Trump’ın kafasındaki yepyeni Ortadoğu ve Türkiye

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. ABD Başkanı Donald Trump bir kelle daha aldı. Daha önce ilk geldiğinde kendisinin seçtiği Ulusal Güvenlik Danışmanı’nı değiştirmişti; yerine bir generali, McMaster’ı almıştı. Şimdi onu da değiştirdi ve yerine Büyükelçi John Bolton’ı getirdi. John Bolton oğul Bush döneminde çok önemli görevler üstlenmişti. Şahin bilinen bir isim. Neo-con, yeni-muhafazakâr denen akımın siyaset sahnesindeki en önemli isimlerinden birisiydi. Ve tekrar çok aktif bir şekilde çok önemli bir yere geldi. Ulusal Güvenlik Danışmanlığı ABD yapısında Beyaz Saray’da çok önemli bir fonksiyon yürütüyor. Gerçek kabinenin o olduğu söylenebilir. Ulusal Güvenlik Danışmanı da doğrudan Başkan’la beraber hareket eden bir kişi. Ve bütün diğer kurumlar arasındaki koordinasyonu da kuran kişi. Bir nevi başbakan gibi de düşünülebilir. Ama kendisinin ayrıca Beyaz Saray’da ayrı bir ekibi var. Birçok konuda, özellikle uluslararası ilişkiler konusunda ekibi var. Ve çok önemli bir fonksiyonu var.

Pompeo’dan sonra yeni bir İran düşmanı

Bir önceki McMaster’ın perspektifi daha askerî bir perspektifti. O da güvercin olarak tanımlanabilecek birisi değildi. Ama daha makul bir isim olarak görülüyordu. Ama Bolton’la beraber işin rengi iyice değişeceğe benziyor. Tabii bir de Tillerson’ın yerine CIA eski Direktörü Pompeo’nun gelmiş olması var. Pompeo da şahin olarak bilinen birisi. Ve bizi ilgilendiren konu da şu: Ortadoğu bağlamında baktığınız zaman, bunların hepsi çok net bir şekilde İran düşmanı kişiler. İran’da rejimin değişmesini, tam telaffuz edilmese de değişmesini isteyen kişiler. Ve bu konuda müdahale bile edebilecek kişiler. Dolayısıyla iktidara gelmesinden bir yıl sonra gerçek kabinesini şekillendiriyora benziyor Donald Trump. Bu yeni şekillenen kabinenin Ortadoğu’da İran temelli birtakım politikaları hayata geçireceğini, sert politikaları hayata geçireceğini kesinlikle düşünmek gerekiyor, varsaymak gerekiyor. Ve bunu yaparken yalnız değil.
ABD’nin, Washington’ın ve özellikle de Trump’ın damadının ön ayak olmasıyla beraber İran etrafında yeni bir koalisyon oluşuyor. Aslında var olan bir koalisyon ete kemiğe bürünüyor. Bunun bir ayağında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve –Katar dışındaki– diğer Körfez ülkeleri var. Ama en önemli aktör tabii ki Suudi Arabistan oluyor. Ardından Mısır var, önemli bir aktör olarak, Sisi’nin liderliğindeki Mısır var. Bir yerinde İsrail var kesin bir şekilde. Ve buna ek olarak da mesela Ürdün gibi bir ülke de var. Bu ilk başta İran’ın yayılmacılığına karşı Sünni bir blok olarak telaffuz ediliyordu. Suriye meselesinde, Suriye’deki iç savaşın başlamasıyla beraber bu olay çok dile getirilmişti. Ve hatta orada Ankara’da bu bloka yakın bir şekilde Esad rejiminin devrilmesine angaje olmuştu. Ve İran’la mesafesi açılmış, Suudi Arabistan’a iyice yanaşmıştı. Ama bir süredir işin rengi değişmiş durumda. Ve Türkiye Katar’la birlikte, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle inişli çıkışlı ama genellikle sorunlu bir ilişki yaşıyor. Mısır’la Müslüman Kardeşler’in iktidarının darbeyle ellerinden alınmasından beri zaten diplomatik ilişkiler yok. İsrail’le ilişkiler düzelir gibi oldu; ama her zaman için hâlâ sorunlu bir şekilde duruyor.

Türkiye ne yapabilir?

Şimdi önümüzde yeni şekillenen Amerikan kabinesiyle, Trump kabinesiyle birlikte önümüzdeki dönemde çok net bir şekilde bir İran meselesi yaşamaya başlayacağız. Yakın bir zaman öncesinde İran’da daha çok ekonomik nedenlerle birtakım rahatsızlıklar ve protesto gösterileri olmuştu. Devamı gelmedi, ama ülkede toplumsal anlamda değişik şekillerde bir memnuniyetsizlik olduğu kesin. Ve Ruhani liderliğindeki reformcu yönetim bunları tam olarak dizginleyemiyor, o biliniyor. Ancak burada İran’da rejimi değiştirebilecek bir toplumsal dinamik henüz gözükmüyor. Dolayısıyla ortada İran’a karşı nükleer silah meselesi temelinde gelebilecek birtakım uygulamalar, belki saldırılar söz konusu olacak. Çok daha fazla İran’ın konuşulduğuna tanık olacağız.
Peki burada Türkiye ne yapacak, ne yapabilir? Ve tabii ki Amerikalılar Türkiye’den ne isterler? Geçen yaptığımız Transatlantik’te bu konuda çok ilginç bir şey söylemişti Ömer Taşpınar. Yeni Dışişleri Bakanı Pompeo eğer İran konusunda Ankara kendileriyle beraber hareket ederse Türk-Amerikan ilişkilerinde bir düzelme olabileceğini söylemişti. Çünkü Washington, hem İran’la hem Ankara’yla yani Türkiye’yle aynı anda uğraşmayı tabii ki tercih etmeyecektir. Fakat açıkçası Türkiye’nin böyle bir konjonktürde Trump’ın liderliğindeki, Mısır’ın, İsrail’in, Suudi Arabistan’ın, Ürdün’ün bir şekilde dahil olduğu bir koalisyonun içerisinde İran’a karşı pozisyon alma ihtimali bana hiç gerçekçi gelmiyor. Böyle bir mesele var. Bunun karşısında bu bloka karşı İran’ın yanında durması da gerçekçi gelmiyor.
Ve Türkiye genellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dış politikada tercih ettiği gibi pragmatist bir şekilde hem orayla hem burayla ilişkilerini muhafaza etmeye çalışarak, daha tarafsız, nötr bir pozisyonu arzu edecektir. Geçmişte de benzer durumlar olmuştu. Ama çatışan taraflar, hiçbir zaman arada kalan kişileri istemezler. Yani griye iki tarafın da tahammülü olmaz. Herkes kendi yanında olmadığı için ortada bulunanı karşı tarafın yanında sanır. Ama bunu bir yere kadar sürdürülebilecek akılcı bir politika olarak görmek lazım. Ama şu andaki ABD’de şekillenen yönetim yapısının ortalarda bir yerde bir Türkiye’ye tahammül edeceğini sanmıyorum. Yani bu “Ya bizdensin, ya onlardan” tavrının önümüzdeki dönemde İran konusunda çok açık bir şekilde çıkması şaşırtıcı olmayacak. Böyle düşünüyorum. Ve burada Türkiye’nin, açık bir şekilde İran’ın karşısında olmak gibi bir seçeneği olduğunu Erdoğan’ın, onu da sanmıyorum. Böyle bir şey yaparsa ideolojik ve politik olarak zaten kriz hâlinde olan Türkiye’deki AK Parti yönetimi çok ciddi bir şekilde daha derin bir krize yuvarlanır. Bütün Batı-karşıtı söylemi zaten gündem dışı, devre dışı kalır vs.. Ama ABD’ye karşı da çok net bir pozisyon alabileceğini sanmıyorum.

İran Kürtleri daha fazla gündeme gelebilir

Olayın bir diğer boyutu şu: İran’ı karıştırmak, destabilize etmek için Washington’ın, Trump yönetiminin ve ona destek verenlerin ellerinde çok fazla da bir kart yok. Yani ilk akla gelen tabii ki askerî kart. Ama İran’la savaşmak, İran’a saldırmak gibi seçenekler kolay kolay gündeme gelecek gibi değil; ama çok provokatif birtakım gelişmeler olursa, pekâlâ olabilir. Zamanında Irak işgalinde iki büyük yalan söylenmişti. Bir, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları olduğu; ikincisi, El Kaide’yle işbirliği yaptığı. Bunlar alenen yalandı. Ve bu yalanlara rağmen işgali yapmışlardı. Pekâlâ bugün de eğer kafalarına koyarlarsa böyle bir şeyi gündeme getirebilirler. Ama İran gibi bir ülkeyi işgale kalkmak vs., bunlar olabilecek meseleler değil. Dolayısıyla İran konusunda, İran’ı sıkıştırma yolunda atılacak adımların kesinlikle İran içerisinden birtakım karşılıklar bulması ihtiyacı doğacaktır.
Bu anlamda İran toplumunu karıştırıcı birtakım unsurlara bakılacaktır. Ve burada akla bir şekilde Kürtler de gelecektir. Çünkü İran’da da Kürtler –son dönemde çok sesleri çıkmaz gibi de olsa– önemli bir aktör ve İran’daki Kürtlerin, örgütlü Kürtlerin, hele silahlı Kürtlerin önemli bir bölümü de PKK çizgisindeki PJAK’la işbirliği içerisinde. PJAK’ın gücünü hiç yabana atmamak gerekiyor. Dolayısıyla Suriye’de PYD/YPG’yle kurulmuş olan Amerikan-Kürt ortaklığının bir başka versiyonunu orta vadede, ileriki günlerde İran’da görme ihtimali karşımıza çıkabilir. İran meselesi ABD’nin gündeminin en ön sıralarında yer alacaksa –ki bu artık çok net bir şekilde, Bolton’ın da gelmesiyle beraber netleşmiş durumda–, dolayısıyla İran Kürtlerini de daha fazla konuşmaya başlama ihtimalimiz çok daha yüksek. Ve bu anlamda da yeni bir şekilde Kandil’i, PKK’yı da tekrar konuşmak söz konusu olacak.

Patriotlara dönüşün anlamı

Bu noktada Ankara’nın, Erdoğan’ın elinin çok güçlü olduğunu söylemek mümkün değil. Bugün Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, biliyorsunuz, patriot’larla ilgili görüşmelerin sürdüğü söylendi. Rusya’yla S400 füze savunma sistemi görüşmelerinin ne olduğu muğlak. Ama tekrar Rusya’yı bırakıp ABD’ye yönelebilir Türkiye. Bunun Trump’la Erdoğan arasındaki telefon konuşmasıyla da alâkası olduğunu pekâlâ düşünebiliriz. Şu anda Türk-Amerikan ilişkilerini düzeltme yolunda ve Türkiye’nin tekrar Rusya’yla olan yakınlığını azaltıp Washington’a tekrar daha fazla yakınlaşacağına yönelik birtakım işaretler var. Ama Türkiye ne ABD gibi, ne de Rusya gibi; bir süper güç değil. Dolayısıyla elindeki imkânlar ve kartlar sınırlı.
Evet, zor bir dönem bekliyor. Zaten Ortadoğu hep zordu. Ama yepyeni birtakım gelişmelere gebe. Ve Türkiye bunun istese de dışında kalma şansına ve lüksüne sahip olamayacak. Dolayısıyla İran eksenli yeni gelişmeler, bölgemizde yaşanacak yeni gelişmeler Türkiye’nin kaderini de birinci derecede ilgilendiriyor olacak. Ve şu haliyle baktığımız zaman, şu andaki siyasî iktidarın pozisyonu aslında Trump’ın yapmak istedikleriyle taban tabana zıt. Dolayısıyla Trump politikasını değiştirmeyeceğine göre, Türkiye’nin, Ankara’nın politikasını değiştirme ihtimalinin daha güçlü olduğunu kabul etmek lazım. Ama dediğim gibi arada bir yerde durmaya çalışacak. Bunu başarabilirse, becerebilirse, olabildiğince az hasarla atlatabilir. Ancak taraflardan herhangi birini seçmesi durumunda, Ortadoğu’nun yepyeni şekillenmesinde Türkiye yine çok ağır faturalar ödemeye hazır olmak durumunda diyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus