Türkiye, Suriye’de siyasi çözümün neresinde?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Soçi’deki üçlü zirveyle beraber Suriye’de siyasî bir çözüm noktasında çok önemli bir noktaya gelindi. Rusya’nın ev sahipliğinde ve tabii yönetimindeki zirve, İran ve Türkiye’yle birlikte yapıldı. Zirvenin öncesinde aynı yere Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın geldiğini ve Putin’le görüştüğünü biliyoruz. Onun dönmesinin ardından Ruhani ve Erdoğan’la birlikte bugün bir araya gelip yeni bir dönemin başlamakta olduğunu ilan ettiler. Ancak burada hâlâ çok belirsizlikler var. Türkiye’nin özellikle şerh düşmesi var. O da Suriye’nin yeniden yapılanmasında, yeni şekillenecek olan Suriye’de, Kürtlerin, daha doğrusu Kürtlerin temsilcisi olma iddiasındaki PYD/YPG gibi yapıların dahil edilmemesinde Türkiye ısrarcı. Bu tabii ki öncelikle çözüm sürecinde yapılacak olan yeni zirvelere katılıp katılmayacakları meselesinde ve daha sonra da çözümün kendisinde Kürtlere nasıl bir hak tanınacağı, ne tür haklar verileceği, nasıl bir statü tanınacağı konusu, Türkiye’nin, Ankara’nın kırmızı çizgisi olarak karşımızda duruyor. Ama şunu kabul etmek lazım: Suriye krizinin başladığı andaki pozisyonlarına baktığımız zaman, yani Rusya’nın ve İran’ın, özellikle bölgesel bir güç olarak İran’ın ve Türkiye’nin pozisyonları zıttı, iki karşıt pozisyondu. İki tarafın desteklediği güçler birbirleriyle savaşıyorlardı. Geldiğimiz noktada Türkiye’nin desteklediği, yatırım yaptığı, önünü açtığı güçler yenilmiş durumda. Çok net bir şekilde bunu görüyoruz. Ve Suriye’de İran ve Rusya’nın desteklemiş olduğu Esad rejimi bir anlamda kazanmış durumda. Tam bir zafer ilanı olarak söylenebilecek bir durum yok. Çünkü koca ülke çok büyük bir hasar gördü. Çok büyük zayiatlar yaşandı. Dolayısıyla bu bir zafer olarak tanımlanabilecek bir olay değil. Ama sonuçta Esad yıkılmadı. Rejimi ayakta duruyor. Türkiye’nin yıkmak için her türlü yatırımı yapmasına; başkalarıyla beraber, Körfez ülkeleriyle beraber, hatta kimi Batılı destekçilerle beraber yapmasına rağmen Esad esas olarak Rusya ve İran’ın desteğiyle, aktif katkılarıyla, doğrudan askerî desteğiyle ayakta kalmayı bildi ve ülkenin tamamını kontrol etme konusunda bir ısrarı var. Ve önümüzdeki döneme de Esad’ın damga vuracağını şu anda kestirebiliyoruz. Tabii ki burada Esad’ın iktidarını İç Savaş öncesindeki kadar mutlak bir iktidar olarak tarif etmek mümkün olmayacak. Önümüzdeki dönemde herhalde siyasî çözümde de bunu göreceğiz. Esad, iktidarını belli ölçüde paylaşmak yoluna gidecek. Bunu anlıyoruz.

Ankara-Şam doğrudan görüşmeleri başlayabilir

Peki burada Türkiye ne yapıyor, ne yapabilir? Açıkçası Türkiye’nin burada herhangi bir rolü olacağını sanmıyorum. Daha doğrusu Türkiye rol alsa da, bu şekillenecek olan çözümlerin hiçbirisinin Ankara’nın tercih ettiği çözümler olmayacağını çok net bir şekilde söyleyebiliriz. Çünkü Ankara başından itibaren zaten Esad’ın yıkılması üzerine bir perspektife sahipti. Bu perspektif artık uygulanabilir bir perspektif değil. Bu çok net bir şekilde ortada. Ancak henüz bu telaffuz edilebilmiş değil. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Soçi’deki zirve, üçlü bir zirve olarak görünen bu zirve, aslında dörtlü bir zirveydi. Hem Esad’ın öncesinde oraya gitmiş olması ve görüşmüş olması anlamında, hem de aslında İran’ın ve Rusya’nın esas olarak Esad’ın görüşlerini de bir şekilde taşımış olması nedeniyle. Şu anda dolaylı olarak süren, dolaylı olarak var olan Ankara-Şam ilişkilerinin çok da uzun olmayan bir süreçte doğrudana dönme ihtimali de var. Ama burada herhalde Ankara için belirleyici olacak olan husus Kürtler meselesi olacak. Ankara’nın Kürtler, Suriye’deki Kürtlerin durumu, statüsü meselesindeki ısrarı, bunu çok kıpkırmızı bir çizgi olarak tarif etmesi, Suriye’de bir anlamda ilk bakışta işleri zorlaştırıyor gözükebilir. Ama diğer yanda, şu âna kadar yaşananlardan gördüğümüz gibi hem İran’ın, hem Rusya’nın, hem de Esad yönetiminin işlerini aslında kolaylaştırdı. Çünkü Türkiye, Ankara bir yerde, “Kürtler çok fazla güçlenmesin, onun dışında her şey olabilir” gibi bir pozisyon takındı. Bunu özellikle Halep’in rejime terk edilmesi sürecinde çok net bir şekilde gördük.

Ankara’nın YPG kaygısı

Şu âna kadar yansıyan bilgiler, yapılan açıklamalara baktığımız zaman, yeni Suriye’de, Suriye’nin yeniden şekillenecek hâlinde Kürtlerin önemli bir role ve konuma ve belli bir statüye sahip olacaklarını kesinlikle öngörebiliriz. Bu konuda özellikle Moskova’dan yapılan açıklamalar, Şam’dan yapılan kısmî açıklamalarla, örtülü açıklamalarla bunu görebiliyoruz. Kürtler için Suriye’nin kuzeyinde bir nevi özerklik meselesi söz konusu olduğu zaman adının ne olacağını şu anda belirlemek mümkün değil; ancak şu anda zaten var olan kantonlar var ve bu kantonları birleştirme iddiası var. Bunun belki başka isimlerle, belki bazı değişikliklerle, belki birtakım kontrol ettiği coğrafi alanda düzenlemelerle devam edeceğini söyleyebiliriz. Bu tabii ki Ankara’nın kabul etmeyeceği bir şey olacaktır. Daha doğrusu kabul etmek istemeyeceği bir şey olacaktır. Ancak Ankara’nın gelinen noktada bu tür gelişmeleri engelleyebilme gücü yok. Bir kere ABD Kürtlerle Suriye’de çok ciddi bir ortaklık yapıyor. Rusya’nın ve Şam’ın Kürtlere karşı pozisyonunda zaman zaman birtakım sorunlar yaşansa da, pozisyonları çok düşmanca tarif edilemez. Dolayısıyla Suriye’de Kürtler oradaki aktörlerin hemen hemen hepsiyle belli anlamlarda iyi ilişkisi olan bir güç olarak karşısında duruyor. İran’la olan ilişkisinin daha dolaylı olduğunu söyleyebiliriz. Belki daha az olduğunu söyleyebiliriz, ama İran’ın da Suriye’deki Kürtlerin kendi ayakları üzerinde durmasına alenen çok sert bir şekilde karşı çıktığına dair ben açıkçası pek bir şey görmedim. Tabii bu destekleyecekleri anlamına gelmez. Bunun tabii bir ayağı da hem Irak’ta, hem İran’ın kendisindeki Kürtlerin bundan etkilenme ihtimali olacaktır. Ancak Tahran’ın pozisyonunun da Suriye’deki Kürtlere karşı hiçbir zaman Ankara’nın pozisyonuna yakın olduğu söylenemez.
Ankara’nın, Türkiye’nin Suriye konusundaki en önemli handikapı, zaten olayın belli bir aşamasından itibaren, Kürtlerin orada nüfuzunu artırmasından duyduğu tedirginlik olarak tarif edebiliriz. Buradaki en önemli açıklama şu: Kürtler olarak bakılmıyor. Oradaki örgütlenmeler olarak bakılıyor. PYD ve YPG olarak tanımlanıyor ve bunlara karşı gösterilen bir tahammülsüzlük var. Ve bunun da çok net, kısa bir açıklaması var: Bu yapıların PKK’yla olan ilişkileri. Bu yapıların PKK’yla ilişkileri yıllardan beri bilinen bir şey. Her ne kadar Amerikan yönetimi “Biz böyle olduğunu düşünmüyoruz” dese de, herhalde en iyi bilenler de onlardır. Ve bu olay da, PYD’nin ve YPG’nin, iç içe geçen bu iki örgütlenmenin Suriye’de çok ciddi bir meşruiyeti var. Aktörlerin hemen hemen hepsi, Türkiye dışındaki neredeyse tüm aktörler tarafından bir şekilde varlığı kabul edilen ve birlikte iş yapılabilir görülen bir yapı. Ancak bu yapının PKK’yla da ilişkisi çok net. Dolayısıyla ortada çözülmesi zor bir sorun duruyor. Ama bir yerden sonra gerek Şam, gerek Moskova, gerek Washington bunu kendi sorunları olarak görmüyorlar. Ve Türkiye’nin, Ankara’nın bu konudaki ısrarlı hatırlatmalarına karşı bir kayıtsızlık sergiliyorlar ve olayı böyle kabul ediyorlar. Bu çözülmesi zor görünen olayı çözmek gibi bir derde yönelmiyorlar ve Suriye’de bu yapılarla pekâlâ birlikte çalışabileceklerini söylüyorlar. Ve artık net bir şekilde görülüyor ki Türkiye’nin bu konudaki telkinleri hiçbir işe yaramıyor.

Yeni Suriye’de Kürtlerin geleceği

Peki Ankara ne yapacak? Görüldüğü kadarıyla hep bu şikâyeti, hep bu uyarıyı dile getirecek. Kürtlerin, PYD ve YPG’nin Suriye’de çok daha fazla güçlenmesini engellemek konusunda elinden geleni yapmaya çalışacak. Ama elinden çok da fazla bir şey geleceğini düşünmek mümkün değil. Çünkü PYD ve YPG orada birçok farklı uluslararası ya da bölgesel güç tarafından desteğe sahip. Dolayısıyla Türkiye’nin bu konuda çok fazla bir şansı olduğu söylenemez. Burada çok ciddi bir mesele var. Çok büyük bir fiyasko yaşadı Ankara. Suriye politikası başından itibaren yanlıştı ve bunun yanlış olduğu çok kısa bir süre içerisinde ortaya çıktı. Ama yanlışta ısrar edildi. Yanlışta ısrar faturayı daha da artırdı. Önümüzde çok büyük bir fatura var. Yıllardır ödemekte olduğumuz ve daha da ödeyeceğimiz bir fatura var. Bunun bir boyutu Türkiye’ye de sirayet etmiş olan terördür. Bir diğer boyutu, milyonlarca mültecidir. Bunların Türkiye’de doğurduğu birtakım sorunlardır. Burada kastım mültecilerin sorun doğurduğu değil, mültecilerin varlığının zaten bir sorun potansiyeli olduğu. Ve özellikle de Türkiye’de ayrımcı, ırkçı düşüncelerin, en son Ümit Özdağ örneğinde gördüğümüz gibi mültecilerin varlığını çok hızlı bir şekilde, ulu orta bir şekilde suiistimal etmesidir. Yani Suriye politikası ve Suriye’de yaşananlar Türkiye’nin dengelerini çok ciddi bir şekilde, zaten çok da sağlam olmayan dengelerini çok ciddi bir şekilde bozdu. Ve hâlâ Türkiye’yi yönetenler bu konuda bir yüzleşmeye, bir özeleştiriye gitmiş değiller. Sanki attıkları her adım hep doğruydu gibi bir havada, bir üslûpla hareket ediyorlar. Ama ilk başladıkları ve bugün geldikleri nokta arasında çok çok büyük bir fark var. Yüz seksen derece olarak tabir edebileceğimiz bir fark var. İlk dönemdeki yapılan açıklamalarla şimdi gelinen noktaya bakın. Ya da Rus uçağının düşürüldüğü zamanda yapılan açıklamalarla, meydan okumalarla bir süredir Rusya’yla kurulan ilişkilerdeki düşük profilli açıklamalara bakın. Türkiye gerçek anlamda bir fiyasko yaşıyor. Ancak bunu kabul etme yoluna gitmiyor.
Bugün tabii bu yayını yapmaya karar verdikten sonra, tanıtımını yaptıktan sonra bir haberle karşılaştık. Eski başbakan Ahmet Davutoğlu’nun –ki kendisi, fiyaskoyla sonuçlanan bu Suriye politikasının baş sorumlularından biriydi– Marmara Üniversitesi’nde –eski üniversitesidir–, yanılmıyorsam bir öğrenci kulübünde yapması düşünülen konuşma, sudan bir bahaneyle üniversite yönetimi tarafından iptal edilmiş. Şimdi bir tarafta Suriye politikasının yanlışlığı konusunda herhangi bir açık beyanda bulunmayan bir siyasî iktidar, bir diğer tarafta da bu politikanın birinci derecede sorumlularından birisi olan Ahmet Davutoğlu gözden düşünce ona eski üniversitesinde bir saatlik konferansı bile çok gören bir iktidar söz konusu. Bu da kaderin garip bir tecellisi olarak karşımızda duruyor.

IŞİD’den sonra Trump’ın Suriye ilgisizliği

Evet, toparlayalım. Türkiye Suriye’deki yeni siyasî çözümde nasıl bir rol oynayacak? Pek bir rol oynamayacak. Kendisine olabildiğince az zarar verecek bir yeni Suriye’nin şekillenmesini isteyecek. Ama şunu da biliyoruz ki Türkiye’nin, İran’ın ve Rusya’nın beraber şekillendireceği bir Suriye’nin demokratik, çoğulcu, özgür bir ülke olacağını da hiçbir şekilde bekleme gibi bir saflığa gidecek hâlimiz yok. Çünkü bu ülkelerin her birinde ayrı ayrı çok ciddi demokrasi, temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti sorunu var; dolayısıyla büyük bir ihtimalle önümüzdeki dönemde bölgesel güçlerin, uluslararası güçlerin bir şekilde razı olduğu şekilde Suriye’de bir iktidar paylaşımı yapılacak. İktidar alanlarının paylaşımı yapılacak. Ve bu paylaşımın da çok uzun vadeli olabileceğini kesinlikle öne sürmek saflık olacaktır. Çok geçmeden bir siyasî çözüm ortaya konulsa bile, bu siyasî çözümün tekrar bir çözümsüzlüğe zemin hazırlayacağını pekâlâ öngörebiliriz. Ama şu ânın meselesi o değil. Şu anda bir çözüm şekillenmek üzere. Türkiye burada bir aktör gibi gözüküyor, ama çok etkili bir aktör olmadığını çok net bir şekilde görüyoruz. Videolar da bunu gösteriyor, vücut dilleri de bunu gösteriyor. Türkiye istemediği bir noktayı kabullenmek durumunda kaldı. Burada Rusya’nın ve İran’ın Suriye’de gösterdikleri başarı, ya da –nasıl söyleyeyim?– kazanmış olmaları kadar, Türkiye’nin normalde birlikte hareket etmeyi düşündüğü Batı’nın Suriye karşısındaki kayıtsızlığı da önemli.
Özellikle Trump yönetimi, IŞİD’in temizlenmesinden sonra, en azından topraklarının IŞİD’den alınmasından sonra, Suriye’ye çok fazla önem atfedeceğe benzemiyor. Türkiye Suriye’de İran ve Rusya tarafından dayatılan çözüme karşı çıkmak istese bile yanında kimseyi bulabilecek bir durumda değil. Kaldı ki Türkiye’de zaten Suriye’yle de ilişkili bir şekilde çok ciddi, giderek artan Batı aleyhtarlığı ve Amerikan aleyhtarlığı var. Sonuçta Türkiye, bir bölgesel güç olma iddiasından, bölgesinde yaşanan önemli gelişmelerden olabildiğince az belayla sıyrılmaya çalışan bir ülke konumuna geldi. Çok hızlı bir şekilde bu noktaya geldi. Bu da zamanında çok iddialı çıkışlar yapılmasının ve bunların hayata geçirilememesinin, devamının getirilememesinin sonucu oldu. Temenni edelim ki önümüzdeki dönemde bölgesel konularda Türkiye daha sakin, daha az iddialı, ama daha temkinli ve özellikle elindekini korumaya yönelik birtakım pozisyonlar almaya çalışır. Çünkü daha önceki büyük iddialı lafları edenlerin hepsi araziye uydu. Biliyorsunuz, o namaz kılacak olanlar vs., hiçbirisinin ağzını bıçak açmıyor. Ama arada olan, koca bir Suriye halkına ve bütün bölgedeki ülkelere oldu. Bu kadar büyük, iddialı lafları söyledikten sonra bugün gelinen noktanın gerçekten çok acı olduğunu, tek kelimeyle bir fiyasko olduğunu tekrar tekrar vurgulamak lazım. Umarım bundan sonraki dönemde Suriye halkının yaraları bir an önce, olabildiğince hızlı bir şekilde sarılsın ve Suriye’ye huzurun ve özgürlüğün gelmesini temenni edelim. Tabii bunun Rusya, İran, Türkiye gibi buraları yöneten kişilerin eliyle gelebileceğini düşünmek çok gerçekçi olmayacaktır. Ama yine de 68’in ünlü sloganıyla, gerçekçi olup imkânsızı isteyelim. Evet, Suriye’ye barış, özgürlük ve huzur temennisiyle bu yayını bitirmek istiyorum.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus