Dini grupların devletin hedefinde olmasının derin anlamı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba iyi günler. Adnan Hocacılara yönelik operasyon sürüyor; 185 kişiydi en son baktığımda gözaltına alınanlar, tabii öncelikle Adnan Oktar’ın kendisi. Daha önce Alparslan Kuytul ve Furkan Vakfı’na yönelik çok büyük operasyon oldu. En son kararnamelerle Furkan Vakfı’nın birçok kurumu kapatıldı, mal varlıklarına da el konuldu, Kuytul ve taraftarlarından bir kısmı tutuklu, Fethullahçılar apayrı bir olay zaten. Bütün bunların hepsine baktığımız zaman, Türkiye’de son dönemde değişik, farklı farklı özellikleri olan, birbirine hiç benzemeyen birtakım dinî iddialı yapılara yönelik devletin çok sert, haşin bir şekilde operasyon yürüttüğünü görüyoruz— bu kadarla da kalacağa benzemiyor; devamı gelebileceği yolunda rivayetler var. En son Nevzat Çiçek Habertürk’te bir söyleşide istihbarat birimlerinin bunu sürdüreceklerini söyledi ve isim vermedi; ama birçok grubun bu kapsam içerisine girebileceğini söyledi. Aslında cumhuriyet tarihinde dinî gruplara, İslamî iddialı gruplara yönelik devlet operasyonu yapılması çok şaşırtıcı bir durum değil; ancak burada şaşırtıcı olan, tabii ki iktidarın Adalet ve Kalkınma Partisi’nde olması, Recep Tayyip Erdoğan’da olması ve Recep Tayyip Erdoğan’ın da İslamî hareketin içerisinden geliyor olması ve İslam’ı hâlâ kendisi için en önemli motiflerden birisi olarak muhafaza ediyor olması. Birçoklarının gözünde hâlâ İslamcı; ama her şey bir yana, dindar kimliğiyle ortada olan birisi.

İrtica haberinin bin katı yapılıyor

Bu, çok ilginç bir durum; şöyle ki: Türkiye’de uzun yıllar önce, “irtica haberleri” diye bir kavram vardı merkez medyada — ki medyanın büyük bir kısmında dinî gruplarla ilgili haberlerin hemen hemen hepsi “irtica” başlığı altında yapılırdı; doğruluğu yanlışlığı sorgulanmadan bir yığın suçlamalar peş peşe yayınlanırdı ve belli bir tarihten sonra İslamî hareketin güçlenmesiyle beraber, özellikle 1980 ortalarından itibaren bu çok ciddi bir şekilde sorgulanmaya başlandı. Tam o tarihlerde gazeteciliğe başlamış ve İslamî hareket üzerine çalışan bir gazeteci olarak buna birinci derecede tanıklık ettim. Bir yerden sonra “mürteci, gerici, irtica” gibi kavramlar kullanılmaz oldu, haklarında bir şey söyleneceği zaman kendilerine mikrofon tutulur oldu; arkalarından polis raporlarıyla, istihbarat raporlarıyla haber yapılamaz oldu; bunlar “ayıp” telakki edildi; yapanlar insan haklarına aykırı davranan kişiler olarak tanımlandı — işin rengi bayağı bir değişmişti. Şimdi bakıyoruz irtica haberinin bin katı yapılıyor, Adnan Hoca olayında yapılıyor, Furkan Vakfı’nda da yapıldı –bu kadar olmasa bile–; FETÖ konusunda zaten iktidara yakın medya artık bu konuda tamamen şanzımanı dağıtmış bir şekilde gidiyor; artık her şey, “Ne söyleseniz olur” halinde yürüyen bir medya var ve kimse de bundan rahatsız olmuyor.
Buradaki gariplik daha da süreceğe benziyor ve bunu bir kurcalamakta yarar var. Bu sadece ve sadece Erdoğan’ın, kendisine biat etmeyen, ona meydan okuyan birtakım dinî grupları tasfiye etmesi midir, onları kriminalize etmesi midir? Yoksa bu olayın daha derin anlamları var mı? İlk başta, ilk anlarda, özellikle Fethullahçılarla olan mesele, Fethullah Gülen doğrudan Erdoğan’a meydan okuduğu için, ona savaş açtığı için ikili bir savaştı ve bu anlaşılır bir şeydi. Ama ardından Furkan Vakfı ve Adnan Hocacılar gelince, işin rengi birazcık değişmeye başladı ve birçok yapı, cemaat ve dinî grubun da tepesinde Damokles’in kılıcı gibi devlet operasyonu ihtimalinin sallandığını görüyoruz, duyuyoruz. Burada iş biraz daha karışık bir boyut kazanıyor.

Dünya ve Türkiye’den örnekler

Şöyle bakalım — bunu biraz anlamaya çalışmak için açıkçası bunun üzerinde bayağı bir kafa yordum, bir şeyler var aklımda. Örneğin şöyle bir olay hatırlıyorum: Yıllar önce bir kitap çevirdim Fransızca’dan, Almanya’daki Kızıl Ordu Fraksiyonu, aşırı sol bir grubun şiddete başvurmuş olan bir grubun, gençlerin oluşturduğu radikal sol bir grubun üzerine yapılmış bir sosyoloji çalışmasıydı ve orada sık sık karşıma şöyle bir şey çıkıyordu: Bu Kızıl Ordu Fraksiyonu, RAF denen harekete yönelik olarak Almanya’da çok ciddi bir baskı politikası uygulanıyor, polis devleti en son noktaya kadar uygulanıyor, cezaevlerinde kuşkulu ölümler yaşanıyor, insan haklarına aykırı muamele iddiaları vs. Ve orada şu karşıma çıkmıştı: İktidarda Sosyal Demokrat Parti var, yani sol bir parti var ve bunlar da radikal sol. Eğer iktidarda sol bir parti olmasaydı Kızıl Ordu Fraksiyonu’na karşı sağ bir iktidar bunları yapabilir miydi? Bu soru ciddi bir şekilde ortaya atılmıştı. Bu sorunun benzerlerinin değişik tarihlerde değişik yerlerde edildiğini görüyoruz. Mesela Türkiye’de Sivas’ta yaşanan katliamda, o sırada SHP hükümet ortağı, yani Alevîlerin en önde temsilcisi olduğu varsayılan parti iktidar ortağı ve o sırada Sivas’ta valilik yapan kişinin doğrudan CHP kontenjanından atanmış bir kişi olması işin rengi değiştirmişti. Yani SHP’nin ya da CHP’nin muhalefette olduğu bir dönemde bir katliamın olması işi çok daha farklı kılabilirdi veya Abdullah Öcalan’ın idam kararının infaz edilmemesi, daha doğrusu idamın kaldırıldığı süreçte koalisyon ortağının MHP olması gibi, MHP’siz bir koalisyonda idam cezasının kaldırılmasının hiç de kolay olmayacağı gibi…

CHP iktidarda olsaydı…

Bunlar tabii çok spekülatif gözükebilir; ama şunu çok açık bir şekilde söyleyebilirim: CHP iktidarda olsaydı ne Fethullahçılara yönelik bu kadar sert bir operasyon yapabilirdi, ne Alparslan Kuytul’u içeri atabilirdi, ne de Adnan Hocacılara karşı bu kadar geniş çaplı bir operasyon yapabilirdi. Geniş çaplı diyorum; 1999’da Adnan Hoca’ya yönelik yine bir operasyon oldu, ama orada kendisi ve birkaç tane kurmayı alınmıştı; şimdi, 200’e yakın insandan söz ediliyor gözaltına alınan, şirketlerine el konuluyor vs.. 28 Şubat Türkiye’nin yakın tarihinde “irticayla mücadele” adı altında devletin yaptığı en yoğun müdahale, 28 Şubat’ta yapılanlar inanın şu anda bir Furkan Vakfı’na yapılanların toplamı, 28 Şubat’ta yapılanların yarısı edebilir ya da Fethullahçılara yapılan olayın 28 Şubat’a yapılanın kat kat fazlası olduğu söylenebilir. Tabii ki bunlar bir yerden sonra kıyaslanması kolay olan şeyler değil; çünkü Fethullahçıların bu ülkeye yaptığı kötülük çok büyük ve buna karşı da devletin öfkesi çok büyük, tamam, toplumun da öfkesi var, ama 28 Şubat’ı yapan 28 Şubatçılar da aynı şekilde öfkeliydiler, fakat kendileri İslamî bir iddiaya sahip olmadıkları için, laik kampta yer aldıkları için hep ayakları frende gittiler. Şu anda iktidarda İslamî iddialı bir yapı var ve İslamî iddialı ya da dinî iddialı yapılara yönelik devlet operasyonlarında ayakların hiç frene gitmediğini görüyoruz. Bu, çok önemli bir farklılık.

Furkan Vakfı istisnası

Bu tek başına AKP’nin ve Erdoğan’ın yaptığı bir şey midir? Yoksa bir koalisyon mu söz konusu ve koalisyonun diğer ortakları bu koalisyonda yer almalarının karşılığında bu temizlikleri mi yaptırıyorlar, bu tasfiyeyi mi yaptırıyorlar? Bu önemli bir soru; şu anda açık kaynaklardan elde ettiğimiz bilgilerle bu sorunun cevabını vermemiz mümkün değil. Olayın tabii ki bir boyutu var, o da bu kişilerin bir şekilde Erdoğan’ın iktidarını rahatsız etme boyutları var, ama bir de biliyoruz ki bu tür yapıların Türkiye’de geleneksel cumhuriyet yapılanmasında baktığımız zaman devletin hep geleneksel olarak düşman gibi kodladığı kişiler olduğunu görüyoruz. Şu anda hepsi geçmişte devletin düşman olarak gördüğü ya da tehdit olarak gördüğü herkesin tasfiyesi söz konusu olmayabilir; ama bugün AKP iktidarı döneminde kendilerinin AKP’yi ve Erdoğan’ı hep desteklediğin ısrarla söyleyen Adnan Oktar ve grubuna yönelik böyle bir operasyon yapması, başlı başına önemli bir olay. Açıkçası Fethullahçılar ve Adnan Oktar’a yönelik operasyonların tabii ki boyutları, kimleri kapsadığı gibi detaylarda tartışma olabilir; ancak devlet, yargı, bunların her birini terör örgütü olarak tanımlıyor; esas olarak Fethullahçıları; Adnan Oktar’ı ise şimdilik suç örgütü olarak tanımlıyor.
Bu tanımlara çok itirazım yok; ancak ortada çok ilginç bir istisna var, o da Furkan Vakfı. Bunun bir suç örgütü olarak tanımlanması ya da terör örgütü olarak tanımlanmasını gerektirecek bir durumun olduğuna bilgim dahilinde vâkıf değilim. Şu âna kadar haklarında devlet eliyle ya da devletin sızdırdığı bilgilerle yapılan yayınlarda da bu konularda çok fazla bir şey görebilmiş değiliz. Orada şöyle bir olay var: Klasik anlamda bildiğimiz bir İslamcı yapı söz konusu. 80’li yıllarda buna benzer çok yapı vardı ve bu yapı inatçı bir şekilde var olan siyasî iktidara tâbi olmayı, onun parçası olmayı, onun çizdiği sınırlar içerisinde kalmayı kabul etmiyor — bunun bir şekilde cezalandırması söz konusu. Ancak burada tabii ki bu yapılırken, bu tür uygulamalar yapılırken, bunu sadece Erdoğan iktidarının icraatı olarak, AKP icraatı olarak tanımlamak doğru mudur, yanlış mıdır sorusu ortada duruyor ve bu anlamda tekrar oraya geliyoruz: “Bir koalisyon mu söz konusu?” noktasına geliyoruz.

Merkezde Fethullahçılar var

Şunu biliyoruz: Olayın en önemli belirleyeni Fethullahçılık. Fethullahçılar bu ülkede uzun bir süredir devletin ya da eski tabirle derin devletin en baş düşmanı olarak görülen bir yapıydı. Çok ilginç bir şekilde Refah Partisi’nin yükselme yıllarında Türkiye’deki müesses nizamın askerî olmayan kanadı, medyası, büyük sermayesi vs. RP’yi daha tehlikeli görüp Fethullah Gülen’i daha ılımlı görüp onu tercih etme yoluna gitmişti; yani radikal İslam olarak gördükleri RP’ye karşı ılımlı İslam olarak gördükleri Fethullahçılığı tercih etmişlerdi ve onun bayağı bir propagandasını yaptılar, önünü açtılar; ama o tarihlerde TSK, oradaki irade buna katılmadı, Fethullahçıları da düşman olarak gördü, hatta Fethullahçıları daha tehlikeli bir düşman olarak gördü. Bu çizginin, Erbakan’ın başbakan olduğu dönemde de etkili olduğunu biliyoruz, MGK’da bunun tartışıldığını biliyoruz. Yıllar sonra AKP iktidara geldiğinde de askerler, AKP’nin kendisinden, Erdoğan’ın kendisinden, Abdullah Gül’den rahatsız olmakla beraber, Fethullah Gülen’i apayrı bir rahatsızlık, daha ciddi bir rahatsızlık olarak hep muhafaza ettiler. Dolayısıyla garip bir durum söz konusu ve Fethullah Gülen belki de hayatının en büyük yanlışını yaparak Erdoğan’a savaş açtı ve Erdoğan’la diğer düşmanlarının, hasımlarının –askerler başta olmak üzere– yakınlaşmasına yol açtı. Ama olay sadece Fethullahçılıkla sınırlı olmadığı için kafalar biraz karışıyor. Eğer sadece Fethullahçılık olsaydı, Fethullahçılığa karşı, asker de, Erdoğan da, AKP de, bundan rahatsız olan başka cemaatler de hep birlikte hareket ediyor diyebilirdik; ama yenileri ekleniyor ve bir iddiaya göre daha da başkaları ekleneceğe benziyor ve bu yapıların büyük bir kısmı da dinî iddialı yapılar olabilir, İslamî yapılar olabilir.

Yerli ve milli…

“Dinî” lafını seçmemin nedeni, Adnan Hoca’nın bir alâkası olduğunu düşünmemden değil, İslam’ı tabii ki kullanıyor, ama o bambaşka bir şey; onun için, “dinî” diyorum, ama genellikle İslamî iddialı yapılar. Bu yapılan operasyonlardan sonra bunların hepsi kendilerini sürekli tedirgin hissedeceklerdir, tedirgin hissettikleri konusunda da birtakım iddialar dolaşıyor. Buradaki tedirginliğin iki boyutu olacak anladığım kadarıyla: Erdoğan’a karşı yanlış bir şey yapmama, ona karşı dikkatli olma, ona bağlılık belirtmek — ki son seçim öncesinde bunu burada da yayınlarda ele aldık; özellikle Nakşibendiler çok ciddi olarak dile getirdiler, ama anlaşıldığı kadarıyla olay sadece Erdoğan’la iyi geçinmek olayından ibaret olmayacak herhalde. Mesela iktidarın bir şekilde ortağı olan MHP’yi de gözetmek zorunda kalacaklar, başka birtakım iktidar bileşenlerini de, koalisyon bileşenlerini de göz önüne almak zorunda kalacaklar.
Burada o çok kullanılan “yerli ve millî” lafının işte bu tür olaylarda kullanışlı olduğunu görüyoruz. Örneğin, Adnan Oktar’a yönelik operasyon yapıldığında, Adnan Oktar’ın yerli ve millî olmadığı vurgusu yapılıyor ya da Fethullahçılara aynı şekilde yerli ve millîlik üzerinden çok ciddi bir şekilde yükleniliyor; bunlara irtica diyemedikleri için, gerici diyemedikleri için, “gayri milli ve yerli olmayan” tanımını uygun görüyorlar. Yine burada tabii ilginç olan Alparslan Kuytul olayında: Furkan olayı Adnan Hoca ve Fethullah Hoca olayına uymuyor, onlara uymuyor. Onun uymuyor olması da başka ihtimallerin önümüzdeki dönemde yaşanabileceğini gösteriyor, ama açıkçası kimsenin cesaret edip de –hele cemaatlerden, Nakşibendi ya da Kadiri cemaatlerinden– birtakım büyük cemaatlerin herhangi bir şekilde iktidarın şiddetini üzerine çekebilecek bir davranış içerisine gireceğini sanmıyorum; ama yine de şunu görmek mümkün: Yıllar önce bu ülkeyi yönetenlerin ve irticayı en önemli tehdit olarak görenlerin yapmak isteyip de yapamadıkları, hayalini bile kuramadıkları bir tasfiyeyi, bugün tam anlamıyla olmasa bile, herkese olmasa bile bir kısmının ciddi bir şekilde AKP iktidarında yapıldığını görüyoruz; bu da başlı başına çok manidar bir olay, çok derin bir olay.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.              

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus