Iraklı yazar Sinan Antoon New York Times’a yazdı: “ABD 15 yıl önce ülkemi yok etti”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

ABD’nin Irak’ı istila edip Saddam Hüseyin rejimini devirmesinin üzerinden tam 15 yıl geçti. Iraklı yazar Sinan Antoon, bu vesileyle Amerikan işgalinin muhasebesini yaparak, gelenin gidenden çok daha kötü oluşuna ağıt yakıyor.  Antoon’un New York Times gazetesinde “Amerika 15 yıl önce ülkemi yok etti” başlığıyla yayınlanan yazısını Işın Eliçin çevirdi:

“Saddam Hüseyin dönemin devlet başkan yardımcısı olarak büyük bir tasfiye kampanyasına girişip iktidarı gasp ettiğinde 12 yaşındaydım. O zamanlar Bağdat’ta yaşıyordum ve diktatöre karşı içgüdüsel, sezgisel bir nefret geliştirmiştim. Bu duygum ben büyüdükçe olgunlaşıp daha da yoğunlaştı. 1990’ların sonlarında, Saddam’ın otoriter rejimi altındaki günlük yaşamı anlattığım ilk romanım “I’jaam: An Iraqi Rhapsody”i yazdım. Romanın anlatıcısı Furat, Bağdat Üniversitesi’nde benim gibi İngiliz Edebiyatı okuyan genç bir üniversite öğrencisidir. Diktatörle ilgili espri yaptığı için hapse girer ve Saddam’ın devrildiğini düşler; tıpkı benim o zamanlar düşlediğim gibi. Irak’ta ya da uzakta bir ülkede hep o ana tanıklık etmeyi umdum.

Irak’tan 1991’deki Körfez Savaşı’ndan bir kaç ay sonra ayrıldım. ABD’de master yapmaya gittim ve o günden beri de oradayım. 2002 yılında Irak Savaşı için tezahüratlar başladığında, önerilen işgale şiddetle karşı çıktım. Arap dünyasında sürekli diktatörlere destek veren ABD, Bush yönetiminin sloganları ne olursa olsun, demokrasi ithal edecek değildi. Delikanlılık dönemimde Donald Rumsfeld’in Ronald Reagan’ın elçisi olarak Bağdat’ı ziyareti sırasında Saddam Hüseyin ile el sıkışmasını, halamın evindeki televizyondan izlediğimi hatırlıyordum. O hatıra, Bay Rumsfeld’in 2002’de Iraklılar’a özgürlük ve demokrasi vaat eden sözlerinin içini boşaltmıştı. Dahası, 1980-88 İran-Irak Savaşı ile 1991 Körfez Savaşı’nı deneyimlemiş biri olarak, savaşların ardındaki gerçek niyetlerin, müşterek korkuları istismar edip milli efsaneleri canlandıran yalanlarla kamufle edildiğini iyi biliyordum.  

Farklı siyasi ve etnik geçmişlere sahip, çoğu Saddam rejiminin kurbanı muhaliflerden oluşma diasporadaki Iraklılar tarafından yazılan “Irak’ta Savaşa Hayır. Diktatörlüğe Hayır” başlıklı dilekçeyi imzalayan 500 kişiden biriydim. Bizler bir yandan Saddam Hüseyin’in terör rejimini kınarken, bir yandan da masum Iraklılar için “daha fazla ölüm ve acı” getirecek ve tüm bölgeyi kaosa sürükleyebilecek bir savaşa karşı çıkıyorduk. Amerika Birleşik Devletleri’nin anaakım medyası sesimizi hoş karşılamadı; işgalcileri “şeker ve çiçeklerle” karşılayacak savaş yanlısı Iraklı Amerikalılar’ı tercih ediyorlardı ama öyle birileri de yoktu.  

Dilekçemiz pek bir etki yaratmadı. 15 yıl önce bugün (19 Mart 2003) Irak’ın istilası başladı.

Üç ay sonra Saddamsız Irak’ta Iraklılar’la ilgili bir belgesel çekimi için, 1991’den beri ilk kez Irak’a döndüm. Memleketlilerimizi Saddam-ABD karşıtlığına sıkıştırmadan üç boyutlu anlatmak istiyorduk. Zira Amerikan medyasında Iraklılar işgale kucak açan kurbanlara ya da savaş karşıtı diktatörlük yanlılarına indirgenmişlerdi.  Iraklılar kendi duygu ve düşüncelerini kendileri anlatsın istedik. İki hafta boyunca Bağdat ve çevresinde turlayıp kentin sakinleri ile konuştuk. Yıllarca yaptırımlar ve diktatörlük altında ezilmiş olmalarına rağmen içlerinden bazıları hala ümitliydi gelecekten. Çoğunluk ise öfkeliydi; gelenin gideni aratmasından korkuyordu. Alametleri belirmişti bile: İşgalci sömürge gücünün tipik şiddeti ve kibiri…

Kısa ziyaretim işgalin Iraklılar’ın felaketi olacağına dair korkumu ve inancımı teyit etti. Saddam’ı yerinden etmek bir başka hedefin yan ürünüydü sadece: Irak Devleti ile kurumlarını parçalamak. O parçalanan devletin ikamesi de işlevsiz ve yolsuz bir yarı-devlet oldu. Koalisyon güçlerinin kurduğu geçici yönetimin başkanı [ABD’nin Irak Valisi olarak nitelenen] L. Paul Bremer III’ün Temmuz 2003’te sözde Yönetim Konseyi’nin kuruluşunu ilan ettiği sırada hala Bağdat’taydım. Her bir üyenin isminin yanında mezhebi ve etnik kökeni de bildiriliyordu. O gün röportaj yaptığımız Iraklılar’ın çoğu etnisiteye ve mezhebe göre uygulanan kota sisteminin kurumsallaşmasından rahatsızdı. Etnik ve sekter gerilim zaten mevcuttu ama siyasete tahvil edilmesi topluma zehir enjekte etmekten farksızdı. Yönetim Konseyi’nin, çoğu ABD’nin bir önceki on yıldan beri müttefiki olan üyeleri, dünyanın en yolsuzlarından biri haline getirecek şekilde derhal ülkeyi talana giriştiler.

Kamusal alanda güvenliğin hala sağlanabildiği bu kısa süren dönemde filmimizi çekebildiğimiz için şanslıydık. Ziyaretimizden hemen sonra Irak şiddete boğuldu; intihar bombalı saldırılar vaka-i adiyeden sayılmaya başlandı. İşgal, ülkemi teröristleri çeken bir mıknatısa dönüştürdü (Başkan George W. Bush, “onlarla burada savaşmak zorunda kalmamak için, orada savaşacağız” demişti). Sonra Irak, yüzbinlerce sivilin canına mal olan ve ülke demografisini geri dönüşsüz değiştirecek şekilde yüzbinlerce insanı yerinden yurdundan eden, mezhep ayrımına dayalı bir iç savaşa sürüklendi.

Bağdat’a tekrar 2013 yılında gittim. Amerikan tankları ülkeyi terk etmişti ama işgalin etkileri her yerde duruyordu. Beklentilerim zaten düşüktü, yine de büyüdüğüm kentin çirkinliği karşısında sarsıldım ve Iraklılar’ın çoğu için gündelik yaşamın ne kadar zor, ne kadar tehlikeli, ne kadar nafile olduğunu görerek dehşete düştüm.

Son ziyaretim Nisan 2017’deydi. New York’tan, ders vermek üzere Kuveyt’e uçtum. Iraklı bir arkadaşım sınırı karadan geçti. Güneydeki Basra kentine gidecektim. Basra, Irak’ta görmediğim tek kentti. Cuma günü, Bağdat’taki meşhur kitap pazarı Mutanabi Caddesi’ni örnek alan kitapseverlerin haftalık buluşma yeri el-Farahidi Caddesi’nde kitaplarımı imzalayacaktım. 1970’lerin kartpostallarındaki gibi bir Basra bulmayı ummuyordum. O şehir çoktan kaybolmuştu bile. Ama gördüğüm Basra çok çok yorgun ve çok çok kirliydi. İran-Irak savaşında çok çekmişti, düşüşü de 2003’ten sonra hız kazandı. Solgundu, haraptı ve gemiz azıya almış giden yolsuzlukla kaotik bir hal almıştı. Nehirleri kirlenmiş, suları çekilip azalmıştı. Yine de ünlü Iraklı şair Badr Şakir el Seyyab’ın ünlü anıtına hacca gittim.

Bu kısa ziyaretler sırasında nadir mutluluk kaynaklarımdan biri romanlarımı okuyup etkilenmiş Iraklılar’la karşılaşmaktı. Bu romanları ben uzaktan yazmıştım ve onlar aracılığıyla koskoca bir ülkenin acılı parçalanma süreciyle, sosyal dokusunun yok oluşuyla cebelleşiyordum. Bu metinler de, yazarlarının zihni gibi ölenlerin hayaletleri için buluşma yeriydi.

15 yıllık işgalin sonunda kaç Iraklı öldü, kimse bilmiyor. Bazı güvenilir tahminlere göre 1 milyondan fazla kişi öldü. Bu cümleyi tekrar okuyun isterseniz. ABD’de Irak’ın işgalinden sıklıkla bir “yanılgı”, hatta “koca bir hata” olarak bahsediliyor. Oysa bir suçtu. İşleyenler hala serbest. Bazıları kısmen Trumpçılık’ın dehşeti ve büyük ölçüde bellek yitimi sayesinde biraz ıslah olmuş gibi. (Bir yıl önce Bay Bush’u Ellen DeGeneres Show’da dans edip yaptığı resimleri anlatırken izledim) Bize savaşı satan yandaşları ve “uzmanlar” ne yapıyorduysalar aynısına devam ediyorlar. Irak’ın Saddam dönemindekinden daha kötü olabileceğine asla inanmazdım, ama Amerika’nın savaşla başardığı ve Iraklılara miras bıraktığı şey tam da bu”.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus