George Soros: “Toplumu ve güvenliğimizi tehdit eden Facebook, Google gibi sosyal medya tekelleri daha sıkı denetlenmeli”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Açık Toplum Vakfı Başkanı, yatırımcı George Soros’un Münih Güvenlik Zirvesi’nde yaptığı ve 14 Şubat 2017’de www.project-syndicate.org’da yayınlanan konuşmasını Mert Doğruer çevirdi.

soros
George Soros

Mevcut dönem, dünya tarihinin sancılı dönemlerinden biri. Açık toplumlar krizde; ayrıca diktatörlükler ve –Vladimir Putin’in Rusyası’nda gördüğümüz üzere- mafya devletleri yükselişte. ABD’de Başkan Donald Trump da kendi mafya devletini kurmaya çalışıyor ama hem anayasa hem de diğer kurumlar, aktif sivil toplumun da yardımıyla buna engel oluyor.
Varlığı tehdit altında olan yalnızca açık toplum değil; ölüm kalım savaşında olan tüm medeniyetimiz. Kuzey Kore’de Kim Jong-Un, ABD’de Donald Trump gibi liderlerin yükselişte olması da bunda büyük pay sahibi. İki adam da güçlerini kaybetmemek için nükleer savaş riskine girmeye hazır görünüyor. İnsanoğlunun hem yapıcı hem yıkıcı amaçlarla doğal kaynakları işleyebilme kapasitesi artmaya devam ediyor ve bu gelişim, algılamaya yeni yeni başladığımız çeşitli sorunlar yaratıyor.
Şirketler, çevrelerini sömürerek kâr ediyor. Madencilik ve petrol şirketleri fiziksel çevreyi sömürüyor; sosyal medya şirketleri ise sosyal çevreyi. Özellikle bu ikinci türden sömürü çok haince, çünkü bu şirketler insanların düşünce ve davranışlarını etkiliyor – hem de onlara çaktırmadan. Bu da demokrasinin işleyişini ve seçimlerin dürüstlüğünü etkiliyor.

Facebook ve Google gibi tekeller denetlenmeli

İnternet platformundaki şirketler, ağ (network) yapısında olmalarından dolayı sıradışı sonuçlar elde ederek, olağanüstü boyutlara ulaşıyorlar. Ağ etkisi gerçekten de daha önce örneği görülmemiş ve çok şeyi değiştiren bir kavram ama sürdürülebilir değil. Facebook’un bir milyar kullanıcıya ulaşabilmesi için sekiz buçuk yıl, ikinci milyar içinse bunun yarısı kadar zaman gerekti. Bu gidişle, üç yıldan kısa süre sonra Facebook’un bünyesine katabileceği kullanıcı kalmayacak.
Facebook ve Google, dijital reklam hasılatının yarısından fazlasına hükmediyor. Üstünlüklerini devam ettirmek için ağlarını genişletmek ve kullanıcı dikkatini daha çok çekmek zorundalar. Bunu an itibariyle kullanıcılara uygun bir platform sunarak yapıyorlar. Kullanıcılar bu platformda ne kadar zaman geçirirlerse, şirketler için de o kadar kıymetli oluyorlar.
Dahası, içerik sağlayıcılar bu platformları kullanmadan edemedikleri ve onlara sunulan şartları kabul etmek zorunda oldukları için, onlar da sosyal medya şirketlerinin kârına katkıda bulunuyor. Gerçekten de, bu şirketlerin olağandışı kârlılık oranları büyük ölçüde içerik sağlayıcıların sosyal medya platformlarındaki içerikler adına sorumluluk –ve ödeme- almayı ihmal etmelerinden kaynaklanıyor.
Şirketler yalnızca bilgi dağıtımı yaptıklarını iddia ediyorlar. Ama bu dağıtımın neredeyse tekeli oldukları için aynı zamanda kamu hizmeti vermiş oluyorlar ve bu da -rekabetin, yenileşmenin (inovasyonun), adil ve açık erişimin korunması adına- onların daha sıkı denetlenmeleri gereksinimini doğuruyor.

Kontrol ettikleri datayı suistimal ediyorlar

Sosyal medya şirketlerinin gerçek müşterileri reklamcılarıdır. Ama yeni bir iş modeli aşamalı olarak güçleniyor ve bu model yalnızca reklamcılığa değil, aynı zamanda kullanıcılara doğrudan ürün ve hizmet satışına da odaklı. Kontrol ettikleri datayı suistimal ediyorlar, sundukları hizmetleri tek pakette toplayarak sunuyorlar ve ayrımcı bir fiyatlandırma sistemiyle, bunu yapmadıkları takdirde müşterilerle paylaşmak zorunda kalacakları kârın daha büyük kısmına sahip oluyorlar. Bu da kârlılıklarını iyice artırıyor ama hizmetlerin paket haline getirilmesi ve ayrımcı fiyatlandırma, pazar ekonomisinin verimini baltalıyor.
Sosyal medya şirketleri, kullanıcı dikkatini manipüle ederek, kendi ticari amaçlarına yönlendirerek ve sundukları hizmetlere kasti bir bağımlılık yaratarak kullanıcılarını aldatıyor. Bu, özellikle de gençler için çok zararlı olabilir.
İnternet platformuyla kumar şirketleri arasında bir benzerlik var: Kumarhaneler müşterilerinin tüm paralarını (sahip olmadıklarını bile) harcayıp bitirene kadar orada kalmalarını sağlamak için bazı teknikler geliştirdiler.
Dijital çağımızda insan dikkati konusunda da benzer –ve geri döndürülemeyebilecek- bir şey oluyor. Bu yalnızca bir dikkat dağınıklığı veya bağımlılık meselesi değil; sosyal medya şirketleri insanları aslında bağımsızlıklarından feragat ettiriyor. İnsanların dikkatini şekillendirebilmeyi sağlayan bu güç ise giderek birkaç şirketin elinde toplanıyor.

Zihin özgürlüğüne sahip olmayan insanlar kolayca manipüle edilebilir

John Stuart Mill’in zihin özgürlüğü olarak tanımladığı kavramı açıklamak ve savunmak oldukça zahmetli bir iş. Dijital çağda yetişenler bu özgürlüğü bir defa kaybettiklerinde yeniden kazanmaları zor olacak.
Bunun çok büyük siyasi sonuçları olabilir. Zihin özgürlüğüne sahip olmayan insanlar kolayca manipüle edilebilir. Bu tehlike yalnızca geleceği tehdit etmekle de kalmıyor; 2016 ABD başkanlık seçimlerinde bir rolü oldu bile.
Ayrıca ufukta daha endişe verici bir ihtimal de var: otoriter devletler ile geniş, data zengini IT (bilgi teknolojisi) şirketleri arasında bir ittifakla, şirketlerin yeni geliştirdikleri gözetleme sistemlerinin devlet destekli mevcut gözetleme sistemleriyle birleşmesi. Böyle olursa, George Orwell’in bile hayal edemeyeceği bir mutlak kontrol ağı yaratılabilir.
Bunun öncelikli olarak görülebileceği ülkeler Rusya ve Çin. Özellikle de Çinli IT şirketlerinin Amerikalı platformlardan eksiği yok, üstelik Devlet Başkanı Şi’nin rejiminden destek alıyorlar, onlar tarafından korunuyorlar. Çin hükümeti ulusal kahramanlarını –en azından kendi sınırları dahilinde- koruyabilecek kadar güçlü.
ABD bazlı IT tekelleri, bu geniş ve hızla büyüyen pazarlara giriş hakkı için taviz vermeye halihazırda gönüllüler. Bu ülkeleri diktatörümsü liderleri hem kendi vatandaşları üzerindeki kontrol yöntemlerini geliştirecekleri için hem de ABD ve dünyanın kalanındaki nüfuzlarını artıracakları için sosyal medya şirketlerinin katılımından ancak mutluluk duyarlar.
Ayrıca, platform tekellerinin etkinliği ve yükselen eşitsizlik arasında bir bağlantı olduğu da yaygın bir düşünce. Pay sahipliğinin birkaç bireyin elinde toplanmasının da bunda rolü var ama IT devlerinin edindikleri ürkütücü konum daha da önemli. Bir yandan birbirleriyle rekabet ederlerken diğer yandan tekel gücü kazandılar. Ancak, artık onlara rakip olabilecek genç ve yenilikçi şirketleri yutabilecek kadar büyüdüler ve sahip oldukları bölgeler sadece bir diğer tekel tarafından işgal edilebilir.
Platform devlerinin sahipleri kendilerini evren hükümdarları olarak görüyorlar. Aslında, baskın konumlarını koruma amaçlarının kölesi konumundalar. Sürücüsüz arabalar gibi, yapay zekânın açtığı yeni büyüme alanlarına hâkim olmak gibi bir varoluşsal zorluk içindeler.

İşi değil işçiyi korumak

Bu tarz yeniliklerin işsizlik üzerindeki etkisi, hükümetlerin politikalarına bağlı. Avrupa Birliği, sosyal politikalar konusunda ABD’den çok daha öngörülü – özellikle de İskandinav ülkeleri. Bu ülkeler, işi değil işçiyi koruyor, ayrıca yeniden eğitilen veya emeklilik çağı gelen işsizlere ödeme yapmaya gönüllü. İskandinav işçilerine daha büyük bir güvenlik hissi veren bu tavır, onların Amerikalı işçilere kıyasla teknolojik yeniliklere daha çok destek olmalarını sağlıyor.
İnternet tekelleri, kendi eylemlerinin sonuçlarından toplumu korumaya gönüllü değil, böyle bir eğilimleri bile yok. Şirketler böylece kamuya zararlı hale geliyorlar ve toplumu onlardan korumak, düzenleyici yetkililerin sorumluluğunda. ABD’deki düzenleyiciler, tekellerin siyasi etkisinin karşısında durabilecek kadar güçlü değil. AB’nin bu konudaki duruşu daha sağlam, çünkü kendi bünyesinde herhangi bir platform devi yok.
AB, tekel güç için ABD’den farklı bir tanım kullanıyor. ABD kanunları genellikle önce satın alımlarla ortaya çıkan tekellere odaklanırken, AB kanunları tekellerin nasıl yaratıldığına bakılmaksızın suiistimal gücünü engelliyor. Avrupa’da Amerika’ya kıyasla çok daha güçlü mahremiyet ve data koruma kanunları mevcut.
Dahası, ABD kanunlarında, zararı “müşterilerin aldıkları hizmet için ödedikleri ücrette artış” olarak ölçmek gibi tuhaf bir ilke var. Ancak, çoğu İnternet platformu devinin ücret almadan hizmet sunduğu düşünüldüğünde, bunu ispat etmek neredeyse imkânsız. Dahası, bu ilke, platformların kullanıcılarından topladığı kıymetli datayı hesaba katmıyor.
AB Rekabet Komiseri Margrethe Vestager, Avrupalıların bu konuya yaklaşımı konusunda öncü konumunda. AB’nin Google aleyhinde bir dava oluşturması için yedi yıl gerekti. Ancak, bu başarılarının bir sonucu olarak, uygun bir düzenleme oluşturulması süreci çok hızlandı. Üstelik, Vestager’in çabaları sayesinde, Avrupa’nın konuya yaklaşımı ABD’yi de etkilemeye başladı.
Amerikalı internet şirketlerinin küresel hâkimiyetlerinin bozulması artık an meselesi. Vestager’in getirdiği düzenleme ve vergilendirme sistemleri onların sonu olacak.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 
  • Medyascope
  • Medyascope Plus