiye’deki IŞİD’i devlet başından beri biliyor. Önde gelen isimleri teknik takibe alınmış vs. Gözaltına alınıyorlar, bırakılıyorlar, başkaları başka şekilde. Ama en önemlisi tabii, 2014 yılı var ki yüzlerce insan –hatta kitapta görüyorsunuz, IŞİD’lileri Suriye’ye aktaran insanlar, genellikle Türkler–, bazen insan sayısından yakınıyorlar: “Kardeşim bu kadar yollamayın, parça parça yollayın. Aynı anda otuz kişi birden nasıl geçireyim karşı tarafa?” şeklinde.
Bunların hepsi de tabii teknik dinleme sonucu kaydedilmiş şeyler. 2014 yılında yüzlerce insan, hatta bir yerden sonra takip de edemiyorlar, kendi aralarında tartışıyorlar: “Şu âna kadar bin beş yüz kişi mi geçti, bin iki yüz kişi mi geçti?” gibi. Yüzlerce insan Türkiye sınırlarından bir şekilde, çok organize bir şekilde, hiç amatör değil, çok organize bir şekilde geçmiş. Bunları devletin resmî kaynaklarından görebiliyorsunuz.

Reina saldırganının videosu

Burada daha önce yaptığım birçok yayında bunu anlatmaya çalışıyordum. Benim elimde devletin kayıtları yoktu, mahkemeler zaten başlamamıştı. Medyada çıkan haberlerin çoğu birtakım –nasıl söyleyeyim? – uydurma olduğu intibaı veren haberler dışında ciddi haberler yapılmıyordu. Ama şurası çok netti ki, IŞİD ve diğer gruplar Türkiye’de çok ciddi bir şekilde örgütlüler. Çok ciddi bir şekilde mekanizmaları var. Hiç öyle şansa bırakılmış bir olay değil. Evleri bulanlar ayrı, evlerde kalanlara para temin edenler ayrı, gıda temin edenler ayrı vs.. Böyle acayip bir çark var. Mesela şu şeyi gördüm, en sonunda Reina saldırganıyla ilgili. Mesela Reina saldırganı yakalandı edildi. Aslında Taksim’de intihar eylemi yapmak için görevlendiriliyor. Taksim’e giremeyince Reina’ya gidiyor. Ve ailesi burada. Ailesini zaten sonradan görmüştük; bu saldırıya girmeden önce eşi ve oğluyla beraber video çekiyor. Ve oradaki kitapta İsmail bunları koymuş, dökümü var videoda neler söylediği. Ölüme gidiyor ve çocuğunun da kendisi gibi ileride intihar eylemcisi, “istişhadi” olmasını bir anlamda vasiyet ediyor. Ama kendisi ölmedi, cezaevinde. Ne durumda olduğu hakkında çok fazla bilgimiz yok.
IŞİD var, çok güçlü bir şekilde var. Ben bunu birkaç yıl önce yazdığımda, “Selefileri beklerken” diye bir yazı yazdığımda Vatan gazetesinde, işitmediğim hakaret kalmamıştı. İlk eylemlerini, saldırılarını, katliamlarını yaptıkları andan itibaren, insanlar biraz kabul etmeye başladı. Ancak IŞİD, El Kaide gibi yapıları anlayabilmek, görebilmek için illa çok ciddi bir saldırganlık içerisinde olmaları gerekmiyor. Gürültülü bir şekilde birtakım saldırılar, terör eylemleri yapması gerekmiyor. Esas olarak bakılması gereken, ülkenin konjonktürü, ülkenin sosyokültürel ve ekonomik dinamikleri. Ve bu bağlamda baktığımız zaman, dünyada ve Türkiye’de İslami hareketin nereden gelip nereye doğru gittiğidir. Türkiye’de İslamî hareketleri çalışan bir gazeteci olarak, zamanında El Kaide’nin Türkiye’de çok ciddi bir şekilde kök salabileceğini, saldığını iddia etmiştim. Bir süredir IŞİD için aynı şeyleri söylüyorum. Ama bu çok fazla önemsenen, üzerinde durulan bir husus değil. Bunun birçok ayağı var. Mesela hâlâ birçok insan IŞİD’in kendi başına bir örgüt olduğuna inanmıyor. Çok kerli ferli, TRT’de vs.’de yorum yapan, hükümete yakın mecralarda yorum yapan birtakım uzmanların hâlâ IŞİD’i bir Amerikan projesi olarak tarif ettiklerini –hatta araya İsrail’i de katıyorlar tabii– görüyorum. İngilizlerin derin devleti diyenler de var tabii. Böyle bir şey hâlâ bir yandan çok ciddi bir şekilde, baskın bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bir diğer husus, IŞİD’in uzun bir süre Kürt hareketine saldırmış olmasının verdiği bir –en azından şöyle söyleyeyim, doğru kelimeyi bulmak istiyorum– tolerans diyeyim. Yani “düşmanımın düşmanı” perspektifinden bakıldı. Ama IŞİD Atatürk Havalimanı’na, Reina’ya saldırdığında bunun hedefinin sadece Kürt hareketi, solcular, Aleviler olmadığını; zamanında ona çok da fazla ses çıkarmayan, hatta katliam mağdurlarına saygı duruşlarını ıslıklayanlar da bir şekilde gördüler.

IŞİD’in Türkiye planları

İsmail’in kitabından şunu çok iyi görüyoruz: İlk olarak Aksaray’da tesadüfen yakalanan üç tane IŞİD’li var. Bunlar Balkan asıllı insanlar. Çok esrarengiz tipler, genç çocuklar. Çocuk diyorum çünkü 17-18 yaşında. Onların şeytana benzeyen fotoğrafları vardı hatta, hepinizin gözünün önüne geliyordur şimdi. Eğer orada arabaları çevrilmeseydi, İstanbul’da bir saldırı yapma emrinin ilk onlara verildiğini öğreniyoruz kitapta. Nasıl öğreniyoruz? İsmail de bunu mahkeme kayıtlarından öğreniyor. Daha o zamandan beri Türkiye’de, bütün olarak bir yapı söz konusu. Burada yine mahkeme kayıtlarına geçen IŞİD’in Türkçe yayın organı “Konstantiniyye”ye baktığımızda, orada tüm Türkiye’nin, polisin, askerin, Tayyip Erdoğan’ın hedef alındığını görüyoruz. Kimine bunlar aldatıcı gelebilir, inandırıcı gelmeyebilir.
Ama şunu görmek lazım: IŞİD Türkçe bir yayın çıkartıyor ve adını Konstantiniyye koyuyor. Orada ilk yazılan yazılardan birisinde de Peygamber’in, Hz. Muhammed’in müjdelediği komutanın, yani İstanbul’u, Konstantiniyye’yi alacak olan komutanın kendileri olacağını söylüyorlar. Yani şu anda Türkiye’de İslamî bir düzenin olmadığını, kendilerinin İstanbul’u alarak bunu yapacaklarını söylüyorlar. Böyle bir inanışı olan böyle bir hareket söz konusu.
Bundan sonra ne olacak? Irak’tan, Suriye’den kaçan, oraları terk eden IŞİD’lilerin ciddi bir kısmının Türkiye’de olduğunu sanıyorum. Elimde herhangi bir belge yok. Ama ilk akla gelen, oralara girmek için kullanılan yolun oralardan çıkmak için de kullanılacağını rahatlıkla düşünebiliriz. İkincisi, yapılan operasyonlara vs.’ye rağmen Türkiye’de IŞİD vb. yapıların şebekelerinin ciddi bir şekilde varlığını koruduğunu düşünüyorum. Hele Suriye ve Irak’ta IŞİD’i toptan yok etmeye yönelik çok büyük, uluslararası koalisyonlarla oluşturulan operasyonlar başladığı andan itibaren, IŞİD yöneticilerinin bir B, C planı olarak birtakım yatırımlar yaptıkları, orta ve uzun vadede perspektifler geliştirdiklerini tahmin edebiliriz. Bu anlamda, Türkiye çok elverişli bir yer.

Resmi rakamlara göre IŞİD

Kitabın bir yerinde rakamlar var. Kaç kişi gitti? Resmî rakamlar bunlar. Bakıyorsunuz: Türkiye’den gitme insanların sayısının Tunusluları neredeyse yakaladığı söyleniyor — ki Tunuslular gerçekten IŞİD’e katılımın en yüksek olduğu ülke olarak biliniyor bu resmî rapora göre. Türkiye’deki IŞİD örgütlenmesi, il il diye sayıyor: Adana, Adıyaman, Ankara, Antalya, Batman, Bursa, Elazığ, Eskişehir, Antep, Hatay, İstanbul, İzmit, Konya. Bütün bunların hepsinde isimleri de var. Ve şöyle bir rakam var: Nisan 2011 – Ekim 2015 arasında Suriye ve Irak’a toplam 2750 Türk Selefi gidip geldi diyor. 2011-2015 arası söylüyor. Saklananlar bence çok daha fazla olabilir; ama bunu veri olarak alalım. Bunların 749’u IŞİD, 136’sı ise El Nusra saflarında savaştı, 457’si öldü. İl il dağılım yapmış devlet ve İsmail de bunu kitaba aktarmış. 629 kişi Konya’dan, birinci sırada Konya var. 342 kişi Ankara’dan, 286 kişi Adana’dan, diye gidiyor. İstanbul 191, Antep, Diyarbakır, Bursa, Van, Bingöl, Kayseri, Hatay, Adıyaman, Malatya, İzmit, İzmir, Erzurum, Mersin, Samsun, Trabzon, Antalya, Kars, Maraş, Şanlıurfa, Elazığ, Sivas. Sivas en az olan, 5 kişi. Birer ikişer kişi olan iller yazılmamış anladığım kadarıyla.
Burada da görüyoruz ki Türkiye’nin doğusu, batısı, güneydoğusu, her yerinden IŞİD’e insanlar gidiyor. Baktığımız zaman, bu giden insanlar sadece gençler değil. Aynı zamanda yaşını başını almış insanlar da gidiyor, ailece gidiyorlar. Orada hilafet ilanından sonra oraya yaşamaya gidenler var. Kitapta şunu çok çarpıcı bir şekilde görüyorsunuz: Türkiye’den Suriye’ye geçenlerin içerisinde hatırı sayılır bir şekilde kadın var. Eskiden genellikle El Kaide dönemlerinde ya da diğer cihat yerlerinde kadınların adı bile anılmazdı. Ama şimdi kadınların hem savaşçı ama esas olarak da aile ferdi olarak gittiklerini görüyoruz. Çocukların gittiklerini görüyoruz.

Bundan sonra?

Bu insanlar ne yapacaklar? Geçenlerde bir yerde aileleriyle birlikte Irak’ta teslim olan IŞİD’lilerle ilgili bir açıklama yaptı Irak’ın bir yetkilisi — yanılmıyorsam Başbakan’dı. Bunların önemli bir bölümünün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olduklarını söyledi. Irak’ta bu; Suriye’de kesinlikle çok daha fazlası var. Bu insanlar ne olacaklar? Bu insanlar diyelim ki Türkiye’ye gelecekler. Yargılanacaklar mı? Suçlanacaklar mı? Mahkûm olacaklar mı? Mahkûm olmaları, bir yerden sonra yargılanmalarının tabii ki bir anlamı olacak, ama bir yerden sonra çok fazla anlamlı değil. Bu insanların aileleri bundan sonra hayata nasıl bakacak? Buradaki IŞİD’le beraber yaşanan radikalleşme, dindar kesimlerde yaşanan radikalleşme ile Türkiye nasıl baş edecek? Bu çok ciddi bir sorun olarak önümüzde duruyor. Dünya bu konuda “deradikalizasyon” diye programlar uygulamaya çalışıyor; yani radikalleşmiş insanların radikalizmlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik psikolojik, hatta psikiyatrik merkezler kuruyor, ama çok da başarılı oldukları söylenemez. Türkiye de böyle programlar hayata geçirecek mi?
Ama daha önemlisi; Türkiye’nin şu anda içinden geçtiği konjonktürde, Türkiye’nin bu çok parçalı yapısı, Türkiye’deki yaşanan çok ciddi sorunlar, giderek katmerleşen sorunlar, siyasî sorunlar, stratejik sorunlar ve ekonomik sorunlar… Bütün bunların IŞİD benzeri yapılara çok elverişli bir alan sundukları çok ortada. En son Irak Kürdistan referandumundan sonra Türkiye’nin verdiği tepki ve Türkiye’de zaten çözümsüzlüğe terk edilmiş Kürt sorununun iyice vahim bir noktaya geldiğini biliyoruz. Bu kırılganlıkların adı IŞİD olur ya da başka bir yapı olur, bunlara çok elverişli bir alan açtığını düşünüyorum. Türkiye gerçekten, Irak’ta ve Suriye’de yıllarca sorun yaratmış olan yapıların yeni adresi olabilir. Bunu tekrar tekrar söylemek istiyorum: Türkiye, Irak ve Suriye’de yıllarca buralara nice acı çektirmiş olan bu yapıların yeni merkez üslerinden birisi olabilir.
Şu haliyle belki biraz zor gibi gözüküyor; ama Türkiye sorunlarını çözemezse, Türkiye’deki kamplaşma, kutuplaşma iyice tırmanırsa ve artık dilimize “fay hatları” diye dolanan olaylardaki kırıklar iyice büyürse, birincisi Suriye’den ve Irak’tan dışlanmış olan, oraları terk etmek durumunda kalmış olan yapının yönetici kesimleri Türkiye’ye gözlerini dikecektir ve bence dikmiş durumdalar. İkinci olarak da IŞİD ya da başka bir şey, hiç önemli değil, Türkiye’nin bu içinden geçtiği inişli çıkışlı ama genellikle inişli, berbat ortamda, bu tür yapılar çok hızlı bir şekilde güçlenebilir. Bugün ellerinde yeterli silah olmayabilir, yarın pekâlâ bulabilirler; ama kitaptan baktığımız zaman –İsmail’in kitabından–, maaşallah Türkiye’nin her yerinden bombalar, intihar yelekleri, kalaşnikoflar vs. çıkıyor. Yani çok rahat. Hem insan bulmakta, hem para bulmakta, hem silah bulmakta hiç zorluk çekmeyen; istediğini istediği gibi yapan, rahat rahat dolaşan –telefonları dinleniyor vs. ama–, her istediklerini pekâlâ yapabilen yapılar söz konusu.

IŞİD sorunu çözülmüş değil

Bu yapıların Türkiye’deki işler iyice sarpa sararsa, Türkiye’deki yaşanan kriz iyice derinleşirse, bu tür yapıların çok daha fazla Türkiye’de etkili bir şekilde varlık gösterdiklerini görebiliriz. Bunu hiç yabana atmamak lazım, “IŞİD Irak’ta ve Suriye’de yeniliyor” imajı kimseyi aldatmasın. Oralarda –ki Irak’ta ve Suriye’de, ikisinde de ayrı ayrı– IŞİD teknik olarak yenilmiş olabilir ya da yenilmekte olabilir; ama orada, oranın yakın geleceğinde bu tür yapıların yeniden ortaya çıkmayacağını garantileyebilecek hiçbir adım atılmıyor, atılacağa da benzemiyor. Irak’ta mesela, Sünni’ler nasıl sisteme entegre edilecekler? Daha bunları konuşamadan, Irak’ta Kerkük üzerinden bugün, merkezî yönetimle Erbil arasında, Kürtler arasında gerginlik başladı; net bir şekilde yaşanmaya başladı. Suriye’de benzer bir şekilde iktidarını sağladığı kesin olan Esad’ın önümüzdeki dönemde Sünni Arapları sisteme güçlü bir şekilde nasıl entegre edeceği konusunda elimizde herhangi bir şey yok; hatta bu arada yaşanan iç savaşın tahribatlarının bedelini ödetmek uğruna zamanında kendisine başkaldırmış olan yerlere ve kişilere yönelik belki –ummuyorum, ama pekâlâ da olabilir–, intikama yönelik birtakım şeylere gidebilir.
Dolayısıyla Irak ve Suriye’de hiçbir şekilde sorun çözülmüş falan değil. oralarda sorun çözüm çözülmüş olsa dahi –ki değil– Türkiye’nin sorun yaşamayacağı anlamına gelmiyor bu; Türkiye’nin önünde çok ciddi bir mesele var: Selefî Cihadcılık denilen akımın önümüzdeki çok kısa vadede Türkiye’de çok etkili bir şekilde varlık gösterebilmesinin bir yığın unsuru hep birlikte önümüzde duruyor. Bu zemin maalesef var ve bu konuda kamuoyunun herhangi bir duyarlılığı olduğunu düşünmüyorum. Devlet, bu konuda bakıyoruz, istihbarat birimleri, bu kitaptan da onu görüyoruz, bayağı bir çalışma yapıyor gibi gözüküyor; tam anlamıyla her şeye hâkim olmayabilirler, ama birçok yönüyle olayı anlamış, tespit etmiş durumdalar; ama örgüt de tabii bu tür istihbarat faaliyetlerine karşı kendini herhalde yeniliyordur. Buna rağmen Türkiye’nin çok ciddi bir şekilde önümüzdeki kısa dönemde –orta ve uzun vadeden bahsetmiyorum, kısa vadede– Selefî Cihadcı grupların, özellikle de IŞİD’in cihad alanı olacağını tahmin ediyorum. Umarım yanılırım ve yanıldıktan sonra da çıkar size burada, “Ben sizi böyle telaşa getirmiştim, ama siz serinkanlı davranarak beni mahcup ettiniz. Sizden özür diliyorum” derim.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus