İSTANBUL (Medyascope) – İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) davasını değerlendiren Ruşen Çakır, sürecin somut deliller yerine iddialara dayandığını belirterek, “Canlı yayın olsaydı davanın temelsizliği daha açık görülürdü” dedi.
Videonun özeti
- Ruşen Çakır, İBB davasının somut deliller yerine iddialara dayandığını belirtti.
- Canlı yayın olsaydı, iktidarın davanın temelsizliğinin daha görünür olacağını düşündü.
- Çakır, davanın canlı yayınlanmasının Ekrem İmamoğlu’na siyasi olarak fayda sağlayabileceğini ifade etti.
- İktidara yakın medya, davayı takip etmeyi bıraktı; bağımsız gazeteciler ise süreci izlemeye devam etti.
Bilmeniz gerekenler

Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, İBB davasının 27. duruşması öncesinde yaptığı “İBB davası canlı yayınlansa neler olurdu?” başlıklı yayında, sürece dair dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu. Çakır, davanın bugüne kadarki seyrine bakıldığında iktidarın duruşmaların canlı yayınlanmasına neden karşı çıktığının daha iyi anlaşıldığını söyledi.
Çakır’a göre dava, somut ve güçlü delillerden ziyade “iddialara” dayanıyor. Gizli tanık ifadeleri ile etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin beyanlarının öne çıktığını belirten Çakır, bu ifadelerin büyük bölümünün “duydum, söylendi” gibi dolaylı anlatımlardan oluştuğunu vurguladı. Bu nedenle duruşmaların kamuoyuna açık şekilde yayınlanması halinde davanın zayıflığının daha görünür olacağını ifade etti.
“İktidar rıza üretemedi”
Çakır, davanın başlangıcında siyasi iktidarın süreci kamuoyunda bir meşruiyet zemini oluşturmak için kullanmak istediğini ancak bunda başarılı olamadığını söyledi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın daha önce dile getirdiği iddiaların (“turbun büyüğü heybede” gibi) mahkeme sürecinde karşılık bulmadığını belirten Çakır, sanıklar arasında beklenen çözülmenin de yaşanmadığını dile getirdi.
Tutuklu sanıklar arasında dayanışmanın sürdüğünü, “pişmanlaştırma” çabalarının ise sonuç vermediğini savunan Çakır, bazı etkin pişmanlık ifadelerinin daha sonra geri çekildiğine de dikkat çekti.
“Canlı yayın İmamoğlu’na yarardı”
Çakır’a göre davanın televizyonlardan canlı yayınlanması halinde en büyük siyasi kazancı Ekrem İmamoğlu elde edebilirdi. Duruşmalarda yaptığı konuşmaların kamuoyunda güçlü bir etki yaratma potansiyeline sahip olduğunu belirten Çakır, özellikle 23 Nisan sonrası yaptığı konuşmanın buna örnek olduğunu söyledi.
Çakır, “Canlı yayın olsaydı, İmamoğlu’nun mesajları çok daha geniş kitlelere ulaşır ve bu durum siyasi iktidar açısından ters etki yaratırdı” değerlendirmesinde bulundu.
“İktidar medyası davayı takip etmeyi bıraktı”
Yayında dikkat çeken bir diğer nokta ise medya ilgisine dair oldu. Çakır, iktidara yakın medya kuruluşlarının ilk duruşmalara katıldığını ancak bekledikleri tabloyu bulamayınca davayı takip etmeyi bıraktıklarını söyledi. Buna karşılık az sayıda bağımsız gazetecinin süreci izlemeyi sürdürdüğünü belirtti.
Sonuç olarak Çakır, davanın uzun süreceğe benzediğini ve mevcut haliyle iktidarın beklentilerini karşılamadığını ifade etti.
- İBB davasında 18 kişi tahliye edildi
- İBB dosyasında tutukluluk kararlarına itiraza bir ret daha
- Ruşen Çakır yorumladı | İBB davasının ilk gününden izlenimler: Usul esası belirler
- Haftaya Bakış (307): Türkiye savaşın neresinde? İBB davasının gidişatı
- Haftaya Bakış (310): Ara seçim tartışmaları | İBB davasında tahliyeler | İran savaşının gidişatı
Video deşifresi
Hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve iyi sabahlar. Bugün İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı davasında 27. gün, 27. duruşma yapılacak. En son duruşma çarşamba günü yapıldı. Orada ikinci bölümünde İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan uzun bir savunmaya başladı ve duruşma yargıcının biraz rahatsız olduğuna da tanık olduk. Yarım kaldı, bugün kaldığı yerden devam edecek duruşma. Bugüne kadar tutuksuz yargılandığım bu davanın çok sayıda duruşmasını yerinde izledim. Şu ana kadarki gelişenlerden hareketle şu sorunun cevabını tartışabileceğimi düşünüyorum: Dava canlı yayınlansaydı ne olurdu? Biliyorsunuz dava başlamadan önce bu tartışma çok ciddi bir şekilde gündeme geldi ve Milliyetçi Hareket Partisi açık destek verdi. Fakat iktidar partisi buna yanaşmadı. Erdoğan, AK Parti yanaşmadı ve anlaşıldığı kadarıyla da MHP’yi de bu konuda ikna ettiler ve dava yayınlanmıyor. Canlı olarak yayınlanmıyor. Nerede yayınlanacaktı? Herhalde TRT‘de yayınlanacaktı. Belki arzu eden diğer kanallara da yayınlama izni verilecekti. Belki diyorum ama hiçbirisi olmadı. Olacağı da yokmuş zaten.
Şu ana kadar yaşanan 26 duruşmanın bilançosuna baktığımız zaman iktidarın neden korktuğunu anlıyoruz. Neden korkuyorlar? Çünkü bu dava delile dayalı bir dava değil. Açık somut delile dayalı bir dava değil. Bu dava birtakım iddialara dayalı bir dava. İddialar ne? Bir gizli tanıklar var. Bir de etkin pişmanlıktan yararlananlar var. Bunların verdiği ifadelerle yapılan arada HTS kayıtları ve MASAK raporlarıyla desteklendiğini iddia ediyor en son Adalet Bakanı Akın Gürlek. Ama şu ana kadar bu noktada da herhangi bir işaret görmedik. Tatmin edici bir şey görmedik. Bugüne kadarki yaşanan duruşmaların yayınlanması durumunda bir kere her şeyden önce davanın ne kadar temelsiz olduğunu herkes, merak eden herkes bir şekilde görecekti. Eğer şu ana kadar yaşananlar olduğu gibi yansıtılabilseydi. Fakat eminim eğer dava canlı yayınlanacak olsaydı birçok şeyi değiştirecekti idare, öyle söyleyelim. Adalet Bakanlığı, siyasi iktidar… Neyi nasıl değiştireceklerdi? Mesela çok çarpıcı olduğunu düşündükleri birtakım gizli tanık ve etkin pişman ifadelerini ilk başlarda verirlerdi herhalde. Varsa böyle bir şey tabii ama anladığım kadarıyla yok. Gizli tanık ifadelerinin neredeyse hepsini, kendimle ilgili olan dahil olmak üzere hepsini okudum ve bunların çoğunun genellikle “duydum ki”, “söyleniyor ki” vesaire olduğunu gördüm. Kendimle ilgili gizli tanık ifadesinin nasıl uydurma olduğunu kendi hayatımdan bildiğim için diğerlerine de çok fazla itibar etmemem için haklı nedenlerim var.
Ama diyelim ki birilerine güvenerek onları öne çıkartırlardı. Onları öne çıkartmaları durumunda da büyük bir ihtimalle yargılanan kişilerin, Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere ve onların savunmalarının, avukatlarının en dişlileri bunlarla çok ciddi bir hesaplaşmaya girerlerdi mahkeme salonunda ve kazanma ihtimalleri bence çok yüksek olurdu. Onu bugüne kadar yaşananlardan kolaylıkla çıkartabiliyoruz. Böyle bir davayı siyasi iktidar kamuoyu üzerinde bir rıza üretmek için kullanamıyor. Kullanmıyor. Başta buna niyetlenmiş olabilirler. Erdoğan’ın o ilk söylediği “birbirlerinin yüzlerine bakamayacaklar”, “turbun büyüğü heybede” gibi şeyler eğer gerçekten umduğu gibi yaşanmış olsaydı o zaman bu davayı İmamoğlu ve CHP aleyhine bir arenaya çevirmeye kalkabilirdi. Fakat şunu görüyoruz: Birbirlerinin yüzüne bakıyorlar. Mahkeme salonunda bir iki etkin pişmanlıktan yararlanan sanık oluyor. Onun dışında tutuklular geliyorlar ve her seferinde onu görüyoruz. Her seferinde birbirleriyle ayrı hücrelerden geldikleri için, bazen ayrı cezaevlerinden de geliyorlar, birbirlerinin yüzüne çok iyi bakıyorlar ve özellikle de Ekrem İmamoğlu’yla kurdukları ilişkinin çok sıcak olduğunu biz dışarıdan uzaktan baktığımızda görüyoruz. Onu da hayata geçirememişler. Yani tutuklu sanıklar arasında bir kırgınlık, mesafe, ne bileyim, gruplara ayrılma falan olayı da olmamış.
Şunu biliyoruz fakat: O tutuklu sanıkların çoğu üzerinde çok sistemli bir pişmanlaştırma girişimi oldu. Hatırlıyorum bir hafta sonuydu, bir bomba patlattılar ve bu bombaya göre bu davanın en önemli sanıklarından Murat Ongun ve Fatih Keleş’in etkin pişman olarak ifade verdikleri, hatta Murat Ongun da yanılmıyorsam o kadar uzun ifade vermiş ki ertesi güne sarkmış. Tekrar gelecek, tekrar yapacaklarmış; böyle haberler servis edildi. Mesela yakın bir zamanda bugün savunmasına devam edecek olan Mehmet Pehlivan’ın hakkında da aynı şeyi söylediler. Yalan üretiliyor bir yandan ama bu yalanlar aslında bir niyeti de gösteriyor. Önemli yerlerde kırmaya, dava içerisindeki dayanışmayı kırmaya çalıştılar. Olmadı. Bundan sonra da olacağa benzemiyor. Hatta tam tersine etkin pişmanlıktan yararlanan bazı sanıklar ve aynı zamanda tanık oluyorlar onlar garip bir şekilde, onların söylediklerini geri çektiklerini, söylediklerini bir anlamda tekzip ettiklerini görüyoruz.
Tekrar canlı yayın meselesine gelecek olursak duruşmanın ilk günü çok gergin geçmişti ve öyle devam eder mi acaba diye düşünmeden edememiştim ama öyle devam etmedi. İlk günkü duruşma tam film sahnesi gibiydi; gerginlik, atışmalar, söz kesmeler işte izleyicilerden gelen birtakım tepkilerle beraber. Ama ondan sonra izlediğim davalarda ve orayı takip eden meslektaşlarımdan da aldığım bilgiye göre büyük ölçüde yapılması gereken şey yapılıyor. İddialara sanıklar cevap veriyorlar, avukatları cevap veriyor. Oradan birileri de başka sanıklar olabilir, savcı olabilir, yargıç olabilir; birtakım sorularla gidiyor ve şu haliyle bakıldığı zaman sanıkların ve savunma avukatlarının çok iyi hazırlanmış olduklarını görüyoruz. Eğer dava yayınlanmış olsaydı işin içerisine siyaset daha fazla girebilirdi. Örneğin Ekrem İmamoğlu her duruşmada bir şekilde günün anlam ve önemine binaen bir şeyler söylüyor. En son çarşamba günü 23 Nisan ertesi gündü malum. Onunla ilgili çok uzun bir konuşma yapıp Nazım Hikmet’ten de bir şiir okumuştu. Hatta ben bir yayını bunun üzerine yaptım, çok etkileyiciydi mesela. O sahne televizyonda canlı yayınlanmış olsaydı Ekrem İmamoğlu için çok ciddi bir şekilde artı, siyasi iktidar için de eksi olurdu. Çünkü orada İmamoğlu ve arkadaşlarını oraya tutuklu olarak bir yılı aşkın süredir orada tutan siyasi iktidar onların bir önünü kesiyor. Doğru, özgürlüklerini alıyor en azından ama onların siyasi anlamda meşruiyetini aslında daha da artırıyor ve burada siyasete esas talip olan kişinin Ekrem İmamoğlu olduğunu da biliyoruz. Ve Ekrem İmamoğlu burayı şu ana kadar siyasi olarak çok iyi kullandı.
Eğer bu canlı yayınlanmış olsaydı o zaman daha hazırlıklı, tüm Türkiye kamuoyuna yönelip mesajları daha çalışmış bir İmamoğlu görürdük. Ve muhtemelen onun bunları söylemesini engellemeye çalışırlardı. O zaman davanın düzeni bozulurdu. Davanın düzenini bozdurmak iktidarın çok işine yarar mı emin değilim. Şu haliyle gidişatı, zaten bayağı bir uzun süreceğe benziyor bu dava ve şu haliyle tabii ki az sayıdaki gazeteci ki bunların hemen hemen hepsi iktidar havuzunda olmayan gazeteciler. Çünkü bakın: İktidar medyası ilk günlerde geldi. İktidar medyasının temsilcileri ilk günlerde geldi ve artık gelmiyorlar. İşte bu da siyasi iktidarın neden canlı yayınlamayı tercih etmediğini bize gösteriyor. İlk günlerde bir umut geldiler. Sonra beklediklerini bulamadılar. Kendi gazetelerinde yazıp çizdiklerinin fos çıktığını gördüler ki içlerinde bazıları bizzat bu haberleri yazan kişilerdi. Artık gelmiyorlar çünkü umduklarını bulamıyorlar. Dolayısıyla iktidarın umduğunu bulamadığı bir dava söz konusu. Canlı yayınlanmıyor ve az sayıda gazeteci bunu düzenli bir şekilde takip edip bizi aydınlatmaya çalışıyorlar. Onlara müteşekkir olmamız lazım. Gerçekten zor bir iş yapıyorlar ama iyi bir iş yapıyorlar.
Bugünün ithafı bir sinema dünyasına… Aslında modellikten gelmiş diyelim, önce model olarak gelmiş: Hale Soygazi. Hale Soygazi aslında mektepli birisi, öyle söyleyelim. Fakat genç yaşta girdiği yarışmalarda birincilikler kazanıp sinemaya giriyor 20-21 yaşında. 1950 doğumlu olduğuna göre herhalde 1970’li yıllardı. 1972’de Saklambaç‘ın yarışmasını kazanmış. Sonra da İtalya’da Avrupa Sinema Güzeli seçilmiş. Yani 22-23 yaşında. İlk oynadığı filmler genellikle macera filmleri. ‘‘Kara Murat’’ falan var bunların içerisinde ama 1978’de ‘‘Maden’’de oynaması onun bir anlamda sinema kariyerini de değiştirdi diyebiliriz. Orada Altın Portakal’da aldığı ödül var. Sonra Atıf Yılmaz’la ‘‘Bir Yudum Sevgi’’yi biliyoruz. ‘‘Kadının Adı Yok’’ bu, Duygu Asena’nın o çok satan kitabının sinemaya uyarlanmasıydı. Çok ilgi görmüştü, kitabı kadar ilgi görmüştü. Bunların hepsinde kendine farklı bir yol seçti Hale Soygazi ve uzun zamandır da bildiğim kadarıyla artık film çevirmiyor. Tiyatroda da yıllar sonra ilk defa 2000 yılında tiyatro yapmış. Hale Soygazi’nin hayatında şöyle bir ilginçlik var diyelim: İlk evliliği Ahmet Özhan’la. Ahmet Özhan sanatçı, ses sanatçısı ve şimdi ne yapıyor? Cerrahi tarikatının şeyhi oldu Ahmet Özhan. Özhan’la uzun bir evliliğin ardından ayrıldıktan sonra yıllar sonra kiminle evlendi? Murat Belge ile ve hâlâ evliler; en son kendileriyle bir cenazede, Taha Parla’nın cenazesinde karşılaşmıştık. Murat Belge’yi biliyorsunuz Türk solunun en önemli entelektüellerinden. Hale Soygazi Türk sinemasına damga bastı. Diğer şu ana kadar konuştuğumuz Türkan Şoray, Fatma Girik kuşaklarından değildi tam olarak; onlardan ayrı olarak kendi imzasını koyan bir isim oldu. Kendisine ve tabii ki eşi Murat Belge’ye buradan saygılarımı iletiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








