“Yerli ve milli ittifak” ve ulusalcılar

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayanlar: Gamze Elvan & Sahra Atila

Merhaba, iyi günler. Dün “Hedefteki CHP”yi ele aldığımda, bir hususa özellikle vurgu yapmıştım: Ulusalcıların CHP’deki varlıkları ve CHP’ye yönelik düşünceleri. Canan Kaftancıoğlu olayından hareketle bunu konuşmuştuk ve Ümit Kocasakal’ın CHP Genel Başkanlığı adaylığını açıklayacağını ve burada da bir anlamda ulusalcıların adayı olarak CHP’de genel başkanlığa aday olacağını söylemiştik. Bugün, ilginç bir şekilde hemen hemen aynı anlarda Karaköy’deki il merkezinde Canan Kaftancıoğlu devir teslim töreni yaptı ve orada hakkındaki iddiaları cevaplandırdı. Çok da uzağında olmayan bir yerde, Taksim’de bir otelde de Ümit Kocasakal adaylığını açıkladı. Üst üste geldi, bunları gördük ve ortada Ümit Kocasakal’ın konuşma metni var. Bunu okumuş, kendisi özel olarak hazırlamış; yani irticalen yapılmış bir konuşma değil, bir metinden hareketle yapılmış bir konuşma ve bu konuşma aslında –tabii ki onun şahsında, ama onun ötesinde de ulusalcıların vizyonunu bize gösterme anlamında– çok önemli ipuçları taşıyor. Bunu ele almak istiyorum.

Ulusalcılık sadece solla ilgili bir şey değil

Önce şöyle bir vurgu yapmak lazım: Ulusalcılık meselesi kavram olarak Türkiye’ye girdiği zaman, 2000’li yılların ortalarından itibaren girdiği zaman, çok karışık bir durum vardı ve o tarihte Vatan gazetesinde, bir dosya gibi ya da çok geniş bir yazı hazırladığımı hatırlıyorum. Ulusalcılık sanıldığı gibi sadece soldan mütevellit bir olay değildi; ulusalcılık Türk sağının milliyetçi kanadında ve muhafazakâr kanadında da karşılığı olan, solda da karşılığı olan, solda da sadece CHP içerisinde değil o zamana kadar sosyalist olarak bilinen bazı yapılarda ya da bazı yapıların içlerindeki bazı odaklar tarafından, farklı farklı şekillerde savunulan bir şeydi; ama çok ortak noktaları vardı. Ben o zaman o ortak noktayı “ulus-devletin bekası” olarak tanımlamıştım; ulus-devletin kurulması olarak tanımlamıştım. Ulus-devlete yönelik bir tehdit algısı, bu tehdit dışarıdan ve içeriden; tabii ki içeride büyük ölçüde Kürt sorunuyla kaynaklanan bir tehdit. Dışarıdan da Batı, ABD, bazılarına göre İsrail de, tabii ki Avrupa Birliği (AB) –ki o tarihlerde AB çok ciddi bir şekilde gündemdeydi– ve böyle bir durumda Türkiye’de o tarihlerde Ergenekon Davası’nın da patlak vermesiyle ya da siyasî iktidarın, AKP iktidarının Fethullahçılarla birlikte Ergenekon Operasyonu’nu başlatmasıyla birlikte, ulusalcı olarak öne çıkanlar esas olarak sola yakın ya da soldan bilinen kesimler ya da sola akraba kesimler oldular. Onun dışındaki kesimler çok fazla gözükmedi. MHP’ye sonradan üye olan birtakım isimler de oldu; ama esas olarak daha çok CHP’yle ilişkili ya da İşçi Partisi –o zamanki adıyla–, şimdiki adıyla Vatan Partisi’yle ilişkili kişiler olarak ortaya çıkmıştı.
Şimdi aradan geçen süre içerisinde, yaklaşık on yılı aşkın süre diyelim, ilginç bir buluşmaya tanık oluyoruz. Şu anda Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisine çizdiği yeni çizgi –ki buna milliyetçilik deniyor ama– yavaş yavaş artık Erdoğan’ın çizgisini de bir nevi ulusalcılık olarak tanımlamak bence yadırgatıcı olmayacak; bir birleşme yaşanıyor. Önce birleşme AKP’yle MHP arasında, daha doğrusu Erdoğan’la Bahçeli arasında yaşandı; bir şekilde buna Vatan Partisi ve Doğu Perinçek de dahil oldu; şimdi CHP’nin içerisinden birilerinin de bu ittifaka doğru, “yerli ve milli” olarak tanımlanan ittifaka doğru yöneldiklerini görüyoruz. Buradan da şunu söylemek mümkün: Ulusalcılığın şu andaki tezahürü “yerli ve milli” sloganında kendini buluyor. Bugün yaptığı konuşmada Ümit Kocasakal’ın, “CHP %100 yerli ve milli bir partidir” demesi herhalde tesadüf değildi, hazırlıklı gelinmiş bir şey, özel olarak saptanmış bir şey. Konuşmada Erdoğan’a ve AKP iktidarına girişte birtakım eleştiriler var; ama bu eleştiriler, Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) eş başkanlığı gibi artık bir anlamı kalmamış, kadük olmuş bir olaya dayandırılan bir eleştiri, çok zayıf bir eleştiri. Ama kendisi de hukukçu olan, baro başkanlığı yapmış birisi olan Kocasakal’ın mesela yaptığı konuşmada Türkiye’nin şu anda en önemli sorunlarından birisi olan hukuk devletinden yoksunluk konusuna özel olarak bir değinme yok; “hukuk devleti” lafı geçiyor, ama şu anda yaşadığımız OHAL’e yönelik ya da hukuksuzluğa yönelik ya da temel hak ve özgürlüklerde, demokraside yaşanan çok bariz ihlallere ve gerilemelere yönelik çok fazla bir şey yok. Zaten “ulusalcılık” diye tabir edilen olay büyük ölçüde “ulus-devletin, vatanın bekasını her şeyin önüne” koyduğu için, bu özgürlükler, demokrasi gibi şeyler gerisinde geliyor. Tabii ki telaffuz ediliyor, ama hiçbir zaman ön plana çıkartılmıyor.

Atatürk her şeyin başı ve sonu

Şimdi, ulusalcılık ve emperyalizm ikilemi içerisinde tarif edilen bir Türkiye var. Türkiye gerçekten böyle bir ikilemin içerisinde mi? Bu çok ciddi bir soru. Bir diğer mesele de Atatürk’ün her şeyin başı ve sonu olarak tarif edilmesi — ki bunu şu günlerde çok daha fazla göreceğe benziyoruz, bir dönem çok fazla vardı, sonra biraz gerilemişti, şimdi tekrar bu kullanılıyor. CHP’nin Atatürk’ün partisi olduğu vurgusu kullanılıyor — ki ilginç bir husus, CHP’nin Atatürk’ün kurduğu parti olduğu vurgusunu AKP de Cumhurbaşkanı Erdoğan da son dönemde özellikle sıklıkla yapar oldu. Halbuki biliyoruz ki İslamcılık, Türkiye’deki İslamcılık, tek-parti eleştirisi dolayısıyla CHP eleştirisi üzerinden temellenir. O, belli bir yerde milli şef yani İsmet İnönü dönemine indirgenir gibi oldu; ama sonuç olarak biraz eşyanın tabiatına aykırı bir durum var; tabii ki bu bir politik manevra olarak kullanılıyor. “Atatürk’ün partisinde böyle şeyler nasıl olur?” lafını hem CHP’yle bir şekilde ilişkili, içinde ya da çevresinde olan birtakım ulusalcılar dile getirirken, daha güçlü bir şekilde –çünkü onların imkânları daha fazla, çünkü onlar her istedikleri zaman televizyona çıkabiliyorlar, çok sayıda gazeteleri var–, siyasi iktidar bunu yapıyor.
Bir diğer husus; siyasi iktidarın, AKP’nin, AKP’lilerin, AKP yöneticilerinin CHP’ye yönelik yaptıkları hep bir şey var: CHP’yi PKK’yla ve HDP’yle, ama daha çok HDP üzerinden PKK’yla irtibatlandırma gayreti var; hatta bu konuda çok sık kullanılan “CHPKK” diye bir şey de üretmişlerdi — özellikle sosyal medyada karşımıza çıkan bir husus. Bu ne derece doğru? Bence bu doğru değil; ancak bunun çok ciddi bir propaganda malzemesi olarak, siyasi iktidarın ana muhalefete yönelik propaganda malzemesi olarak kullanıldığını biliyoruz. Ama baktığımız zaman CHP Genel Başkanlığı’na aday olan bir isim, dolayısıyla onun temsil ettiği kesimler de benzer bir eleştiriyi her şeyin önüne çıkartabiliyorlar. Yani, bugünkü Kocasakal konuşmasının en önemli yerlerinin CHP içerisindeki Kürt meselesine vs. o tür konulara daha farklı bakan kesimlere yönelik eleştiriler olduğunu görüyoruz. Bir, meşhur, Atatürk’ün askeri ya da askeri olup olmama meselesi var, vs. Bunlar açıkçası büyük ölçüde hamaset, bir kurgu üzerinden yapılan şeyler ve bunun üzerinden tüm Türkiye’yi kucaklama iddiası var; ama tabii tüm Türkiye’yi nasıl kucaklayacak, hangi yöntemlerle kucaklayacak? Bunlar pek yok.
“Emperyalizmle mücadele” diye bir kavramın üzerinden içi doldurulmamış bir şekilde bir şey tarif edilmeye çalışılıyor, ama şöyle deniyor bir yerde: “Cumhuriyet ve Atatürk’le barışık bütün yurttaşların partisi”. Orada da bir alan daraltıyor, bu yaklaşımın altı okun –ki altı okun tartışılması, çocukluğumdan bilirim, çok eskilere dayanan bir şeydir CHP’nin içerisinde, Ecevit’in ilk ortaya çıktığı zamandan beri başlayan bir tartışmadır bu– CHP’nin kendini yenilemesi meselesi uzun yıllardır tartışılan bir konu ve artık bir yerde kabak tadı da vermiş bir konu. Ama şimdi tekrardan çok kullanılan lafla, “fabrika ayarlarına dönmek” –ki yanılmıyorsam Kocasakal da bunu söylüyor– olayı öne çıkarılıyor. Yani Türkiye, dünya, sanki 1920’li, 30’lı yılların Türkiye’siymiş gibi böyle bir CHP. Her neyse.

Ulusalcıların muhalefet stratejisi

Buradan ama ne çıkıyor? Buradan CHP’nin yenilenmesi çıkar mı? Ben açıkçası sanmıyorum; ama tabii ki böyle bir iddiaları var, bunu gerçekleştirmek istiyor, kongreye girecekler, belki de başarılı olacaklar. Başarılı olacaklarını da sanmıyorum, ama böyle bir iddiaları var. Peki, böyle bir CHP nasıl bir muhalefet stratejisi izleyecek, ne yapacak? Yani bu yaklaşımın egemen olması halinde CHP ne yapacak? Bunun çok ciddi bir ipucunu yine Kocasakal’ın –bence konuşmasının en önemli yeri– yani “Yüzde 100 yerli ve milliyiz” demesinden çok daha önemli üç cümlesi var, bir paragraf halinde, onu okumak istiyorum: “AKP gündelik söylem ve politikalarla, genelgeçer sözlerle yıkılmaz, aksine güçlenir” –ki bence doğru bir tespit– “eklemek gerekir ki hiçbir siyasi amaç, ülkenin çıkarından üstün olmaz”. Bu da, eyvallah. “İktidar olmak bu temel amacın parçasıdır, ama muhalefetken bu amaçtan sapılmaz.”
İşte bu, en son cümle aslında bugün Devlet Bahçeli’nin şu anda AKP’yle kendini birebir özdeşleştirmesinin de kilit cümlesi: “Vatan çıkarı söz konusu olduğu zaman gerekirse muhalefetten de fedakârlık edilir” meselesi. Şimdi bu “vatanın çıkarı” meselesi, ulusal çıkar meselesi gerçekten çok mistifiye edilen, kutsallaştırılan bir şey ve bunun üzerinden, birçok vaatten şundan bundan, duruştan vazgeçilebileceğini görüyoruz –ki bunların başında muhalefet geliyor herhalde–, bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de şu anda kurulan, Erdoğan liderliğinde kurulan yeni bir model var karşımızda. Bu sadece rejimin başkanlık sistemine doğru evrilmesi değil; söylemin de büyük ölçüde tepeden tırnağa yenilenmesi ve bir anlamda da, bir nevi Türkiye’nin tek-parti dönemlerine, milli şef dönemlerine benzeyen bir süreci başlatma eğilimi var. Burada anlaşıldığı kadarıyla sorun yöntemden ziyade büyük ölçüde o şefin kim olacağı, kim olması gerektiği konusundan kaynaklanıyor. Tartışma buradan kaynaklanıyor, ama yöntem olarak demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin, hukuk devletinin ikincil plana itildiği –tabii bunu söylediğim zaman itiraz edilecektir biliyorum–, ama baktığımız zaman, ulusal çıkarlar diye güvenlik meselesi, bölünme kaygısı, tabii ki “Kürt Fobisi” her şeyin önüne çıkarılıyor ve burada yeni bir ittifak şekilleniyor.

CHP sürecine AKP müdahalesi

Buradan ne çıkar? Buradan Ergenekon soruşturma döneminde bayağı birbirleriyle savaşan tarafların arasında zaten bir süredir yaşanmakta olan barışmanın bir şekilde sürmesi çıkar, buna yeni yeni unsurların eklenmesi çıkar. Ama bir diğer husus; ne derece başarılı olur? O ayrı. Ama şunu unutmamak lazım; bir kaç gün öncesine kadar Türkiye’nin gündemi Abdullah Gül’ün çıkışıydı, mütevazı da olsa bir çıkışıydı ve AKP’yi gerçekten endişelendiren, Erdoğan’ı endişelendiren bir çıkıştı. Ama şimdi Türkiye AKP’nin, siyasi iktidarın içindeki çalkantıyı değil CHP’yi yani muhalefetin içerisindeki çalkantıyı ele alıyor, onu konuşuyor. 3-4 Şubat’taki kongreye kadar böyle olacağa benziyor, kongreden sonra da böyle olacağa benziyor. “Kim kazanacak? Kim kaybedecek? Kazananlar ne yapacak? Kaybedenler ne yapacak?” meselesinde, biz Erdoğan’ın, yani iktidarın sadece seyirci değil aynı zamanda oyuna müdahil olacağı; muhalefetin içerisindeki meselelere değişik araçlarıyla, devlet imkânlarıyla, yargısıyla, medyasıyla müdahil olacağı bir döneme giriyoruz. 2019’da yapılacak seçim belki öne çekilecek — ki aslında başkalık seçimleri öncesinde bu Erdoğan’ın çok arzuladığı bir durum olsa gerek. Buradan şunu söylemek istemiyorum: “CHP’nin içerisindeki tartışmalar Erdoğan’a yarar ya da şuna buna yarar.” Yarayacaktır, hep böyle şeyler olacaktır; ama bu tartışmalar iyi tartışmalar, Türkiye için hayırlı tartışmalar. Eteklerdeki taşların böyle dökülüyor olmasının çok hayırlı olduğunu düşünüyorum. Kim kazanır, kim kaybeder? Bilmiyorum.
Son bir not söyleyeceğim: CHP konuştuğumuz zaman, “Sen CHP’li değilsin, neden konuşuyorsun?” diyorlar. AKP konuştuğumuz zaman benzer bir durum, HDP konuştuğumuz zaman benzer durum. Biz gazeteciler her zaman, her şeyi ele alabiliriz. Burada önemli olan, dile getirdiğimiz bilgilerin ve yorumların ne kadar anlamlı, doğru ya da tartışılabilir olduğu, ya da izleyicilere, okuyuculara katkıda bulunup bulunmadığıdır. Yoksa bu iş parti kimlik kartıyla vs. yapılacak bir şey değil. Onu özellikle vurgulamak lazım. Açıkçası ben CHP üzerine çok fazla konuşmayı seven birisi değilim. Bunun kişisel bir nedeni var; çünkü yedi kuşak CHP’li bir ailenin CHP’li olmayan bir çocuğuyum. Rahmetli babam Demokrat Parti iktidarı döneminde Karadeniz’in küçük bir ilçesinde ilçe başkanlığı yapmış ve bu yüzden başına çok şeyler gelmiş bir insandır. Buna rağmen CHP’yi çok fazla konuşmak istemem; ama artık kaçınılmaz olarak bunları konuşmak zorundayız. Dolayısıyla CHP kimsenin tekelinde değil; bir başka parti de, AKP de, HDP de, MHP de. Bunların hepsini konuşmamız lazım. Umarım CHP içerisindeki bu tartışma süreci verimli olur. CHP tarihinde hep kongrelere çok hararetli girildiği için, hep bu temenni dile getirilir; ama genellikle hüsran ile sonuçlanır. Umarım bu seferki tartışma süreci verimli olur. Hem o partinin kendisine hayrı olur, hem Türkiye’ye hayrı olur. Ama şu anki yaşananlara baktığım zaman, açıkçası bu umudumun gerçekleşeceğini pek sanmıyorum; çünkü çok fazla slogan var, içerik çok fazla yok ve birtakım tabularla içerikler yürütülmek isteniyor. Bakalım hayırlısı, hayırlısı ne ise o olsun diyelim.
Evet söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus