Farhad Khosrokhavar: İran’da “yalın ayaklılar”ın isyanı yaşanıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
farhad
Farhad Khosrokhavar

İran asıllı sosyolog Farhad Khosrokhavar, Le Monde’da çıkan ve Haldun Bayrı tarafından çevrilen makalesinde, İran’da iktidarla toplum arasındaki mesafenin önüne geçilmez bir biçimde açıldığını izah ediyor.

İran şu paradoksun ete kemiğe bürünmüş hali: Dış politikasındaki başarısının (Suriye’de, Lübnan’da, Yemen’de, Irak’ta…), yarı-bezgin yarı-hayran Batılı analistler tarafından tam teslim edildiği anda, iç cephede bir itiraz kendini gösterdi. Ülke, öncekilerden çok farklı mahiyette bir çalkantı döneminden geçiyor.
Haziran 2009’daki (halkın büyük bir bölümü tarafından hileli görüldüğü için Ahmedinejad’ın çok şaibeli zaferiyle sonuçlanan) cumhurbaşkanlığı seçimleri, (1997’de seçilmiş reformcu Hatemi’nin onlardan yana devreye girmemesi üzerine rejim tarafından bastırılan) 1999’daki öğrenci gösterileri , ya da şu son yıllardaki işçi protestolarının hepsi (Tahran’ın ulaşım idaresinde, şeker fabrikalarında ya da otomobil sanayii fabrikalarında) kendi alanlarıyla sınırlı kalmış ve toplumun bütününü seferber etmemişlerdi. Özellikle de, rejime cepheden karşı çıkmamışlardı.
Şu son 20 yılda siyasî sistemde açılım isteyen protestoların büyük bölümü, yeni orta sınıflar, özellikle de öğrenciler tarafından yürütüldü. 1997’de ve 2001’de Hatemi’nin, 2005’te Ahmedinejad’ın, 2013’te Ruhani’nin seçilmeleriyle sonuçlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri, reformcular için teokrasinin kayıtsız şartsız taraftarlarına (muhafazakârlara) karşı itirazlarını seslendirme fırsatı olmuştu. Bu hareketlerin hedefleri ekonomik olmaktan ziyade siyasîydi. Ahmedinejad’ın 2005 ve 2009 seçimlerini kazanabilmiş olması, seçime hile karıştırılmasından başka, reformculardaki siyaset özgürlüğüne susamışlığın harekete geçiremediği “mahrumlar”ı onun seferber etmeyi becerebilmesindendi.

Yalın ayaklıların isyanı

Bugünkü karışıklıklar birçok yeni özellik arz ediyor. Öncelikle, ekonomik boyut çok önemli olduğundan ve siyasî talepler içinde geniş ölçüde sosyal adalet talebi baskın çıktığından, her şeyden önce bir “ekmek isyanı” söz konusu (sübvansiyonların kaldırılmasından sonra fiyatı ikiye katlanan yumurta aslında). Artık rejimin sonu isteniyor; pek öyle demokrasi filan için değil, düşkünleşmiş kategorilerin taleplerine teokrasinin cevap verme yeteneğinden umut kesildiği için oluyor bu.
Bunun sonrasında, büyük şehirleri (İran’ın kuzeydoğusunda hareketin başladığı Meşhed, Tahran, sonra da İsfahan) ve ufak ya da orta büyüklükte şehirleri (Abher, Dorud, Hürremabad, Arak…) neredeyse aynı anda etkileyen bir isyan söz konusu. Son yirmi yıldaki protesto hareketleri bilhassa Tahran’da ve birkaç büyük şehirde vuku bulmaktaydı; bugünküler ise, hayat pahalılığına ve yolsuzluk içindeki bir iktidara karşı protestolarını yükselten geniş bir şehir yelpazesini kapsıyor.
Ayrıca, orta sınıflardan ziyade “yalın ayaklılar”ın isyanı bu: Petrol gelirinin yolsuzlukla haksız yere rejim elitlerini zenginleştirdiği bir toplumda, yaşam düzeyinin düşüşüne, sefalete tanıklık ediyor. Öte yandan da lidersiz bir hareket; bu yüzden de denetim altına alınıp bastırılması zor; Musavi ile Karrubi’nin liderliğindeki 2009’un aksine, tüm ülkeye yayılabilecek bu protesto dalgasının başında kimse yok.

Toplu bir karşı çıkış

Son olarak işin alaycı tarafı, bu hareketin, o Cuma namazında Meşhed’deki camide imamlık eden, Dinî Lider tarafından atanmış ve gayrı resmi Ammariyun baskı grubunun başındaki Ayetullah Alemülhüda idaresindeki rejimin sert kanadının teşvikiyle başlamasıdır: Çarşaflı iki yüz kadın (giyimlerinin birörnekliğiyle teşhis edilebilen) hayat pahalılığına karşı gösteri yapmışlardı.
Ama çabucak, insanlar gelip onlara katıldı, artan sayılarıyla da onları içlerinde eritti. Cumhurbaşkanı Ruhani’ye karşı sloganlar atıyorlardı; kalabalık, rejime, Dinî Rehber’e ve yurtdışına yardıma (Suriye, Lübnan ve Hamas) karşı sloganlar atmaya başladı; İranlılar sefalet içindeyken yabancılar yararına kullandırılan devlet bütçesinin en yoksulların dertlerine deva olması gerektiğini vurguluyorlardı. Cumhurbaşkanına karşı rejimin sert kanadı tarafından tamamen uyduruk gerekçelerle yaratılmış yüzeysel bir hareket, maddî durum sebebiyle, ama aynı zamanda İran toplumunun içinde bulunduğu zihniyet durumu sebebiyle, toplu bir karşı çıkışa dönüşmüştü.

iran-protests
Hareketin çabuk yayılmasını sağlayan etkenlerden biri, yolsuzlukları ve keyfîliği internette ayyuka çıkan rejimin meşruiyetini yitirmesidir. Buna eklenen diğer etkenler ise, ihmallerin umumileşmesi (2017’de Tahran’ın merkezinde çıkan bir bina yangınını kamu güçlerinin söndürmeyi becerememesi), yöneticilerin cezalandırılamazlığı/lâyüselliği ve satın alınabilirliği, bunun zemininde ise git gide daha güçleşen hayat şartları ve tutulmayan ekonomik kalkınma vaatleri bulunuyor. Yerleşik iktidarın uğradığı bu itibarsızlaşmanın benzeri, yolsuzluğun bazı sektörlerle sınırlı kaldığı 2009 öncesinde yaşanmadı; halihazırda ise, devlet aygıtının her tarafını sarmış durumda. Bir maaşla, hatta iki maaşla artık doğru dürüst geçinilemeyen, en ufakların var kalmak için rüşvete bel bağladığı bir ekonomide, devlet memurları kartlarını açık oynuyorlar.

Muhtelif derecelerde itibarsızlaşmış aktörler

2009’da orta sınıflara karşı en büyük desteği aldığı mahrumlar (Ahmedinejad’ın popülist vaatleri etkiliyordu onları) arasında bile, rejimin meşruiyeti kalmadı artık. Bu vaatler rejim reformunu bastırmak için onları seferber etmeyi beceremedi. Bu reform kültürel cephede oldu siyasî cephede değil: İran’daki hâkim kültür, siyasî sistemde açılımdan yana; kadınların dışlanması ya da kurumların mostralık ahlakçılığı gibi “İslami” ilkelerin sorgulanmasından yana. Ama teokratik iktidarın umurunda değil bu.
Bugünkü iktidarın içinde, muhtelif derecelerde itibarsızlaşmış en az üç tipte aktör bulunuyor. Önce, Pasdaranlar (Devrim Muhafızları) ordusu vardır. Basit bir ordu değil bu; sırf ekonomik şubeleri üzerinden İran ekonomisinin çok önemli bir kısmını (belki yüzde 30 ila 40’ını) boyunduruğu altında tutan bir ekonomik azman söz konusu. Kanı çekilmiş özel sektör onunla rekabete giremez; çünkü Pasdaranların, ithalatta ülke yasalarından muaf kendi özel limanları, yerel düzeyde iktidar dayanakları ve uygulamada cezalandırılamazlığı bulunuyor.
Paradoksal biçimde, teokratik devletin bağrındaki en az itibarsızlaşmış kurum Pasdaranlar ordusudur: Toprak bütünlüğünü temin etmiş ve İran’a bölgesinde bir üstünlük duygusu vermiştir. Çok aşırı imtiyazları kınanmaktadır, fakat yararsız ya da zararlı olarak algılanmamaktadır. İltimas görmesinden şikâyet edilmektedir, fakat meşruiyeti tamamen inkâr edilmemektedir.
Yargı aygıtı ise hükümetin denetiminde değildir. Bu özerklik de demokrasi garantisi değildir; daha ziyade, hükümete karşı hareket eden ve yolsuzluklarıyla adaleti tamamen itibarsızlaştırıp reformların hayata geçirilmesini engelleyen bir oligarşik sistemin sonucudur.

Reformcularda karizmatik lider yok

İktidarın üçüncü kutbu, en önemlisi, Dinî Lider ve onun paralel devlet aygıtı, “Derin Devlet”i, “mahzen”idir. Keyfî biçimde devasa meblağları çekip çeviren devrim vakıfları ve Meşhed’deki Astan-i Kuds Vakfı bu aygıtın hükmü altında. Silahlı kuvvetler onun vesayeti altında ve karmaşık bir sistemle ülkedeki yargı aygıtı üzerinde hegemonyasını kurmuştur. Ayetullah Hamaney, 1989’da Ayetullah Humeyni’nin ölümünde Dinî Rehberliğe atanmasından beri çok sayıda krizi atlatmayı becerdi. Hasta olduğu söylenmektedir, ama Pasdaranlar ordusu ve rejimin güvenlik aygıtlarının bağrındaki makamlarda gözettiği ölçülü dağılımla iktidarını korumayı bilmiştir.
2009’daki cumhurbaşkanlığı seçiminin adayları Musavi ile Karrubi’nin ev hapsine alınmalarından beri reformcuların karizmatik bir lideri yok. Ruhani yönetimi şeklen temin ediyor; manevi liderlik ise, rejim taraftarlarının karşısına çıkamayacak derecede “yumuşak” ve yetersiz karakterde olduğu düşünülen eski cumhurbaşkanı Hatemi’dedir. Günümüzdeki durumda Ruhani’nin rolü çiftyüzlüdür: Gösteri yapma özgürlüğünü desteklediğini söylemekte, fakat büyük ölçüde çıkarı rejimde olan yandaşların davranışlarından doğan şiddeti reddediyor; böylelikle saldırı olaylarının bazı göstericilerin işi olduğuna inandığı zehabını uyandırıyor. Onun bu tutumu, 1999’da öğrenci hareketinin bastırılması sırasında Hatemi’ninkiyle aynı. Muhafazakârlara gelince; yabancı komplosunu kınıyor ve halkın taleplerine kulak vermeyi reddediyorlar.
Rejim sınırlarını birçok kez gösterdi: 1999’da, 2005’te ve özellikle 2009’da Yeşil Hareket’le. Sıkışan teokratik yapısını söz konusu etmemek için direnince, tek alternatif olarak baskı kalıyor. Günümüzdeki hareketin siyasî yönetimi yoktur; çok sayıda şehre dağılmıştır ve toplumsal merdivenin alt basamaklarındaki genç mahrumlar ile siyasî reforma susamış orta sınıflar arasında bağ yoktur.

Reforma kapalı bir rejim

Günümüzdeki kriz yayılırsa, öngörülemez sonuçlarla iktidarı götürme riskine sahip. Bastırılırsa, rejim bundan ancak sınırlı bir süreliğine zararsız çıkmış olacaktır; zira isyanın sebepleri bâkîdir: iktidar tarafından kilit altına alınmış, derinlemesine yolsuzluğa batmış ve artan eşitsizlikte bir sistem; siyasî iktidara hiç el uzatamadıklarından (yüksek öğrenim bakanı bile dolaylı olarak Dinî Lider tarafından atanmaktadır) figüran rolüne indirgenmiş reformcular; özellikle de, teokratik yapısıyla iktidara tam bir güvensizlik. Dinî Lider’in muhalefeti ezmesi ve onu azar azar anlamsızlığa indirgemesiyle, rejim reforma kapalı olduğunu göstermiştir.
Halihazırdaki hareket, başarsa da, iktidarı devirme maksadında hüsrana da uğrasa, artık İran toplumunun evrimiyle tamamen ayrı telden çalan rejim için bir alarm sinyalidir. Toplum ekonomik adalet isterken, rejim kliyantelist ve eşi dostu kayıran bir yapıyı muhafaza ediyor — ki bu da eşitsizliği daha da dayanılmaz ve hakaretamiz kılıyor. Yeni nesilden kadınlar ve erkekler cinsler arasında eşitlik talep ederlerken, rejim pederşâhî biçimde davranmayı sürdürüyor. Sivil toplum dünyayla, özellikle de Batılı devletlerle barışma niyetindeyken, iktidar Batılı devletlerde güvensizlik uyandıran bir politika izliyor.
Sıkışma tamdır; rejim ise, yeni verilere kendini uyarlama yeteneğinden çok daha fazla, İran sivil toplumunun zayıflıkları ve güncel protesto hareketindeki lider yokluğu üzerine oynamaktadır. Aynı zamanda reformcularla muhafazakârlar arasındaki karşıtlık üzerine de oynayamayacaktır artık —ilk grubun manevra alanını yok ederken ikinci gruba aklına estiği gibi davranma serbestliği tanımış olan bir iktidar yapısı içinde, iki taraf da aynı itibarsızlığa sürüklenmişlerdir. Bölgesel politikasıyla ardı ardına başarılar kazanan bu Janus (biri geçmişe diğeri geleceğe dönük iki başlı Roma tanrısı, Ç.N.), görünüşte güçlü ama içi kof bir azmandır; Dinî Lider bir ortadan kalktığında çökecek, ya da sonu Pasdaranlar ordusunun bir darbesiyle gelecektir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus