Yurtdışındaki Erdoğan eleştirileri kime yarıyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığının son dönemlerinden itibaren uluslararası alandaki itibarında çok ciddi bir düşüş olduğu görülüyor. Özellikle Batı’da ve Batı medyasında, etkili medya kuruluşlarında Erdoğan artık hemen hemen hep negatif birisi olarak, olumsuz birisi olarak, kötü birisi olarak tasvir ediliyor. Uzun bir süredir bu böyle devam ediyor. Bugün mesela Fransa’da çıkan Le Point dergisinin –haftalık haber dergisi– kapağında itici bir Erdoğan fotoğrafı ve kocaman bir “diktatör” yazısı vardı. Bunun örneklerini birçok yerde, yayın organlarında gördük; özellikle Erdoğan’ın adının, Putin başta olmak üzere Filipinler, Polonya, Macaristan gibi yerlerde öne çıkan bazı otoriter liderlerle birlikte anıldığını görüyoruz ve böyle bir kategorizasyon var.
Bu AKP’nin ilk yıllarından itibaren başlayan bir şey değil; çünkü o tarihlerde uzun bir süre, bugün onu kötüleyen yayın organları ve kurumlar, mesela Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu gibi birçok yer onu tam tersine övüyor, İslam dünyasına örnek gösteriyordu; İslam ile demokrasiyi bağdaştıran, birleştiren bir siyasetçi olarak görüyordu. Şimdi de Türkiye’yi, demokrasisi rayından çıkan, İngilizce deyimiyle “illiberal democracy” yani en hafif deyimiyle özgürlükçü olmayan demokrasi, ya da doğrudan otoriter bir rejimi taşıyan, hatta bazıların da dediği gibi otoriterin de ötesinde Le Point örneğinde olduğu gibi diktatör olarak tanımlayan yaklaşımlar giderek öne çıkıyor. Peki, bütün bunlar neye yol açıyor? Bugünkü yayının konusu bu. Tabii ki özellikle ilk dönemde itibar görürken, genellikle övülürken, artık “sadece ve sadece” derseniz eleştiriliyor olmak herhalde hiç kimsenin hoşuna gitmez, Erdoğan’ın da hoşuna gitmemiştir; ama belli bir yerden sonra bu eleştirileri kullanmaya başladığını ve kendisinin ve tabanının, destekçilerinin en önemli siyasî argümanı haline getirdiğini görüyoruz. Bu da nedir? “Herkes bize düşman, Batı bize düşman, Batı Erdoğan’a düşman, Batı ‘Erdoğan gitsin de ne olursa olsun’ diyor” şeklinde tanımlanabilecek bir yaklaşım var. En son yaşadığımız kur krizinde de aynı şey oldu, bunun örneklerini çok sık görüyoruz.

Batı Erdoğan’ı çok güçlü olarak resmediyor

Yabancı gazetecilerle ve diplomatlarla görüşen bir gazeteci olarak onların yıllar boyunca, AKP’nin kuruluşundan, hatta Refah Partisi’nden itibaren ve günümüzde de AKP’den itibaren o bakışın nasıl adım adım değiştiğini görüyorum, gördüm ve son dönemdeki yaklaşımlarının özellikle gazetecilerin ve onların çalıştığı kurumların yaklaşımlarının nasıl Türkiye’deki demokrasi ve özgürlükler mücadelesini katkı vermekten uzak olduğunu müşahede ediyorum — bu benim kanaatim.
Şunu söylemek istemiyorum: Yani Erdoğan’ı eleştirmesinler, Erdoğan’ı suçlamasınlar, biz de eleştiriyoruz, Türkiye’de toplum da eleştiriyor, muhalefet de eleştiriyor, birçok kişi Türkiye’deki temel hak ve özgülüklerden, hukuk devletinden uzaklaşılmasından, özellikle basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü konusundaki vahim ihlallerden; Kürt sorununda tekrar çatışmacı pozisyona dönülmesinden, bir yığın hususta ülkeyi tek adam yönetimine doğru taşıyor olmasından — özellikle yeni sistemle beraber… Bütün bunlar Türkiye’de de eleştiriliyor. Ancak Batı’daki eleştiriyle Türkiye’de bunlara karşı mücadele etme niyetindeki insanların eleştirileri arasında çok ciddi bir farkın ve makasın oluştuğunu görüyorum. Onu şöyle tarif edebilirim: Batı’dakiler, özellikle medya kuruluşları, kimi zaman Batı ülkelerini yöneten bazı şahsiyetler, Erdoğan’ı Türkiye’ye aslında tam da yakışan siyasetçi gibi algılıyorlar, Erdoğan’ı çok güçlü olarak resmediyorlar ve o gücüyle beraber Türkiye’nin aslında gerçek yerine Erdoğan’la beraber geldiğini; daha önceki süreçlerin, Avrupa’yla entegrasyon, demokrasi iddiası vs. gibi bunların aslında aldatıcı olduğunu düşünüyorlar; çok alenen dile getirmeseler bile bunu bir tür Türkiye’nin kaderi olarak görme eğilimi var. Erdoğan’ın değişemeyeceği kanısı çok güçlü, artık emin gibiler; yani kendi isteğiyle çekilmediği müddetçe bir muhalif partinin ya da liderin, siyasetçinin Erdoğan’a meydan okuyamayacağı düşüncesi, hâlâ şu son seçim döneminde de çok ciddi bir şekilde gözleniyor.

Erdoğan’ın krizini görememek

Şahsen –bir süredir buradaki yayınları izleyenler de bilir–, Erdoğan’ın çok ciddi bir kriz içerisinde olduğunu, yönetemediğini, ideolojik, siyasî bir kriz içinde bulunduğunu, krizi çözme yoluna gidemediği için geçici çözümlerin peşine düştüğünü ve bunun da onun krizini alabildiğine derinleştirdiğini iddia ediyorum. Yani Erdoğan’ın bir süredir aslında kaybetmiş olduğu görüşündeyim; ama Türkiye’nin kaybeden Erdoğan karşısında kazanan hareketi ya da siyasetçiyi çıkartmadığını, böyle bir tıkanıklığı olduğunu, Türkiye’nin sorununun bu olduğunu düşünüyorum. Bunu değişik vesilelerle, benim görüşlerimi merak eden yabancı gazetecilere de söyledim, başka araştırmacılara söyledim ve şunu müşahede ettim: Genellikle dinliyorlar ve bir tür benim söylediklerimi bir “wishful thinking”, yani bir tür temenni beyanı olarak görüyorlar. Onlar genellikle şunu bekliyorlar: “Evet, çok güçlü; evet, yenilmesi imkânsız, şu şu kötülükleri vs.” gibi bir tarif peşindeler ve dolayısıyla bu tür hususlar çok fazla beğeni kazanmıyor Batılılar nezdinde.
Zaten baktığınız zaman yapılanların çoğunluğu Erdoğan’ın gücü üzerine, gücünün abartılması üzerine — ki bence Erdoğan güçlü değil, uzun bir süredir gücünü büyük ölçüde yitirmiş ve daha da yitiren, kaybeden, ülkeyi yönetmekte iyice yeteneklerinden ve reflekslerinden uzaklaşan, Türkiye’nin gündemini belirleme kapasitesini büyük ölçüde kaybeden ve iyice kendi içerisine kapanan, iktidarını paylaşmadığını yanaşmadığı için sadece iktidarını bazı çok güvendiği isimlere –ki onları sürekli değiştiriyor– dağıtmakla yetindiği için krizi daha da derinleşen bir Erdoğan tasviri Batılıların çok fazla hoşuna gitmiyor.

“Hapse atılan bahtsız gazeteciler”

Bir, bugünkü Financial Times’ın kur kriziyle ilgili yaptığı bir değerlendirme var; hatta Twitter’da bu bölümü paylaştım, çok çarpıcı bir bölüm, şöyle diyor: “Finans piyasaları hapse attığı bahtsız gazeteciler gibi değildir –burada, kastedilen Erdoğan–. Beğensin ya da beğenmesin piyasaların olumlu düşünmesine ihtiyacı var –Erdoğan’ın–, bunu geri kazabilmesinin yolu da gerçekçi ve aklı başında politika yapmaktan geçiyor.” Şimdi Financial Times’ta bu satırları yazan meslektaşımız, belli ki Türkiye’de hapse atılan gazeteciler konusunda üzgün, bunun olmamasını temenni ediyor, bunun doğru bir şey olmadığını düşünüyor; ama bu cümleye baktığımız zaman şöyle bir şey çıkıyor –bunun abartılı bir yorum olduğunu hiç sanmıyorum, birçok arkadaşı içeride olan ya da yakın zamanda çıkmış bir gazeteci olduğum için de değil, düz olarak baktığımızda– şunu söylüyor: “Ey Erdoğan, sen gariban ve bahtsız gazetecileri içeri atabilirsin, tamam, ama bize finansal kurallar dayatamazsın, eğer öyle bir şey yapmaya kalkarsan, biz de paramızı alır gideriz. Bize bir şey olmaz, olan sana olur.” Burada çok açık bir biçimde –eskiden çok kullanılan bir tabir, ne zamandır kullanılmıyor– oryantalist bir perspektif var. Yani: “Sen Türkiye’de kendi vatandaşlarına istediğini yapabiliyorsun, yapmasan iyi olur, ama yapabiliyorsun; ama bize dokunamazsın, o kadar da değil” diyorlar. Peki burada, bu satır içerideki gazetecilerin hangi derdine derman oluyor? Türkiye’deki basın özgürlüğünün vs. sorunlarının hangisine derman oluyor? Böyle bir noktadayız.
Belli bir yerden sonra Türkiye’deki basın özgürlüğü ihlalleri, basın özgürlüğünden uzaklaşmalar, Türkiye’nin normalizasyonu olarak algılanır oldu Batı’da. Halbuki Türkiye, İslam dünyasında, Ortadoğu’da en eski meclis geleneği olan, demokrasi geleneği olan, iyi-kötü çokpartili sistem geleneği olan, çoğulculuk geleneği olan, iyi-kötü bir sivil toplumu olan bir ülke ve bu ülkenin normali bu. Şu anda yaşananlar anormal bir durum; ama Batı Erdoğan’dan o kadar bıktı ve onunla baş etmekten umudu o kadar kesmiş durumda ki, artık bunu Türkiye’nin kaderi olarak görüyor — yani gazetecilerin bahtsızlığı devam edecek; insanlar, Kürtler sorunlarının çözülmemesiyle devam edecek; böyle bir imaj var, böyle bir yaklaşım var ve bu çok ciddi bir şekilde rahatsız edici.

Sirk gezer gibi

Çok sayıda insan, özellikle bizim Medyascope’ta her şeye rağmen bağımsız ve özgür bir gazetecilik yapma çabamızı biliyorlar, geliyorlar; buraya gelenlerin hepsi için söyleyemeyeceğim ama, bir kısmı sanki böyle bir –hani çok sert olacak biliyorum, ama hakikaten öyle–, sirk ziyaret eder gibi geliyor. İşte, Türkiye’de gazeteciler içeride vs. ama birileri hâlâ bir şeyler yapmaya çalışıyor, onlara biraz destek olalım diye geliyorlar ve size sordukları ilk soru şu oluyor: “Nasıl oluyor da başına bir şey gelmiyor?” Yani bunun, bu soruların, bu yaklaşımların Türkiye’de özgür bir gazeteci ortamı, medya ortamını sağlamaya; özgürlüklerin genişletilmesi, demokrasinin genişletilmesi mücadelesine hiçbir katkıda bulunmadığını ben biliyorum.
Onlar bilmiyor olabilirler, şu ya da bu nedenle sürekli olarak Türkiye’nin birtakım temel sorunlarını ciddi şekilde tartışma gündemine getirmek yerine de parça parça dile getiriyorlar, hep sürekli erteliyorlar; bunun da en temel nedenlerinden biri, biliyorsunuz, Avrupa’daki mülteci krizi, Suriyeli mültecilerin büyük bir kısmının Türkiye’de kalmasından memnunlar ve Erdoğan’ı ve AKP yönetimini kızdırırlarsa bu mültecilerin kendi başlarına bela olabileceklerini düşünüyorlar; yani esas olarak kendilerini düşünüyorlar. Bu tavırdan hareketle de AKP’ye, Erdoğan’a, hak etmediği bir emperyalizm-karşıtlığı, sömürgecilik-karşıtlığı zemini sağlıyorlar. Hak etmediği diyorum, çünkü böyle bir şey gerçek değil, çünkü AKP’nin özellikle ilk dönemlerinden itibaren, Türkiye’de iktidara gelebilmesinde ve iktidarda kalabilmesinde aynı güçlerin çok ciddi destekleri vardı — bunu hiçbir zaman unutmamak lazım. AKP’nin ya da onunla aynı dalga boyunda olan birtakım İslamî yapılanmaların Batı eleştirilerinin gerçek anlamda bir emperyalizm eleştirisi olduğunu hiç düşünmüyorum; daha çok dinsel farklılıklar, medeniyet farklılıkları üzerinden okuyan bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.

İnsan hakları, temel hak ve özgürlükler ulusal bir mesele değildir

Sonuçta tabii ki eleştirecekler, tabii ki eleştirecek çok şey var, eleştirsinler; ama bu eleştiriler yapılırken, bunun zaten Türkiye’nin kaderi olduğunu vurgulamaktan vazgeçsinler diyeceğim, ama vazgeçecekleri yok ve Türkiye’de bu uğurda her şeye rağmen bir şeyler yapmaya çalışan insanlara da acımayı bıraksınlar ya da onlara seçenek olarak ülkeyi terk etmeyi dayatmayı ya da önermeyi bıraksınlar. Birçok arkadaşıma ve bana da, yurtdışında yaşayan birtakım insanların değişik vesilelerle “İsterseniz bizim oralara gelebilirsiniz” dediğini biliyorum; ama böyle bir şeye gerek yok, biz bu ülkedeyiz, bu ülkede kalacağız, gidebildiğimiz yere kadar gideceğiz; hakkımızı, özgürlüğümüzü ve mesleğimizi savunmaya çalışacağız ve sahici, samimi desteklere ihtiyacımız var.
Çünkü insan hakları, temel hak ve özgürlükler ulusal bir mesele değildir, ulusları aşan bir meseledir, evrensel bir meseledir ve dolayısıyla burada bir Türk’ün Afganistan’daki bir gazetecinin hakkını savunması hem meşrudur hem de bir zorunluluktur. Aynı şekilde de Batı ülkelerindeki insanların bizler için, Türkiye’de yaşayan insanların temel hak ve özgürlükleri için bizlerle beraber dayanışma içerisinde olmaları gerçekten şarttır. Tabii ki bunu yapanlar var, tabii ki istisnalar var; ama büyük bir çoğunluğun perspektifinin esas olarak kendi kaygıları, kendi dertleri olduğunu ve Türkiye’yi, “Zaten kaybedilmiş, aslında çok da kazanılması zaten mümkün değildi” kategorisinde gördüklerini fark ediyorum ve bu da beni ciddi bir şekilde rahatsız ediyor.

Netanyahu-Erdoğan atışması: İkisi de suçlamalarında haklı

Son olarak bir husus da belirtmek istiyorum; mesela İsrail Başbakanı Netanyahu Türkiye’yle kriz yaşadığında kendisine hükümetten Filistin meselesiyle ilgili birtakım eleştiriler geldiğinde, Erdoğan’dan geldiğinde, Kürt meselesini özel olarak gündeme taşıyor ve o da “Sen bize laf ediyorsun, ama kendi yaptıklarına bak” şeklinde bir şey söylüyor. Şimdi burada iki tarafın da birbirine yönelttikleri eleştiriler ya da suçlamalar doğru. Dolayısıyla burada acayip rahatsız edici bir durum var. Türkiye’nin kendi Kürt meselesindeki yaşadığı sıkıntıları, sorunlarını, acıları Netanyahu’nun dilinden duyması kaderin çok kötü bir cilvesi ve Netanyahu dile getirdiği andan itibaren bu iddialar, bu şikâyetlerin meşruiyetine ciddi bir şekilde gölge düşürüyor — bunu da özel olarak vurgulamak istedim. Yani Türkiye’de yaşanan çok somut birtakım ihlaller, her gün yaşadığımız ihlaller, bir süredir çok net bir şekilde yaşadığımız ihlaller, yasaklar vs.ler, şu ya da bu nedenle Türkiye’yle sorunu olan, Türkiye’yi yönetenlerle sorunu olanların elinde pekâlâ enstrüman olarak kullanılabiliyor. Burada esas sorumlu tabii ki bu ülkeyi yönetenler ve öncelikle de bu ülkenin yönetimini tekelinde toplamış olan Recep Tayyip Erdoğan’dır. Ama Batı medyasının ve Batı’nın birtakım etkili kurumlarının tasvir ettiği Recep Tayyip Erdoğan, gerçek Recep Tayyip Erdoğan değil; ama onlar bunda ısrar ediyorlar ve onlara göre, onların bakışına göre Türkiye bunu hiçbir şekilde aşamayacak, Türkiye toplumunda bu gidişattan rahatsız olan kesimler bunu hiçbir şekilde aşamayacak insanlardır” gibi bir perspektifi kendi kamuoylarına ve dolayısıyla bizlere de aktarmaya çalışıyorlar. Bu böyle değil, bu yaklaşımları eninde sonunda Erdoğan’ın kaybının resmîleşmesini geciktirmekten başka bir işe yaramıyor diye düşünüyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus