Joschka Fischer: “Suudi Arabistan’daki tepeden inme reform, başarılı olsa da olmasa da yeni krizlere gebe”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Almanya Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı görevlerde bulunmuş ünlü siyasetçi Joschka Fisher’ın, 16 Kasım’da Project Syndicate internet sitesinde yayınlanan, Suudi Arabistan’daki reform girişimleri hakkındaki yazısını Sabri Kaan Kayaş, Medyascope için çevirdi.

Suudi Arabistan’ın tepeden inme devrimi

Bu yılın başlarında baş veliaht haline gelen Prens Muhammed bin Salman hızlıca gücünü toplamış ve radikal değişiklikler. Fakat ülkenin iç ve dış politikasını revize ederken, Ortadoğu’da yeni bir kriz ihtimalini arttırdı.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da bir devrim dalgası başlatan Arap Baharı’nın yedinci yılında Suudi Arabistan, sonunda bu dalgaya kendine mahsus şekilde yakalandı. Suudi Arabistan’daki genç kuşak, bu klasik muhafazakâr krallığın modernleşmesini istiyor fakat sokaktaki devrimcilerin önderliğinde değil, ülkenin otuz iki yaşındaki veliaht prensi ve meşru mirasçısı Muhammed Bin Salman tarafından.

Nüfusu ve coğrafyası açısından, Suudi Arabistan en büyük Arap ülkelerinden biri. Petrol zenginliğiyse Suudi Arabistan’ı Batı ve özellikle ABD için vazgeçilemez bir stratejik ortak haline getiriyor. Fakat İslam’ın Orta Çağı ile Batı modernleşmesi arasında kalan Suudi Arabistan, birçok çelişkiyi içinde barındırıyor. İslam’ın en önemli kutsal şehirleri olan Mekke ve Medine’de dahi modern bir altyapıyı ve Amerikan tarzı alışveriş merkezlerini görmek mümkün.

1932’de kurulduğundan beri mutlak monarşiyle Suud ailesi tarafından yönetilen Suudi Arabistan, bugün bile Batı karşıtı topluluklara ev sahipliği yapıyor. Kanunları ve ahlak yasaları yabancılar için Ortaçağ’dan kalma gibi gözüken Suudi Arabistan, İslam’ın aşırı tutucu versiyonlarından biri olarak bilinen ve günümüzde çoğu radikal İslamcı grubun etkilendiği Vahabiliğe bağlı.

Petrol fiyatlarındaki uzun vadeli düşüş ve hızlı artan genç nüfusa eğitim ve iş sağlama ihtiyacı, görünüşe bakılırsa Kral Salman ve Muhammed Bin Salman’ı ülkeyi modernleştirmeye mecbur bırakmış gözüküyor. Yavaş bir gerilemeden hatta dağılmaktan kaçınmak için ülkeyi dışa açarak sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel önlemler de alıyorlar.

Bu ayın başında Muhammed bin Salman, Suudi hükümetinin “yolsuzluk karşıtı tasfiye” olarak adlandırdığı emirleri uygulamaya koydu. Şimdiden, düzinelerce prens, eski bakan, varlıklı ve etkili iş adamı tutuklandı ve hesapları donduruldu. Tasfiye kararları, Suudi kadınlarının araba kullanma ve spor etkinliklerine katılma yasaklarının kaldırılmasının üzerinden fazla bir süre geçmeden uygulamaya sokuldu. Görünen o ki, Suudi Arabistan’ın yeni yönetimi tepeden inme gerçek bir devrimi uygulamaya koymaya niyetli.

Ortadoğu’da tepeden inme bir devrimle ülkedeki ruhban sınıfını etkisiz hale getirmeye çalışan son otokratik lider, İran şahı Muhammed Rıza Pehlevi’ydi. O ve onun beyaz devrimini, 1979’daki İslam Devrimi tamamen süpürüp ortadan kaldırmıştı.

Muhammed bin Salman’ın devriminin daha iyi bir sonuç vermesini umut edebiliriz. Fakat başarısız olduğu takdirde, Riyad’da gücü ele geçirecek radikal Selefiler’in yanında İran mollaları liberal kalır. Ancak tutucu İslam’ın kalesini modernleştirmede başarılı olunursa, İslam dünyasındaki diğer ülkeler için de örnek olabilecek.

Gündeminin bir parçası olarak, Muhammed bin Salman aynı zamanda özellikle İran’a karşı saldırgan bir dış politika da başlattı. Muhammed bin Salman çevresindeki modernleşme yanlıları, devrimin başarısının Vahabiliğin gücünün kırılmasına ve yerine Suudi milliyetçiliğinin getirilmesine bağlı olduğunu biliyorlar. Ve bunu yapmak için ikna edici bir düşmanlara ihtiyacı var: Bölgesel hâkimiyet için Suudi Arabistan’la mücadele halinde olunan Şii İran.

Bu iç siyasetle ilgili değerlendirmeler, son aylarda İran’la artan gerilimi ve Suudi’lerin meydan okumasını açıklamaya yardımcı oluyor. Fakat tabii ki Suudiler açısından İran’ın; Irak’a, Suriye’ye, Lübnan’a, Bahreyn’e, Katar’a, Yemen’e ve diğer ülkelere müdahaleleri çoktan bir meydan okuma anlamına geliyordu.

Şimdiye kadar, Suudi Arabistan ve İran arasındaki bölgesel iktidar mücadelesi Suriye ve Yemen’deki vekâlet savaşlarıyla sınırlıydı. Her iki taraf da sıcak çatışmadan kaçınıyordu fakat yeni gelişmelerle bu durumu idare etmek zor görünüyor. Soğuk savaş, Ortadoğu’da hızlıca bir sıcak savaşa dönüşebilir.

Uzun vadede Suudi Arabistan-İran rekabeti -İsrail-Filistin çatışmasında olduğu gibi- Ortadoğu’yu şekillendirecektir. Örneğin; Muhammed bin Salman’ın yolsuzluk karşıtı tasfiyeyi başlatmasından saatler önce, Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Suudi Arabistan ziyareti sırasında, görevinden istifa ettiğini açıklamıştı. Hariri’ye göre, İran yanlısı Şii militan grup ve politik parti Hizbullah’la paylaştığı iktidarının Lübnan’ı yönetmesi imkânsız hale geldi ve Hizbullah, ona karşı suikast hazırlığı içinde olabilir.

Fakat 2005’te suikasta uğrayan, Lübnan’ın bir önceki Başbakanı Refik el Hariri’nin oğlu Hariri mevcut sorunları çözmekten ziyade yeni sorunlarla gündeme geldi. Neden görevini şimdi bıraktı? Bu kararı Suudilerin baskısı altında mı aldı, öyleyse ne amaçla?

Hariri’nin açıklamasından kısa bir süre sonra, Suudi Arabistan, Husi isyancılarının Yemen’den Riyad’a attığı bir füzeyi havada imha etti. Suudi Arabistan’a göre, İran’ın desteklediği Husiler’in füze saldırısı, bizzat İran’ın savaş ilanı demekti.

Bu kısa zamanda meydana gelen ani ve alışılmadık gelişmelerin bir tesadüf olması çok küçük bir ihtimal. Şimdiki soru; iç savaş Lübnan’a dönecek mi ve Suudi Arabistan İran’ı geri püskürtmek için İsrail ve ABD’nin Hizbullah’la mücadelesine dâhil olmayı deneyecek mi?

Şimdilik, Suudilerin kendi başlarına bunu yapabilmek için yeterli güçleri yok. Geçtiğimiz yıllarda, Suudi Arabistan bölgesel çatışmalarda egemenlik adına büyük yenilgiler aldı. Sünni azınlık, Irak’ta güç kaybetti ve İran destekli Beşar Esad Suriye’de egemenliğini korumayı başardı. Muhammed bin Salman belki de Lübnan veya başka bir yerde bu yenilgileri telafi etmenin yollarını arıyor.

Tepeden inme Suudi Arabistan reformunu izleyen tarafsız gözlemcilere ihtiyatlı yaklaşmalı. Bu reform, başarısız olmasına izin verilemeyecek kadar önemli fakat başarılı olması halinde de bölgesel gerginliklerin dramatik ölçüde artmasına ve belki de yeni bir savaşa gebe.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 
  • Medyascope
  • Medyascope Plus