Doğan Grubu’nun satılması

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Haberler tekzip edilmedi, anlaşılan doğru. Zaten bir süredir konuşuluyordu. Doğan Grubu’nun Demirören Grubu’na satıldığı söyleniyor. Herhalde asılsız olsaydı bu derece borsada spekülasyona yol açan bu haber net bir şekilde yalanlanırdı. Doğru olduğunu varsayalım. Ancak detaylar doğru olmayabilir. Birtakım rakamlardan söz ediliyor. Demirören Grubu’nun yalnız olmadığı, başka bir grupla birlikte olduğu söyleniyor. Bunlar muğlak. Ama görüldüğü kadarıyla Demirören Grubu Doğan Grubu’nu alıyor. Doğan Grubu –öteden beri dile getirilen– medyadan çekilmeyi gerçekleştirmiş oluyor. Bu ne anlama geliyor? Üzerine söylenecek çok şey var; ama bir yerden sonra çok da fazla üzerinde konuşmaya değer mi? Açıkçası tereddütlüyüm.
Şurası kesin: Doğan Grubu’nun medyadan çekilmesiyle beraber Türk medyasında bir dönem kapanıyor. Net bir şekilde bunu söyleyebiliyoruz. Ama yeni bir dönem başlamıyor bana göre. Çünkü var olan, medyada ve tüm ülkede, kültür hayatında, birçok alanda, eğitim alanında yaşanan çölleşme, içeriğin boşalması –kaliteden tasarruf diyelim–, bütün bunlar bir süreç zaten, bir zamandır yaşanan bir süreç. Bunda yeni bir aşama oluyor. Zaten Türkiye’de medya uzun bir süredir böyle bir sürecin içerisindeydi. Doğan Grubu da bunun bir parçasıydı. Ama hâlâ birileri, bir şeyler ummak isteyen birileri Doğan Grubu’na belli ölçülerde anlam atfediyordu, özellikle de CNN Türk’e atfediyorlardı. Şimdi artık onu da atfedemez olacaklar. Böyle bir olayla karşı karşıyayız. Bu yeni bir dönem anlamına gelmiyor. Bir sürecin hızlanması anlamına geliyor bana göre.

Doğan ile Demirören farkı

İki grupta da gazeteci olarak ayrı ayrı çalıştım. Doğan Grubu’nun medyaya girdiği zamanda gazeteciydim. Doğan Grubu’nun değişik yerlerinde değişik zamanlarda çalıştım. CNN Türk’ün kuruluşunda çalıştım örneğin. Milliyet gazetesi daha Doğan Grubu’nun elindeyken –sonra Demirören’e sattı biliyorsunuz– orada çalışmışlığım da var. Hürriyet’te çalışmadım yalnız. Demirören’in medyaya girişi benim de o sırada bir parçası olduğum Vatan ve Milliyet gazetelerini satın almasıyla oldu. Ona da tanıklık ettim. İkisinin de –yani Erdoğan Demirören’in ve Aydın Doğan’ın– patronluklarını az buçuk bilen birisiyim. Arada çok büyük fark olduğunu da bilen birisiyim. Şöyle özetleyebiliriz: Aydın Doğan’ın başından itibaren bir gazetecilik derdi hep bir şekilde oldu. Çünkü o Milliyet’e girdiği andan itibaren hızla yükseldi. Çok ciddi bir güç sahibi oldu ve bunu gazetecilik imkânıyla yaptı. Ama bunun yanında gazeteciliğin imkânlarıyla, gazeteciliğin kendisine açtığı imkânlarla başka alanlara, başka sektörlere de açıldı. Dolayısıyla o büyümesini gazeteciliğe –nasıl söyleyeyim?– borçlu olan bir iş adamı olduğu için hep bir şekilde gazetecilik meselesini gözetti.
Tabii bu gözetiyor olması ondan taviz vermediği anlamına gelmiyor. Değişik dönemlerde çok ciddi bir şekilde medyayı elinde bir silah olarak kullandığını görüyoruz. Gerek siyasî iktidarlara karşı, gerek başka rakiplerine karşı bunu kullandığı da oluyordu. Ancak bu sektörde yükseldiği için o sektörü bir şekilde gözetmek gibi bir derdi vardı. Mesela Doğan Grubu’nun –ne derece uyduğu tartışmalı olsa da– yayın ilkeleri vardı. Ve bu yayın ilkelerini saptayan bir danışma kurulu vardı vs.. Demirören Grubu için böyle bir şey söylemek mümkün değil. Demirören Grubu zaten bir şekilde değişik alanlarda, özellikle enerji alanında belli bir yere gelmiş bir yapıydı. Daha sonra hükümete, siyasî iktidara ve Erdoğan’a yakın olabilmek için bir nevi bir görev üstlendi ve bazı gazeteleri aldı. Televizyona gireceği söylendi, girmedi ya da giremedi.
Şimdi onun yaptığı, bu süre içerisinde, bugüne kadarki performansına baktığımız zaman medyada bu anlamda önümüzdeki en çarpıcı örnek Milliyet gazetesidir. Bir zamanlar “basında güven” gibi bir sloganı bir ölçüde karşılayan Milliyet gazetesinin şu anda düştüğü durum çok net bir şekilde ortada. Milliyet artık Türkiye’de ana akım medyanın önemli bir parçası olarak ne zamandan beri görülmüyor. Yani orada gazetecilikten para kazanmak, buradan yürümek gibi bir beklentisi olmadı Demirören Grubu’nun. O gazete imkânlarıyla siyasî iktidara yakın durmak –ki burada çok gerginlikler yaşadığı da oldu, hepimiz biliyoruz–, ama sonuç olarak içi boşalmış gazetelerle siyasî iktidarın hizmetinde oldu direkt bir şekilde. Şimdi olacak olan da bu. Vatan’da ve Milliyet’te bu süreç hemen yaşanmadı. Belli bir aşamadan sonra yaşandı.

Kademe kademe kalite kaybı

Büyük bir ihtimalle de Doğan Grubu’nda bu süreci göreceğiz, kademe kademe, iyice bunların kalitesinden uzaklaşma sürecini göreceğiz. Kalite zaten çok ciddi bir şekilde dünya standartlarına vurduğumuz zaman ortalamanın bayağı bir altına inmişti. Şimdi daha da inecek ve artık hiçbir beklenti olmayacak. Uzun bir süredir örneğin Hürriyet gazetesinin yaptığı, ya da CNN Türk’ün yaptığının daha aşırı bir şekilde yapıldığını göreceğiz herhalde. Sorun çıkartmayan, siyasî iktidarı hiçbir şekilde rahatsız etmeyen ve havuzdaki diğer yayın organlarıyla iktidarın gözüne daha fazla girme konusunda yarış gibi bir temel kaygısı olan gazete ve televizyonlar göreceğe benziyoruz. Tabii bunlar hemen olmayacak. Birçok meslektaşımız ve orada çalışan, en alttan en üste kadar birçok kişinin durumları çok belirsiz olacak. Bu arada tabii bir Hürriyet gazetesi ya da Kanal D gibi kurumların belli imkânlarını ve prestijini gören birtakım insanlar buralara göz dikecekler. Şimdiden göz diktiklerini görüyoruz. Birileri gidecek, birileri gelecek ve sonuçta hiçbir şey olmayacak. Var olan çölleşmenin daha hızlı bir şekilde yaşanması olacak. Aydın Doğan ve ailesi aldığı parayla, alacağı parayla ne yapar bilmiyoruz.
Ama şurasını tahmin edebilirim ki –herhalde birçok kişi benzer düşünüyordur– Demirören Grubu, tıpkı Vatan’da ve Milliyet’te olduğu gibi buraları kâr eden işletmeler olarak görmek yerine, buraları elinde tutarak birtakım başka imtiyazları ve enerji başta olmak üzere diğer alanlarda daha geniş imkân ve imtiyazları elde etmenin yoluna bakacak. Her halükârda baktığımız zaman Hürriyet, Kanal D gibi yerler Türkiye’de reklam pastasında önemli bir yer tutuyorlar. Ama bunun sürdürülebilir olması için belli bir standardın tutturulması gerekir. O standardın tutturulabileceğini sanmıyorum. Reklam verenlerin buradan uzaklaşması halinde gidebilecekleri yerler neresi olur? Ondan da çok emin olmadığım için, belki başka gidecek yer olmadığı için, bir gelenek olarak Hürriyet’in ve Kanal D’nin reklam alma potansiyelleri çok zedelenmeyebilir.

Tabuta son çivi

Peki buradan ne çıkıyor? 2019’da olması varsayılan seçimlere siyasî iktidarın her anlamıyla çok ciddi bir şekilde yatırım yaptığını, çok ciddi bir şekilde bunu önemsediğini ve ortada benim öteden beri söylediğim bir krizi bize gösteriyor. Normalde Doğan Grubu’nun şu haliyle de rahatlıkla girilebilecek bir seçimi, bu halini bile kabullenemeyen bir iktidar görüyoruz. Bu da bir kriz işareti olarak karşımıza çıkıyor. Ana akım diye adlandırılan medyanın zaten ana akım olma özelliğini çoktan kaybetmiş olduğunu öteden beri söylüyorum.
Bu zaten can çekişen, aslında ölen, çoktan ölmüş olan bir şeyin tabutuna son çivilerin çakılmasıdır. Yoksa burada bir umut yoktu. Burada bir beklenti, burada bir objektif haber, özgün yorum, serinkanlı yorum, Türkiye’de gerçekten Türkiye’yi dert edinen, kafası karışan insanları aydınlatabilecek, onlara yardımcı olabilecek, halkın haber alma özgürlüğüne katkıda bulunabilecek kurumlar olmaktan zaten çıkmışlardı. Şimdi tam anlamıyla bu iyice noktalanmış oluyor.

Bir aldatmacanın sonu

Peki bundan sonra ne olacak? Bundan sonra aslında bunun olması, Doğan Grubu’nun da böylece medyadan çekilecek olması, aslında birçok konuda bizi bir yanıyla baktığımız zaman daha da rahatlatabilir. Bir aldatmacanın sona erdiğini söyleyebiliriz. Böyle bir boyutu var. Ama öte yandan, halkın haber alma özgürlüğünü ve ihtiyacını karşılayacak mecralar iyice yok oluyor. Aldatmaca bile yok oluyor. Hani insanlar teselli kabilinden izleyecek tartışma programı bile bulamayacak hale gelecek. Ve orada gözler sosyal medyaya çevrilecek. Ama sosyal medyanın işinin de hiç de kolay olmadığını zaten biliyoruz. Mesela bugünkü haberin ardından Medyascope’a yönelik olarak, yani bize olumluluk atfeden, “Bir siz kaldınız” gibi –başka isimler de zikrediliyor ama– şeyler var. Bunlar çok gerçekçi hususlar değil. Biz iki buçuk yıldır burada –hatta üç yıla yaklaşıyoruz– bir şeyler yapmaya çalışıyoruz; belli bir yerimiz var, bunu kabul ediyoruz.
Ama Türkiye’de haber almak, nesnel, objektif haber almak ve özgün yorum işitmek isteyen insanların ya sayıları çok fazla değil ya da çok fazla bunu böyle istediklerini söylüyorlar; ama bu konuda çok bir çaba, gayret içerisine girmiyorlar. Bu halimizden şikâyetçi olduğumuz anlamına gelmesin. Biz halimizden memnunuz. Ancak bu konuda şunu çok net bir şekilde söyleyebilirim: Gaz verenlerle yanımızda yürüyenlerin arasında büyük bir orantısızlık var. Türkiye’de böyle bir, genel olarak birçok konuda böyle bir husus var. Doğan Grubu’nun satılması falan, bu bizi çok fazla ilgilendirmiyor. Bağımsız, özgür gazetecilik yapmak isteyen insanlar için, bizim için bir parantezin kapanmasından ibaret. Ama buradan hareketle bize daha fazla sorumluluk, yükümlülük yüklemek isteyenlere de, bize ve bizim gibi olanlara, bağımsız gazetecilik yapma iddiasında olanlara bu anlamları yüklemek isteyenlere, o zaman birtakım sorumlulukları da üstlenmek gerektiğini hatırlatmakta yarar var.

Her yer havuz oldu

Şu anda Türkiye’de ana akım medya diye bir şeyin kalmadığının resmi ilanını yaşadık. Bugünden sonra artık böyle bir şey söyleme imkânı yok. Her yer havuz oldu. Onu söyleyebiliriz. Çok az bir kısım ve onların satışları, gazetelerin ya da televizyonların izlenirlikleri zaten belli. Böyle bir şey var. Çok peş peşe birtakım insanlar yerlerini kaybedecekler, işlerini kaybedecekler vs.. Onu da kestirmek hiç zor değil. Ama bu zaten öteden beri Türkiye’de medyada yaşanan bir şeydi. Çölleşme tamamlanacak. İyice artık bunun adı konulmuş olacak. Ve halkın haber alma özgürlüğü ve ihtiyacı varlığını sürdürecek. Boşluklar her zaman dolar. Bunu kim nasıl dolduracak? Birileri muhakkak yapacaktır. Biz kendi çapımızda bu konuda bir şeyler yapma gayretindeyiz. Başkaları da yapmaya çalışıyor.
Ama şunu söylemek lazım: Artık bu iş patronlarla, büyük patronlarla, büyük sermayeyle vs. olabilecek bir iş değil Türkiye’de. Bunu çok net bir şekilde artık herkesin kabul etmesi lazım. Vatandaşın eğer gerçekten bu konuda bir beklentisi varsa, arayışı varsa, ihtiyacı varsa, bunun gerçekleşebilmesinin zeminlerinin oluşturulmasına da katkıda bulunması gerekiyor. Onu söylemek lazım. Bu sadece istemekle olabilecek, hayıflanmakla olabilecek bir şey değil. Dünyada bir yanda vatandaş gazeteciliği konuşulurken bir diğer yanda da vatandaşın oluşturduğu gazetecilik, sahip çıktığı gazetecilik konuşuluyor. Türkiye tam bu ihtiyacın net bir şekilde ortaya çıktığı bir yer. Artık bakalım ne olacak? Hayırlısı diyeceğim, burada hayırlı bir şey yok. Olacağına vardı her şey. Aydın Doğan burada, Türkiye’de medyaya uzun bir süre hükmettikten sonra anladığım kadarıyla arkasına bakmadan çekip gidiyor. Yerine gelen, gelecek kişiler, onun yerini alacak kişilerin hiçbir zaman, zamanında Doğan Grubu’nun oluşturduğu gibi bir hegemonyayı, tahakkümü medyada oluşturamayacağını da biliyoruz. Çünkü sizin istediğiniz kadar kanalınız, gazeteniz vs.’niz olsun; bunları yan yana koyduğunuz zaman bu tek başına bir güç etmiyor. Demirören Grubu’nun yanında başkaları da olsa böyle bir olayı yaratabileceklerini sanmıyorum. Evet, olan oldu. Biz işimizi yapmaya devam ediyoruz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus