Cuma’dan Cuma’ya İslamcılık

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Amerikan Başkanı Donald Trump’ın İsrail başkenti olarak Kudüs’ü tanıması, daha doğrusu bu konuda alınmış olan Amerikan Kongresi kararını nihayet uygulamaya sokması dolayısıyla büyükelçiliğin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınması talimatını vermesinin ardından, dünyanın dört bir tarafında, Türkiye’de de protestolar başladı. Özellikle bugün, cuma günü olması nedeniyle protestoların yoğun olması bekleniyordu; nitekim oluyor gibi.

Filistinliler için çok büyük bir kayıp

Özellikle tabii Filistin’de, Batı Şeria’da, Gazze’de ve tabii ki Kudüs’te Filistinliler kendi davalarını ve davalarının en sembolik olayı olan Kudüs’ü sahiplenmek için sokaklardalar; ama İsrail’e karşı güçleri büyük ölçüde sınırlı olduğu için, protestolarının çok etkili olması ve kendi başlarına bir şeyleri değiştirebilme imkânları yok. Dünyanın onlara destek vermesi gerekiyor ve dünyadan gelen protestolar, kınamalara baktığımız zaman, buradan da pek bir şey çıkacağa benzemiyor.
Sonuçta Filistin davası açısından çok önemli olan Kudüs’ün statüsü konusunda Amerikan Başkanı Donald Trump çok önemli bir dönemi başlattı. Kudüs’ün başkent olarak ABD tarafında resmen ve fiilen tanınmasıyla beraber çok büyük bir kayıp söz konusu Filistinliler için. Bunun nasıl telafi edilebileceği konusunda da herhangi bir şey yok.

Erdoğan’a tabi olan bir İslamcılık

Buradan Türkiye’ye gelmek istiyorum ve Türkiye’de İslamî harekete, İslamcılığa gelmek istiyorum. Bildiğiniz gibi, izleyenlerin bildiği gibi, uzun bir süredir Türkiye’de artık İslamcılığın iflas etmiş olduğunu, tamamen devletin ve dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kuyruğuna takılmış, ona tabi olan, onun denetiminde olan bir İslamcılığın söz konusu olduğunu ve bunun da artık İslamcılık olmadığını söylemeye çalışıyorum. Bu son olay bunu bize çok net bir şekilde gösterdi. Şu anda Türkiye’nin dört bir tarafında, İstanbul’un önemli camilerinde cuma namazı sonrasında, beklendiği gibi Kudüs’le ilgili gösteriler, protestolar yapılıyor ve bu protestoların söylediği aslında çok fazla bir şey yok. Ne söyleniyor? “Kudüs İslam’ındır” deniyor, “Kahrolsun ABD” deniyor ya da siyonizm deniyor, İsrail deniyor vs. ama burada doğru dürüst bir hedef yok, çünkü burada nasıl bir adım atılacağı bilinemiyor.
Daha önceki dönemlerde, 1980’li-90’lı yıllarda, AKP iktidarı öncesi dönemlerde Filistin meselesi ya da herhangi bir İslamî meselede protestoların adresi öncelikle siyasî iktidar olurdu ve siyasî iktidarın o söz konusu konuda yaptığı yanlışlar ya da yapmadıkları, eleştiri konusu olurdu. Şu anda baktığımız zaman, resmî İslamcı gösteriler düzenlendiğine tanık oluyoruz, tek tük resmiyetin dışına taşmak isteyenler vardır ve onların çok da fazla tolere edileceğini ve ilgi göreceğini açıkçası düşünmüyorum. Sonuç olarak kabaca, “Dostlar alışverişte görsün” kabilinden, kınamış olmak için kınamalar var. Halbuki hatırlanacaktır, “One minute” olayında ve daha sonra Mavi Marmara olayında –ki Filistin meselesinde önemli anlardı–, çok büyük, çok kitlesel, çok etkili gösteriler olmuştu ve dünya medyasının da görmek zorunda kaldığı ölçüde Türkiye’yi çok ciddi bir şekilde sarsmış, Türkiye’deki gündemi belirlemişti. Peki Kudüs gibi önemli, Filistin olayında en önemli mesele olan, bunun kalbinde yer alan Kudüs’le ilgili bu tarihî gelişmenin ardından yaşanan protestolar neden böyle olmuyor? Çok basit bir şekilde söyleyecek olursak, “One minute” ve Mavi Marmara protestoları, siyasî iktidarın onayı, teşvikiyle ve organizasyonuyla olmuştu ve belli bir yerde bunun dozu Ankara’da ayarlanmıştı ve orada, Türkiye’nin dört bir tarafında, özellikle büyük şehirlerde çok etkili protestolara tanık olmuştuk. Ama şimdi, yine siyasî iktidarın bilgisi ve gözetimi dahilinde, ama dozu alçakta tutulan protestolar oluyor. Dolayısıyla şunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz: Türkiye’de İslamcılık tamamen siyasî iktidarın denetimine girmiş durumda, onun dışında kalmaya çalışan, ona mesafeli olan, hele onu eleştirmeye kalkan İslamcılığın çok fazla hayat hakkı bulunduğu söylenemez.

Muhalefet yıllarında Cuma eylemleri

Geçmişte hatırlıyorum, “Cuma eylemleri” diye bir kavram vardı. Başörtüsü meselesi, imam-hatipler meselesi ya da Filistin davası ya da Afgan meselesi, Afgan cihadı zamanında Afganistan’a destek ya da Bosna zamanında Bosna’ya destek gibi konularda özellikle İstanbul’da Beyazıt Camii’nde cuma namazı sonrası gösteriler düzenlenirdi. Hatta bu gösteriler bir dönem artık rutin haline gelmişti .Bu gösteriler aynı zamanda Türkiye’de radikal İslamcılığın kendini geliştirdiği mecralardı. Bir gazeteci olarak o tarihlerde, Cumhuriyet’te çalıştığım bir dönemde, hatırlıyorum, Beyazıt’a gittiğimizde gösteri olmamıştı, bekleniyordu ama olmadı. Hatta bazı İslamcılar, çok sayıda gazeteci, gösteri olacak diye oraya gitmişti ve elimiz boş dönüyorduk ve orada İslamcı olduğu belli olan bazı gençlerin aralarında gazetecilerle dalga geçtiklerine de tanık olmuşluğum vardı ve hatta dönüp Cumhuriyet’te, “Bu Cuma Beyazıt’ta gösteri olmadı” kabilinde bir yazı yazmışlığım vardır. Cuma eylemciliği zaten Türkiye’de İslamî hareketin geçmişten beri olan bir şey.
Ama o dönemdeki cuma eylemlerinin hepsinin karşılığı vardı ve bir şeyleri ölçme imkânınız vardı; çünkü İslamcılık muhalif bir hareketti, İslamcılık devlet dışında bir hareketti. Her ne kadar devletin değişik kurumları, özellikle istihbarat servisleri vs. değişik şekillerde sızmış olsa da kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir hareketti. O tarihlerde zaten Refah Partisi ve daha sonra gelen partiler de bugünkü AKP kadar güçlü değillerdi, onlarla ilişkileri de çok sınırlıydı. Bir İslamcılık vardı ve o İslamcılık, belli etaplardan sonra AKP iktidarıyla beraber ve özellikle de Suriye’de iç savaşın başlamasıyla beraber o İslamcılığın tamamen AKP tarafından ve Erdoğan tarafından kontrol altına alındığını görüyoruz.
Peki, şu anda Türkiye’de İslamcı iddialı kişiler ne talep ediyor? Nasıl bir çıkış? Herhangi bir konuda, özellikle dış politikada ve Batı’yla ilgili konularda Batı’ya yönelik tepkilerini nasıl dile getiriyorlar? Söylenen birtakım sloganları biliyoruz: “Siyonizm, Amerikan emperyalizmi” vs. Bu sloganları zaten biliyoruz; ama bunların tek başına söylemenin bir yerden sonra çok fazla bir anlamı yok; bunun fiiliyata, pratiğe nasıl döküleceği meselesi var ve bu anlamda Türkiye’de İslamcılığın önündeki seçeneklerin çok fazla olmadığını görüyoruz. Seçeneklerden ilk akla gelen tabii “cihadcı” diye adlandırılan gruplara dahil olmak, El Kaide’ye, IŞİD’e vs. dahil olmak. Böyle bir seçenek var, ciddi bir şekilde var; ama bu tür yapılar kendi başlarına protesto örgütleyen yapılar değil. Genellikle başka yapılarda örgütlenen protestolara katılan insanları devşirmeyi temel alan yapılar. Peki, onun dışında ne var? Eskiden Türkiye’de ve dünyanın her yerinde tek bir kurşun bile atmadan, herhangi bir şekilde şiddet eylemine başvurmadan radikal İslamcı olma ihtimali vardı. Sloganla radikal olunabiliyordu. Ama El Kaide’yle beraber ve daha sonra IŞİD’le beraber artık sloganla radikal olma imkânı ortadan kalktı; ya onlarla beraber o terör noktasındasınız ya da bambaşka bir şekilde daha ılımlı bir çizgiyi tutturmak zorundasınız. Dolayısıyla İslamcılık böyle bir krizi yaşıyor. Türkiye’de de bu çok net bir şekilde gözüküyor.

Eldeki tek koz Ayasofya’nın ibadete açılması

Peki şu anda Türkiye’de İslamcılar, İslamcılık iddiasındaki kişiler, Batı’yla bir meseleleri olduğunda hükümete de kızamıyorlarsa, hükümete de eleştiremiyorlarsa, ona da saldıramıyorlarsa, neye nasıl saldıracaklar? Batı’ya karşı ne diyecekler? Şu anda Türkiye’de bir süredir bunu görüyoruz, Batı’yla herhangi bir şekilde kriz yaşandığı zaman ortaya atılan neredeyse tek bir koz var, kart var, o da Ayasofya’nın ibadete açılması. Her konuda bu oluyor; yani ABD’yle, AB’yle, Yunanistan’la, şimdi bu son olayda da ne alâkası varsa Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasını, onu imzalamasıyla, Ayasofya’nın ibadete açılması arasında nasıl bir bağ var? Hele ki Filistin’deki Hristiyanların da aynı şekilde Kudüs kararına karşı çıktığı düşünülürse; hele ki nüfusunun önemli bir kısmı Hıristiyan olan ülkelerde de Trump’ın bu kararına destek verilmediği düşünülürse. Ama bu da bize tam bir çaresizliği gösteriyor: Ayasofya’yı ibadete açma meydan okuması. Yani Trump Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etti, ne yapabiliriz? Ayasofya’da namaz kılarız. Bu Ayasofya meselesi artık inandırıcı bir tehdit ya da meydan okuyuş olmaktan çıkalı epey bir zaman oldu. Bir de tabii şöyle bir şey var: Bir gün gelecek Batı’yla yaşanan bir krizin bir ânında gerçekten siyasî iktidar yapacak; artık hiçbir şey kalmadığı zaman, Ayasofya’yı ibadete açacak diyelim ki, diyelim ki bir ay sonra, bir yıl sonra.

Oyun kurucu olma iddiası

Peki, Batı’yla daha sonraki sorunlarda ne yapacaksın? Ortada hiçbir şey kalmış değil. Şöyle bir acı durumla karşı karşıyayız: Türkiye, İslam dünyası içerisinde Batı’yla olan yoğun ilişkileri, genç nüfusu ve ekonomisiyle, stratejik konumu nedeniyle gerçekten İslam dünyasında ayrı bir yere sahipti ve bu özellikle Türkiye’nin soft-power’ı, yani yumuşak gücü olarak tarif ediliyordu ve Türkiye’de bir diğer yandan da demokrasi, temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi, özellikle AB süreciyle beraber, İslam dünyası için bir nevi rol model olarak öne çıkıyordu. Ama Türkiye artık demokrasiden, hukuk devletinden, temel hak ve özgürlüklerden alabildiğine uzaklaşmış durumda.
Herhangi bir şekilde soft-power anlamında cazibesi kalmamış demeyelim, ama büyük ölçüde azalmış durumda ve böyle bir Türkiye öteden beri hep dile getirilen, AKP iktidarı zamanında dile getirilen oyun kurucu olma özelliğini çoktan kaybetmiş durumda. Özellikle bölgesinde, Suriye’de yaşananlar ortada; böyle bir Türkiye tam anlamıyla dış politikada, İslam dünyasını ilgilendiren önemli konularda adım atma, inisiyatif alabilme, bir şeyleri engelleyebilme ya da değiştirebilme yeteneğini –zaten eskiden de çok fazla yoktu, ama iyi kötü Türkiye’nin bir ağırlığı vardı– tamamen kaybetmiş durumda. Böyle bir Türkiye’de, böyle bir siyasî iktidara kendini tamamen bağımlı kılmış olan İslamî hareket de çok daha beter bir çaresizlik içerisinde. Sonuçta Kudüs’ün ABD tarafından İsrail’in başkenti gibi tanınması gibi tarihî ve normal şartlarda İslamî hareketler için çok önemli bir dönüm noktası olması gereken bir anda, Türkiye özelinde bakarsak, İslamî hareket çok cılız, çok silik bir performans sergiliyor; dolayısıyla bu da onun aslında olmadığını bize gösteriyor.
Sonuçta bakıyoruz, şu ya da bu nedenle, şu ya da bu stratejik kaygılar, ulusal çıkarlar vs. gibi nedenlerle, Filistinliler, Filistin halkı gerçek anlamıyla yalnız kalmış durumdalar, bunu çok net bir şekilde görüyoruz. Türkiye bu anlamda İslam dünyasında çok etkili birtakım hamleler yapabilecekken, bunların hepsini tamamen kaybetmiş durumda ve bu kaybedişin sorumlusu da başkaları değil, Türkiye’nin kendisi. Böyle bir durumdayız evet. Cuma’dan Cuma’ya protestolarla hâlâ Türkiye’de bir İslamî hareketin, İslamcılığın varlığını sürdürdüğünü, sürdürüldüğünü göstermek isteyen olabilir; ama bu hareket çoktan bitmişti ve Trump’ın son adımından sonra, son hamlesinden sonra yaşananlar da bize bunu çok açık ve net bir şekilde gösteriyor diye düşünüyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus