Türkiye için ABD’nin alternatifi ne olabilir?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Cumhurbaşkanı Erdoğan, New York Times gazetesine yazdığı yazıda, ABD’nin tutumunu sürdürmesi hâlinde Türkiye’nin kendisine başka seçenekler arayacağını dile getirdi. Aslında bu uzun zamandan beri gündemde olan bir konu. Türkiye Batı’yla ne zaman bir sorun yaşasa –gerek AB ile, gerek ABD ile–, hep birtakım alternatifler ortaya atılır. Avrasyacı tezler ileriye atılır. Özellikle Asya’ya doğru açılımların söz konusu olabileceği dile getirilir. İlk olarak telaffuz edilen tabii ki Rusya, daha sonra da Çin, bir ölçüde de Hindistan’la ticari ilişkiler. Böyle bir noktada mıyız? Türkiye gerçekten bir tercih noktasında mı? Ve bu tercihi yaparsa neden yana yapabilir? Alternatif olarak ne geliştirebilir?

Trump-Erdoğan uyumunun bozulması

Bu hususta öncelikle şunu vurgulamak lazım: Şu anda Ankara ile Washington arasında yaşanan kriz ne derece köklü bir kriz, yapısal bir kriz? Buna baktığımız zaman, bence bu konjonktürel bir kriz. Çünkü burada Trump ve Erdoğan arasında süregelen bir ilişki vardı, kurumlar ötesi bir ilişkiydi. Her iki lider de ülkelerindeki geleneksel kurumları çok fazla önemsemeyen, kendi başlarına karar vermeyi daha fazla önemseyen iki lider olarak birlikte bir dil tutturmaya yöneldiler. Bütün danışmanlarını ya da ilgili kurumları bypass ederek… ve bu belli bir yere kadar geldi. Ama bir yerden sonra Rahip Brunson olayında şu ya da bu şekilde bir yanlış anlaşılma olduğunu söyleyenler var. Ama bir şekilde Trump kandırıldığını düşündü herhalde Erdoğan tarafından. Ve birtakım yaptırımlara girişti ve bu yaptırımlarda da ısrarlı olacağı söyleniyor.
Birincisi bunun Türkiye’deki ekonomik sıkıntıları, özellikle kur krizini belirlediğini açıkçası sanmıyorum. Bu zaten gelmekte olan bir şeyi en fazla hızlandırmış olabilir. Etkisini artırmış olabilir. Ama Türkiye’nin ekonomik dengesizlikleri çok daha yapısal bir sorundu. Bu arada yaşanan, ABD ile yaşanan kriz bunu tetikledi ve belki erken doğum yaptırdı. Ama bu zaten gelmekte olandı. Nitekim Erdoğan da seçimleri 24 Haziran’a alarak bu gelmekte olan krizin öncesinde seçimleri garanti altına almak istedi — ki o tarihte birtakım sorunlar olmakla birlikte Ankara ile Washington arasında bir kriz yoktu. Hatta Washington’ın bir şekilde Erdoğan’ın yeniden seçilmesine, dolaylı da olsa, özellikle Suriye meselesindeki birtakım adımlarla destek verdiği bile söylenebilir.
Dolayısıyla bu kriz, Erdoğan’la Trump arasında yaşanan kriz pekâlâ aşılabilir. Biraz zor olacağa benziyor, sıkıntılı olacağa benziyor, ama aşılma ihtimali var. Bu olayı, şu anda Erdoğan’la Trump arasında yaşanan meseleyi Türkiye’nin Batı dünyasıyla ve bunun önde gelen ismi olan Amerika Birleşik Devletleri ile tarihsel ilişkilerinin kopmasına yol açacakmış gibi düşünmek bence abartılı olur.
Şöyle abartılı olur: Tabii ki Trump ve Erdoğan başta kaldığı müddetçe ve aralarında şu anda olduğu gibi çok ciddi anlaşmazlıklar yaşanırsa, Ankara ile Washington arasında sorunlar tabii ki sürer. Ancak özellikle Trump’ın zaten kendi ülkesinde çok ciddi bir şekilde eleştirildiği göz önüne alınırsa Amerikan sistemi pekâlâ Trump’ı değiştirebilir ya da onun üslûbunu, davranışlarını belli ölçülerde denetleyebilir. Böyle bir değişiklik ABD açısından yaşanır. Ama sorun şu ki Türkiye’de böyle bir mekanizma kalmadı. Ne bir medya, ne bağımsız kurumlar, özerk yapılar vs. Türkiye’de bu anlamda hiçbir şey kalmadı. İki birbirine benzeyen liderden birisi ülkesinde çok ciddi bir şekilde eleştiriye ve denetime, hatta belli ölçülerde dengelenmeye tâbi tutulurken, Türkiye’de böyle bir şey söz konusu değil.

Türkiye NATO’dan koparsa

Diyelim ki Türkiye ile ABD ilişkisi kopuşa gidiyor. Bunun ilk yaşanacağı yer tabii ki savunma alanı olacaktır ve NATO’dan bir kopuşu da beraberinde getirecektir. NATO meselesi zaten uzun bir süredir hep bir şekilde gündeme gelir. Türkiye NATO’dan da koparsa artık Batı’yla hiçbir organik ilişkisi; gerçek anlamda, sahici organik ilişkisi kalmamış olur. Bu Türkiye’nin kaldırabileceği bir şey midir? Açıkçası çok emin değilim. Çünkü Türkiye uzun bir süre, Soğuk Savaş’tan beri bütün savunma sistemini NATO ekseninde hayata geçirdi. Savunma sanayiini, stratejilerini, her bir şeyini… Tabii çok şey değişti Soğuk Savaş’tan bu yana. Ama bu perspektifin, bu geleneğin kolay kolay kenara atılamayacağını düşünüyorum. Tabii ki bunu yapmak isteyenler var. Değişik dönemlerde de bu dile getirildi. Yapılsa iyi mi olur, kötü mü olur? Açıkçası yapılabilir olduğunu sanmıyorum. Ama eğer Türkiye NATO ve başka bu tür yerlere bağımlı kalmadan kendi savunmasını kendi başına sürdürebilecek bir ülke olabilse çok ideal olur. Fakat Türkiye bu idealin çok ötesinde bir yerde duruyor bence. Eğer şu anda NATO üyeliği olmazsa, Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinin –en azından tek başına ona baktığımız zaman– bambaşka olacağını söyleyebiliriz.

Anti-emperyalizm aldatmacası

Şöyle bir husus var: Son yaşanan olaydan sonra iktidar sözcüleri ve onlara destek veren çevreler bir anti-Amerikancılık ve anti-emperyalizm perspektifini dillendiriyorlar. Bu sahici bir şey değil. Tamamen konjonktürel bir şey. Hele Trump hakkında söylediklerinin, bugün söylediklerinin hiçbir inandırıcılığı yok. Çünkü AKP iktidarı ve onun destekçileri Hillary Clinton’a karşı belli bir aşamadan sonra net olarak Trump’ı desteklediler. Ve kazanınca da zafer ilan ettiler. Çok sevdiler Trump’ı. Çünkü Hillary Clinton en azından Demokrat Parti’nin birtakım geleneklerine bağlı kalarak Türkiye’deki otoriterleşme eğilimlerini, temel hak ve özgürlük ihlâllerini, hukuk devletinden uzaklaşmayı vs. gündeme getirebilirdi. Böyle bir risk vardı. Ama Trump’ın böyle bir derdi olmadı. Kendisinin de zaten o anlamda baktığımız zaman denge ve denetleme mekanizmalarından şikâyetçi olduğunu görüyorlardı ve bu anlamda Trump’la Türkiye’de AKP-Erdoğan iktidarının işinin kolay olacağını düşündüler. Uzun bir süre böyle gitti. Ama belli bir yerde, beklenmedik bir yerde iş krize dönüştü.
Dolayısıyla burada yaşanan, burada söylenen, itirazlar dile getirilen şeyleri bir anti-emperyalizm, anti-Amerikancılık olarak görmemek lazım. Yakın zamana kadar “Hiç olmadığımız kadar yakınız” lafını, Trump’ın ettiği lafı manşetlere çıkartan, sürekli dolaşıma sokan, en son NATO krizinde Trump’ın Erdoğan’a övgülerini de iyi bir şey olarak bize pazarlayanların şimdi kalkıp Amerika eleştirmelerinin bir inandırıcılığı yok.

Asya’da arayışlar

Peki yerine ne koyabilir? Diyelim ki Türkiye ABD’den uzaklaşıyor; yerine ne koyabilir? Rusya, Çin, bütün bunların hepsi âfâkî şeyler. Tabii ki yapılabilecek birtakım ekonomik işbirlikleri olabilir. Ama bunların hiçbirisi Türkiye’nin uzun zamandır kendisine çizmiş olduğu batılılaşma perspektifini sunabilecek yerler değil. Türkiye bu batılılaşma perspektifinden tamamen kopma noktasına kolay kolay gelebilecek bir ülke değil. Belki ileride gelir, ama şu aşamada böyle bir noktada olduğunu sanmıyorum. Tabii ki insanlar birtakım öfkelerle, birtakım ideolojik nedenlerle, politik nedenlerle Batı’ya karşı laf edebilirler, kızabilirler, onları boykot edebilirler, şu olabilir bu olabilir; ama Türkiye’de toplumun büyük bir kısmının yönünün Batı olduğunu, öteden beri Batı olduğunu biliyoruz. Bunun değişmesi kolay kolay mümkün olamayacaktır. Öte yandan Rusya ve Çin ve belli ölçülerde Hindistan’ın da Türkiye’ye sunabileceklerinin çok sınırlı olduğunu görmek lazım.
Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, bazı insanlar yaşanan sıkıntıları aşmak için Körfez ülkelerine bile bel bağlayabiliyorlar. Ama orada da birtakım hüsranlarla karşılaşılıyor. En son gördük, Katar’dan şikâyetleri gördük iktidara yakın medyada. Katar’ın el atmadığı, Türkiye’ye yardıma gelmediği, halbuki Türkiye’nin Katar’ın yardımına gittiği yolunda şikâyetler var. Her ne kadar Katar Prensi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı aramış olsa da oradan Türkiye’nin yarasına merhem olacak yardımın, desteğin gelebileceğini ya da Kuveyt’ten gelebileceğini düşünmek çok gerçekçi değil. Ama oralara bile bakıldığı oluyor.

AB’ye dönüş mümkün mü?

Geride tek gerçekçi alternatif olarak Avrupa Birliği kalıyor. Zaten krizle beraber, ABD’yle yaşanan krizle beraber Avrupa daha fazla telaffuz edilir oldu. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da bunu açık açık yaptı. Avrupa’dan da çok olumlu mesajlar geldi Türkiye’nin bu yaşadığı kur krizine karşı — Almanya’dan özellikle. Peki Türkiye AB’ye tekrardan yönelebilir mi? Keşke olsa. Keşke Türkiye AB çıpasını hiç kaybetmeseydi. Tabii Avrupa’nın da yaptıklarını hesaba katmak lazım bu noktada; ama Türkiye’nin Avrupa perspektifini hiç kaybetmemesi çok iyi olurdu.
Ama gelinen bu noktada Türkiye’nin tekrar AB perspektifine girmesi, tam üyelik perspektifine girebilmesinin maalesef imkânı yok gözüküyor. Çünkü Avrupa için her şeyden önce hukuk devleti, çoğulcu bir sistem, kuvvetler ayrılığı gibi hususlar geliyor. Bu konuda Türkiye çok geriledi. AB’den tam üyelik takvimini aldığı tarihten bu yana sürekli bir gerileyiş içerisinde. Bunun tekrardan başa sarılabilmesi, tekrardan o demokratikleşme yoluna gidilebilmesi teorik olarak tabii ki mümkün.
Ama şunu da biliyoruz ki Avrupa’yı yönetenler şu anda Türkiye’yi yönetenlere bu konuda güvenmiyorlar. Türkiye’nin bu otoriter sistemden tekrar çoğulcu demokratik sisteme geçmesini belki temenni ediyorlardır; ama bunun gerçekleşebileceğini herhalde onlar da sanmıyordur. Şahsen ben de şu hâliyle Türkiye’nin böyle bir şansının olduğunu, şu verili durumda olduğunu görmüyorum. Ülkeyi yönetenlerin Türkiye’yi böyle bir yere; tekrar demokratik, çoğulcu demokratik, kuvvetler ayrımına riayet eden, denge-denetleme mekanizmalarına sahip bir hukuk devletine döndürme niyetleri olacağını sanmıyorum. Niyetleri olursa yapma imkânı belki olabilir.

Güven sorunu

Ama şöyle bir husus var: Birtakım sözler verilebiliyor — ileri tarihlere yönelik olarak. Ama şu anda acil olan ekonomik sorun var. Burada borçları döndürebilme ihtiyacı var. Bunun giderilmesi için her türlü katkıya açık birtakım, tutulmayacağı belli olan, tutulmayacağı yolunda çok güçlü işaretler olan diyelim –biraz yumuşatalım– vaatlerle, Avrupa’yı yönetenlerin, önde gelen yöneticilerinin Türkiye’ye tekrardan birtakım ekonomik yardımlar yapacaklarını açıkçası sanmıyorum. Bunu Türkiye aslında yapabilir. Türkiye tekrardan Batı’ya, AB’ye –ki AB’nin önde gelenlerinin şu anda Trump’la da çok ciddi sorunlar yaşadıklarını biliyoruz; çeşitli nedenlerle, siyasî nedenlerle, ekonomik nedenlerle–, dolayısıyla Trump’tan şikayetçi olan bir Türkiye’nin AB ile beraber yapabileceği çok şeyler olabilir; ama Türkiye’nin öncelikle tekrardan Avrupa kulübüne dahil olabilmesi için, dahil olabilme ihtimalini yakalayabilmesi için, demokratikleşme konusunda çok ciddi adımlar atması, en azından geriye dönmesi gerekiyor. Bunun olabileceğini sanmıyorum.
Tahminimce olacak olan, Trump’ın bir şekilde bu ısrarından, Ankara’yı cezalandırma ısrarından vazgeçmesini sağlayacak birtakım girişimler gündeme gelecek ve bir süre sonra eğer bir şekilde işler yoluna girerse, hasar olabildiğince azaltılarak tekrar ABD’yle hiçbir şey olmamış gibi yola devam edilmek istenecektir. Bu ihtimal var mı? Trump gibi bir yöneticiyle böyle bir ihtimalin olduğunu düşünüyorum. Ama ortada hâlâ S400’ler gibi çok ciddi bir mesele var, F35’ler gibi bir mesele var. Fethullah Gülen’in ABD’de yaşıyor olması gibi bir mesele var. ABD’nin Türkiye’den talep ettiği birtakım kişilerin serbest bırakılması, kendi vatandaşları ya da kendi kurumlarında çalışan Türk vatandaşları meselesi var. Dikkat ederseniz ABD, Türkiye’deki hukuk devleti sorununu kendi vatandaşları söz konusu olduğu zaman hatırlıyor. Onun dışında Türkiye’de hukuk devletinden uzaklaşmanın sonucunda yaşanan bir yığın hak ihlali konusunda ABD’nin ses çıkardığını görmüyoruz, öyle bir durum var.

Tek seçenek Batı

Evet, toparlayacak olursak, Türkiye’nin Batı’dan başka bir seçeneği olduğu kanısında değilim. Batı’nın dışında, Doğu’da bir alternatif aramaların göz boyamadan ibaret olacağı, Türkiye’ye zaman ve enerji kaybettirmekten başka bir işe yaramayacağı kanısındayım. Olabilecek en cazip alternatif olarak olan AB konusunda da Türkiye’den kaynaklanan sorunlar, ama aynı zamanda Avrupa’nın kendisinden de kaynaklanan sorunlar nedeniyle pek mümkün olacağa benzemiyor. Sonuçta Türkiye, Türkiye’yi yönetenler, bir şekilde Trump’la olan meselelerini belki zamana yayarak çözmeyi temenni etmekten başka bir şey yapamayacaklar, öyle görüyorum.
Bu arada da tabii iç kamuoyunu anti-Amerikanizm, Amerikan mallarını boykot gibi çağrılarla, anti-Amerikanizm ve anti-emperyalizm söylemleriyle oyalayacaklar. Ama yarın öbür gün durum tekrar değişip tekrar eller sıkıldığı zaman da siyasetteki o klasik “Dün dündür, bugün bugündür” meselesine dönmüş olacağız. Zaten son yıllarda özellikle AK Parti iktidarının dış politikada izlediği politikalara baktığımız zaman, 180 derece dönüşlere çok sık tanık oluyoruz. Muhtemelen ABD ile ilişkilerde de –ne zaman olur bilmiyorum ama– böyle bir dönüşe tanık olacağız. Tabii buradaki temenni sadece Ankara’nın değil, Washington’ın ya da sadece Erdoğan’ın değil, Trump’ın da birtakım geri adımlar atması olacak, Ankara’nın temennisi. Benim görüşlerim bu şekilde.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus