BOP devri bitti, ABD’nin İslamcılığa karşı yeni savaşında hedefte Türkiye ve Katar var

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. ABD’de Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster açık bir toplantıda yaptığı konuşmada çok önemli noktaların altını çizdi ve burada açıkça, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde ABD’nin ulusal güvenlik stratejisi için önemli bir ülke olduğunu, ama negatif anlamda önemli bir ülke olduğunu vurguladı. Türkiye’yi Katar’la birlikte, daha önce Suudi Arabistan’ın yaptığı, İslamcı ideolojinin sponsorluğunu üstlenmekle suçladı. Bunu bir suç olarak gördüğü için, suçladı diyebiliriz. Bunu bugün ele almak istiyorum. Dün gece bu, sosyal medyada, saat farkı nedeniyle gece yer aldı, bazı yerlerde, ama çok fazla büyümedi. Açıkçası bu çıkışın çok önemli şeylerin işareti olma ihtimali var. Teker teker gidecek olursak, öncelikle İngiltere’nin önde gelen düşünce kuruluşlarından Policy Exchange Washington’da bir toplantı düzenliyor. Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster’ın yanında İngiltere’nin Ulusal Güvenlik Danışmanı Mark Sedwill var. Ve burada McMaster –ki kendisi Demokratlar tarafından da aslında olumlu olarak değerlendirilen bir general; emekli olmadan, generalken bu göreve getirildi; daha önceki çıkışlarında Trump’ın İslam düşmanlığına yakın olmadığını, ona eleştirel baktığını bildiğimiz birisiydi– o anlamda bu söyledikleri, birazdan ele alacağımız konu, ayrıca bir önem içeriyor.

Sıradan bir danışman değil

Bir önemli husus tabii ki Ulusal Güvenlik Danışmanı ne demek? Türkiye’de danışman kavramı çok hafifledi. Çok sayıda danışman olabiliyor. Bu anlamda da Ulusal Güvenlik Danışmanı diye bir şey görüldüğü zaman Trump’ın danışmanlarından birisi gibi algılanabiliyor. Halbuki öyle değil. ABD’de Beyaz Saray’da Ulusal Güvenlik Konseyi var. Bu bir nevi Beyaz Saray’daki bir kabine gibi. Daha çok güvenlik temelli bir oluşum. Burada çok sayıda insan çalışıyor. Müsteşarlıklar gibi ya da bakanlıklar gibi düşünebilirsiniz. Bunların başında da bir kişi var. O kişi de McMaster. Bush döneminde çok popülerdi. Condoleezza Rice vardı mesela, siyah kadın siyasetbilimci; en kritik dönemlerde Ulusal Güvenlik danışmanlığını o üstlenmişti. Oradan insanlar bilebilir. Yani bu, sıradan danışmanlardan herhangi birisi değil. Bu doğrudan Beyaz Saray’daki operasyon merkezinin başındaki kişinin açıklamaları.

Sadece radikal olanları değil genel olarak İslamcılığı hedef almak

Pazartesi günü ABD’nin yeni ulusal güvenlik stratejisini açıklaması bekleniyor. Zaten o konuşmada da McMaster bu konuya değinmiş ve bunun birtakım başlıklarını ele almış. Aslında bildik şeyleri söylüyor. Ve üçe ayırıyor tehditleri. Bir: Çin ve Rusya’yı ele almış. Bunda yeni bir şey yok. İki: İran ve Kuzey Kore’yi kendi deyimleriyle “haydut devlet” olarak tanımlamış. Bu da yeni bir şey değil. Üçüncü olarak da cihadcı radikal İslamcı grupları yani IŞİD’i ve El Kaide’yi ele almış. O da yeni bir şey değil.
Dolayısıyla bildik şeyler gibi gidiyor konuşması ama bunu haberleştiren Amerikalı medya kuruluşları da bunların hiçbirisinin değil, konuşmanın içerisinde Türkiye ve Katar’la ilgili bölümü başlıklarına çıkarttılar, çünkü bu yeni. Burada McMaster radikal İslamcılığın dışında genel olarak İslamcılığı, İslamî hareketleri hedef alan birtakım sözler söylüyor. Diyor ki mesela: “Vakıflar, medreseler ve sosyal kuruluşlar üzerinden İslamcılığın ilerliyor olmasına yeterince önem vermedik”. Yani aşağıdan yaşanan olayı. “Bu tür faaliyetleri daha önce Suudi Arabistan desteklerdi, şimdi daha çok Katar ve Türkiye bunların sponsorluğunu yapıyor” diyor.
Buraya geçmeden önce şunu söyleyeyim: Yıllar önce Fransız İslamî hareketler araştırmacısı Gilles Kepel’in yaptığı bir ayrım vardı; aşağıdan yukarı İslamcılık, yukarıdan aşağı İslamcılık diye. Aşağıdan yukarı İslamcılık yani daha toplumsal hareket olarak ortaya çıkan İslamcılığın önemini vurgulamaya çalışmıştı — ki genellikle o tarihlerde, 80’li yılların sonu ve 90’lı yılların başlarında daha çok, sert hareketler, radikal hareketler dikkat çekerdi. Bu daha sonra Büyük Ortadoğu Projesi gibi önermelerle şöyle bir yaklaşım Washington’da çok geçerli olmuştu.

Ilımlı İslam arayışları

Bu radikal ideolojilere karşı, yani yukarıdan aşağı devleti ele geçirmeye ve doğrudan şiddete başvuran İslamcılara karşı mücadele etmenin yolu aşağıdan yukarıya gelen toplumsal İslamî hareketleri desteklemek, onları kontrol altına almak, onlar aracılığıyla radikalizmle mücadele etmek gibi bir yaklaşım öne çıktı. Bu da kabaca ılımlı İslam olarak tanımlandı. Yani radikal İslam’a karşı ılımlı bir İslam’ı teşvik etmek lazım. Bu ılımlı İslam da esas olarak toplumsal alanda vardır. Bu alanda da, özellikle Arap dünyasında Müslüman Kardeşler ya da Arapçasıyla da İhvan-ı Müslimin gibi kurumlar, Amerika Birleşik Devletleri tarafından tercih edilebilir kuruluşlar olarak ortaya çıkmıştı. Ama o tarihlerde birtakım çevreler bunun yanlış bir politika olduğunu, aşağıdan yukarıya gelen İslamî hareketlerin de aslında çok ciddi bir şekilde radikal potansiyel taşıdıklarını, bunların güçlendirilmesinin radikalizmle mücadele değil, tam tersine radikalizmin ekmeğine yağ sürmek olduğunu söylediler. Ancak onlar azınlıkta kaldılar.
Şimdi bakıyoruz, McMaster’ın söylediği o azınlık görüşün şimdi çoğunluk hâline geldiğini ve resmî görüş olmaya başladığını görüyoruz. Yani radikal İslam’a karşı ılımlı İslam yaklaşımından uzaklaşılıp her türlü İslamizasyonu, aşağıdan yukarıya olan hareketleri de çok sıkı bir şekilde kontrol etmek, onları çevrelemeye yönelik bir yaklaşım. Ve burada da şöyle bir tanım kullanıyor: Siyasal İslam, İngilizcesiyle “political Islam”, öyle demiş: “Siyasal İslam’la radikal İslamî ideoloji arasındaki köprüler çok ciddi bir sorun” demiş. Yani eskiden ılımlı İslam olarak tabir edilip tercih edilebilir görülen yapılanmaların aslında radikal İslamî ideolojiyle arasında çok köprü olduğunu ve bunun çok ciddi sorun doğurduğunu vurgulamış.

Mursi modeli

Bir yerinde konuşmasının “Bütün Müslüman Kardeşler hareketleri aynı değil, ama ortada bir Mursi modeli var” diyor. Mursi modeli, biliyorsunuz, Mısır’da yaşanan model. Oradaki temel mesele genel bir muhalefet hareketinin sonucunda iktidar, Hüsnü Mübarek devrildikten sonra çoğunluğu elde eden Müslüman Kardeşler, iktidarlarını paylaşmaya yanaşmamışlardı. Ve bunun üzerine Batı’nın da çok ciddi bir şekilde destek verdiği askerî darbeyle Müslüman Kardeşler iktidarı, Mursi, iktidardan uzaklaştırılmıştı. McMaster, Mursi modelini, yani Mısır’daki Müslüman Kardeşler modelini kötü örnek olarak görüyor.
İyi örnek nedir? Vermiyor. Daha sonra da Türkiye’yi çok daha fazla ilgilendiren, AKP’nin de adını vererek bu kötü örneklerden birisi olarak tanımlıyor. Bir nevi Mısır’daki Müslüman Kardeşler’le eşleştiriyor. Diyor ki: “AKP sivil toplum üzerinden iktidarını güçlendirdi. Tek parti yönetimine doğru evrildi. Ve Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşmasına neden oluyor” diyor. Ve buradan yeni bir perspektifle ABD’nin İslam dünyasına yönelik olarak, İslamî hareketlere yönelik olarak yeni bir perspektife yöneldiğini görüyoruz. Bu aslında şaşırtıcı bir şey değil. Çünkü Trump zaten İslamî hareketlere de değil, genel olarak tüm Müslümanlara yönelik antipatisiyle zaten belli olan bir kişi. Ama McMaster’ın burada bize gösterdiği, işaretini verdiği husus, önümüzdeki dönemde toplumsal alandaki etkili olan İslamî hareketlere ya da etkili olmaya çalışan İslamî hareketlere, aşağıdan yukarıya gelişen İslamî hareketlere karşı — ki bunların birçok yerde etkisinin azaldığını, özellikle Mısır’daki darbeden sonra ve Arap Baharı’nın başarısızlığından sonra biliyoruz. ABD’den ve tabii ki onun müttefiklerinden bir destek gelmeyeceğini, tam tersine bir mücadele geleceğini görüyoruz. Bu aslında bir nevi radikal İslamî hareketlere, yani cihadcı hareketlere karşı yürütülen savaş kadar olmasa da, onun birkaç doz altında bir başka savaşın Washington’ın gündeminde olduğunu bize gösteriyor.

Katar defteri yeniden açılıyor

Bu nasıl bir şey olacaktır? Büyük bir ihtimalle, tabii ki cihadcı gruplara yönelik olarak askerî mücadele yürütüyorlar, ama bu tür hareketlere yönelik olarak herhalde daha çok ekonomik, kültürel ve siyasi birtakım mücadeleler yürütülecektir. Her şeyden önce bu hareketlerin tehdit ettiği otoriter ve totaliter rejimlere destek olunacağı kesin. Yani bir dönem Washington’da geçerli olan otoriter ya da totaliter rejimlerin yerine İslamcı da olsalar aşağıdan yukarıya halkın seçtiği yönetimlerin gelmesinin daha iyi olabileceği yaklaşımının tam anlamıyla terk edildiğini görüyoruz.
Burada tabii ki Katar ve Türkiye telaffuzu çok önemli. Katar’a yönelik olarak zaten Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin açtığı bir savaş vardı. Bunun Amerikan destekli olduğunu biliyorduk. O bir ara tavsamış gibi, yatışmış gibi oldu. Ama bu açıklamalardan görüyoruz ki Katar defteri henüz Washington tarafından da kapatılmış değil.
Bir başka gördüğümüz husus da şu: Şu anda Trump’ın damadı Kushner’in büyük ölçüde taşıyıcılığını yaptığı, Ortadoğu’da önemli bir aktörünün Suud veliaht-prensi Muhammed bin Salman’ın olduğu, ama önemli bir yerinde de İsrail’in bulunduğunu tahmin ettiğimiz, Mısır’ın bir şekilde yer aldığı, Ortadoğu’yu yeniden bir dizayn etme ya da gözden geçirme, güç dengelerini yenileme konusunda yeni bir politikanın şekillenmekte olduğunu görüyoruz. Ve bunun içerisinde McMaster’ın İslamcılık’la, İslamî hareketlerle ilgili bu söyledikleri çok önemli bir açılım olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin, tabii ki Türkiye derken Erdoğan yönetiminin– önümüzdeki dönemde Katar’la birlikte birtakım şeylere zorlanacağını buradan rahatlıkla tahmin edebiliriz. Bu zorlamalar nelerdir? Sürgündeki, ülkelerini terk etmiş olan birtakım İslamî hareket temsilcilerinin Türkiye’de barınmasına izin vermek gibi şeyler de olabilir. Söylem bazında birtakım şeyler olabilir. Mesela bugün İslam İşbirliği Teşkilatı’nı Türkiye Trump’ın büyükelçiliği Kudüs’e taşıma kararına karşı olağanüstü toplantıya çağırdı. Mesela bu da herhalde Türkiye’nin aleyhine yazılmıştır vs..

Trump iyi çevresi kötü mü?

Türk-Amerikan ilişkileri zaten herhalde en feci dönemlerinden birini yaşıyor. İlk akla gelenleri sıralayacak olursak, sürmekte olan bir Zarrab-Atilla Davası var. Fethullah Gülen’in iade edilmemesi –hatta iade edilmemek ne kelime!–, oradan kendi örgütünü yönetmeye aynen devam etmesi gibi bir olay var. Vize krizini unuttuk, ama varlığını bir şekilde sürdürüyor. Suriye’de PYD ve YPG ile ABD’nin kurmuş olduğu stratejik ilişki var. En son Kudüs’ün ABD tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınmasının pratiğe geçirilmesi var.
Bir dizi husus var ve ilişkiler zaten çok kırılgan bir yere doğru gidiyordu. Ama buna karşılık en son yaşanan Trump-Erdoğan görüşmesinde “Hiç olmadığı kadar yakınız” diye bir mesaj da verilmişti. Kudüs’ün başkent olarak tanınmasının ardından da genellikle AKP yönetimi tepkilerini Trump yerine İsrail’e yöneltmeyi tercih etti. Burada garip bir durum var, çünkü İsrail zaten yıllardır Kudüs’ü kendisinin başkenti olarak gören bir ülke. Burada önemli olan adım ABD’den ve Trump’tan geldi. Ama buna rağmen Trump’a yönelik çok sert tutumlar almaktan kaçındı Ankara. Genellikle şöyle bir yaklaşım var: Trump iyi, çevresi kötü gibi bir yaklaşım var, çok egemen gözüküyor. Şunu da özellikle vurgulamak lazım: McMaster’ın da Trump’ın çevresindeki ender iyi kişilerden biri olabileceği beklentisi vardı. Şimdi buradan herhalde çevresi kötü, Trump da kötü gibi bir noktaya varılmak zorunda kalınacak.
Şu âna kadar McMaster’ın bu söylediklerine yönelik benim gördüğüm kadarıyla resmî bir açıklama gelmedi. Herhalde bu görmezden gelinecek. Trump’ın ağzından çıkana kadar bu tür meseleler önemsenmek istenmeyecek. Tıpkı daha önce vize krizi yaşandığında bunun büyükelçiye mal edilmek istenmesi gibi. Sanki büyükelçi Washington’dan bağımsız böyle bir karar alabilirmiş gibi. Burada da Trump’ın sağ kolu olarak tanımlanabilecek, hatta birçok konuda Başkan Yardımcısı Pence’ten daha önemli bir konumda olan McMaster’ın bu açık konferansta söylediklerini bir girizgâh olarak görmek lazım ve bunun devamının geleceğini düşünüyorum. Bu tabii ki tüm İslam dünyasını yakından ilgilendiren bir olay. Ama özel olarak Türkiye ve Katar’ın ciddi bir şekilde hedef tahtasına konulmakta olduğunu bize gösteriyor. Zaten başka konularda krizler varken, bir de böyle bir şey ortaya çıkıyor.

Rusya’ya yakınlaşmak çözüm mü?

Burada Türkiye ne yapabilir peki? En son yaşanan Rusya’yla yakınlaşma perspektifini bunun alternatifi olarak düşünebiliriz. Ancak şunu da unutmamak lazım: İslamcılığa bakış konusunda Putin’in bu politikalardan çok da farklı bir duruşu olduğu kesinlikle söylenemez. Dolayısıyla artık bir dönem, Türkiye’dekiler de dahil olmak üzere dünyadaki İslamî hareketlerin ellerindeki imkânların iyice azaldığını hatta tamamen yok olduğunu, kendilerine sunulan kredilerin büyük güçler tarafından artık iptal edilmekte olduğunu görüyoruz. Bir zamanlar Türkiye İslamî bir partinin normal demokratik yollarla iktidara gelebildiği ve demokrasiyi ilerletebildiği varsayımından hareketle model ülke olarak öne sürülürdü. Bu anlamda diğer İslam ülkelerine ve diğer İslamî hareketlere model ülke olarak sunulurdu — ki bu çok fazla eski bir zaman değil. Diyelim ki on yıl önce vs. Ama şimdi görüyoruz ki Türkiye kötü örnek olarak sunulmaya başlandı. Bunun etkileri çok olacaktır. Adım adım gelişeceğe benziyor.
Burada tabii önemli olan Ankara’nın buna nasıl cevap vereceği olacak. Burada ilk akla gelen husus şu: Türkiye’deki anti-Amerikanizm zaten malum olduğu için iç politikada ABD’nin bu tür çıkışlarını Erdoğan yönetimi kendi lehine kullanmak isteyecektir. Bu olacaktır. Ama şunu da unutmamak gerekiyor ki Türkiye’de gerek toplum, gerekse ülkeyi yönetenler ABD gibi bir güçle çok ciddi bir kapışma içerisinde olmayı hiçbir zaman tercih etmezler. Retorik olarak anti-Amerikanizm çok geçerli olabilir. Ama pratikte bunun gereklerini yerine getirme konusunda tabii ki ürkek olacaklardır. Peki bu McMaster’ın çizdiği resme baktığımız zaman, burada Amerika’nın, ABD’nin tercih edebileceği bir AK Parti ve Erdoğan olabilir mi? Artık bu saatten sonra bunun olabileceğini sanmıyorum. Gelinen bu noktada McMaster’ın çizdiği dünya tasavvurunda Erdoğan ve onun anlayışının şu andaki Amerikan yönetimi nezdinde güvenilir bir partner olma ihtimalinin çok fazla olduğunu düşünmüyorum. Bunun sancılarını herhalde önümüzdeki günlerde çok net bir şekilde göreceğiz.
Evet, bu konuyu bugün Transatlantik’te Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la konuşmaya devam edeceğiz. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus