Transatlantik: Rahip Brunson krizi, Erdoğan’ın NYT yazısı, Türk ekonomisinin durumu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayanlar: Gamze Elvan & Şükran Şençekiçer

 

Merhaba, iyi günler. Transatlantik’le karşınızdayız. Bu hafta son anda çıkan önemli bir işi nedeniyle Gönül Tol aramızda olamayacak. Ömer Taşpınar şu anda Washington’da, onunla Türk-Amerikan ilişkileri ağırlıklı bir yayın yapacağız ve tabii ki krizi konuşacağız. Ömer, merhaba.

Ömer Taşpınar: Selam Ruşen.

Bu bir kriz artık. Değil mi? Buna “sorun” vs. demek zorlama olur sanki.

Taşpınar: Özellikle ekonomiye bakınca tabii ki kriz, ama aynı zamanda da Türk-Amerikan ilişkilerinde 70’li yıllardan bu yana en önemli kriz diyebiliriz.

Cumhurbaşkanı bir yazı yazdı, New York Times’da onun imzasıyla çıkan bir yazı. Bayağı açık, net bir yazıydı — ABD’den şikâyet eden ve Türkiye’nin başka seçenekler arayabileceğini vurgulayan bir yazı. Herhalde Türkiye ile ilgili çevrelerin satır satır okuduğu bir yazıdır. Nasıl tepkiler geldi? Nasıl bir etkisi oldu?

Taşpınar: Şimdi o yazının hedef kitlesini iyi anlamak lazım. Bir kere Türkiye’nin burada çalıştığı lobi şirketleri var ve bu lobi şirketleri Amerikan kamuoyunda Trump’ın dış politikasının çok popüler olmadığının farkında. Mesela Trump’ın Çin’le bir ticaret savaşına girmiş olması, AB ile ilişkilerinin kötü gidişi, NATO konusundaki çıkışları sadece Demokratları değil Cumhuriyetçileri de rahatsız ediyor. Dolayısıyla Türkiye gibi önemli, jeostratejik bir ülkeyle böyle bir krizin başlaması bir bakıma Amerika’da da rahatsızlık yaratır diye bence, o öngörüden yola çıkarak New York Times’a verilmiş bir yazı. Bence yazı geri tepti. Çünkü buradaki hava bu krizin bütünüyle Erdoğan’ın kendi ekonomiyi kötü yönetmesi nedeniyle çıktığı yönünde. Yani hiç kimse bu krizi Trump başlattı, Amerika yüzünden Türkiye ekonomisi bu yere geldi yönünde düşünmüyor. Bir de o yazının diline baktığımda, yazı tehditkâr bir dille yazılmış. Türkiye’nin alternatifleri var diyor, size muhtaç değiliz diyor, gerekirse başka yöne bakarız diyor. Sanki bu ilişkide Türkiye’nin eli ABD’den çok güçlüymüş gibi bir tonda yazılmış. Tipik bir gövde gösterisi ve bir bakıma sert. Yani Amerika’ya haddini bildirme yazısı. Tabii ki buradaki hava Türkiye’nin ciddi alternatifleri olmadığı yönünde ve eninde sonunda bu gidişat devam ederse Türkiye’nin IMF’yle anlaşmak zorunda kalacağı yönünde.

Sen ne düşünüyorsun?

Taşpınar: Şimdi, ekonomiye baktığımızda, gerçekten gidişat –gerçi şu anda Türk lirasında bir durulma başlamış olsa da– Türkiye’nin krizi tırmandırması, mesela Trump’ın ekonomik politikalarına karşı Türkiye’nin de kendisinin ekonomik politikalar, yaptırımlar uygulamaya başlaması krizi tırmandırır. Dolayısıyla şu anda piyasaların istediği şey güven. Piyasalar güven arıyor. Ve bu güveni Türkiye’deki iktidar veremiyor. Siyasî mesajları milliyetçilik üzerine. Solda CHP’nin de yeterince bence bu konuda başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Türkiye’de iktidar da muhalefet de, ekonomik krizin tam olarak nereden çıktığınının analizini iyi yapamıyorlar. Yani sanki bu kriz bir Kurtuluş Savaşı, bir Haçlı Seferi, Amerika’nın Türkiye’yi batırma komplosu gibi algılanıyor. Bu nedenlerle Merkez Bankası’nın ilk yapması gereken şey olan faizleri artırma ve yeni bir bütçenin açıklanması, bu bütçedeki mali disiplinin ön plana konulması gibi şeyler, yani ilk akla gelen metotlar uygulanmıyor. Onun yerine hamasî bir söylem, “Yeni bir Kurtuluş Savaşı!”, “Bu bir darbe girişimidir!” şeklinde neredeyse, “15 Temmuz’da başaramadıklarını şimdi başarıyorlar” vb.. Bunlar dünyaya ve Türk ekonomisine güven vermiyor. Dolayısıyla gidişat bana göre böyle devam ederse büyük bir iflas gidişatı. Yani şirketlerin borçlarını ödeyememesi, bu şirketlerin borçlarını ödeyememesi sonucu bankacılık sistemi üzerine gelecek ciddi bir baskı, hele Amerika’yla bu şekilde devam ederse Halkbank’a gelecek çok daha büyük bir cezanın sistemi daha da sarsacak olması sonucunda Türkiye’nin mecburen IMF kapısına dayanması olacak. Ben de böyle düşünüyorum.

Bu arada biliyorsun AB ile ilişkilerde sanki daha bir yakınlaşma oluyor gibi. Merkel’in mesajları var, Türkiye’nin cevabî mesajları var ve Çavuşoğlu’nun tekrar “AB Türkiye’nin hedefidir” gibi çıkışları var. Buradan bir şey çıkma ihtimali olabilir mi? Çünkü biliyoruz ki Avrupa’nın zaten Trump’la yaşadığı ayrı bir sorun var. Bu anlamda Türkiye ile Avrupa arasında bir yakınlaşma sana realist geliyor mu?

Taşpınar: Türkiye’de işler ne zaman kötü gitse –ekonomik olarak veya siyasî olarak–, Türkiye AB’nin önemini tekrar keşfeder. Ve AB Türkiye için her zaman hem siyasî hem ekonomik bir çıpa oldu. Bu çıpa olmadan kolay kolay Türkiye reform yapamıyor. O nedenle tabii ki Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin düzelmesi gerekiyor. Fakat AB ile ilişkiler mucizevi bir şekilde düzelemez. Yani AB ile ilişkilerin yapısal sorunları var. Temelde Türkiye’deki gidişatın yarattığı sorunlar var Avrupa’yla ilişkilerde. Ben Merkel’in, Almanya’nın politikasını bir bakıma gayet rasyonel buluyorum. Çünkü Türkiye birçok Avrupa bankasına borçlu. Bu Avrupa bankaları da bir şekilde borçlarını geri alabilmek istiyorlar. Türkiye’nin ekonomik çöküntü içine girmesi Avrupa’nın çıkarına değil. Fakat buradan AB ile siyasî bir iyileşme çıkar mı? Buradan çok emin değilim. Türkiye Amerika’ya karşı milliyetçi bir savaş açmışken, Amerika’yı Avrupa Birliği’nden ayırıp AB bizim stratejik hedefimizdir diyecek mi? Yoksa New York Times’daki yazıda bence belirtildiği gibi, daha Avrasyacı, daha Çin-Rusya-Katar gibi yönlere mi gidilecek? New York Times’daki yazı bunlardan bahsetmiyordu; ama buradaki algılama –bence bu doğru–, Türkiye’nin birdenbire mucizevi bir şekilde Brüksel’le, Almanya’yla, Fransa’yla ilişkilerini düzeltemeyeceği ve alternatifi daha çok Çin gibi, Rusya gibi, İran gibi, Katar gibi ülkelerde arayacağı.

Peki Ömer, Brunson krizine bakalım tekrar — ekonomiyi tekrar ele alırız. Brunson’da biliyorsun itiraz edildi, itiraz yine reddedildi.  Daha üst mahkemeye tekrar başvuruldu. Bu olay böyle acayip, uzun bir şekilde sürüyor ve gerginliği iyice artırıyor. Ve Trump’ın Çarşamba günü bir şeyler, yeni birtakım yaptırımlar telaffuz etmesi söz konusu deniyordu. En son Ulusal Güvenlik Danışmanı’yla Büyükelçi’nin görüşmesinden bir şey çıkmadığı söyleniyor. Bu olay gerçekten şu anda Türk-Amerikan ilişkilerini en çok dinamitleyen unsur olarak önümüzde duruyor, değil mi?

Taşpınar: Evet, öyle. Şimdi, Amerika bir başkanlık sistemi. Başkan –her ne kadar biz takdir etmesek de, sevmesek de, dünya konusunda sorunları olsa da– Trump. Trump’ın istediği şeyler oluyor şu anda. Trump bu Brunson meselesinde kendisini aldatılmış hissediyor. Ve Türk heyeti de buraya geldiğinde geçen hafta, oradaki havadan belli ki Trump, Brunson serbest bırakılmadan herhangi bir şekilde yapıcı bir diyalog içine girmeyecek. Hatta şu anda belli oldu ki o heyete bir zaman verilmiş. Yani: “Bugünün sonuna kadar çıkmasını bekliyoruz bu rahibin ev hapsinden, bir uçağa bindirilip Amerika’ya getirilmesini istiyoruz” diye. Bu bir şart olarak getiriliyor Türkiye’nin önüne. Şimdi bunun şart olarak getirilmesi, rahibi bir şekilde daha da zor duruma sokuyor. Türkiye’yi de zor bir duruma sokuyor. Çünkü Türkiye bunu bir gurur meselesi, bir milli mesele hâline getirdi. Bu mesele çok daha kolay şekilde halledilebilecekken şu anda bir milli dava, milliyetçi dalgalanma, hele Türkiye’deki genelde misyonerlere karşı, Hıristiyanlığa karşı, Batı’nın etkisine karşı o yükselen yerli ve milli tepkiyi düşündüğünde maalesef bu rahibin işi, Amerika’nın politikası nedeniyle çok daha zorlaştı. Ben geçen hafta da bunu söyledim: Trump’la Erdoğan arasındaki bir yanlış anlaşma nedeniyle bir siyasî kriz ortaya çıktı ve ekonomik krizi tetikledi. Zaten ekonomik kriz ortadaydı, belliydi. Fakat bu tür bir siyasî gelişme iyice tetikledi. Ben artık kolay kolay Rahip Brunson’ın ev hapsinden çıkabileceğini, Türkiye’nin geri adım atabileceğini öngöremiyorum. Bu kriz çok daha kolay halledilebilirdi, ama bundan sonra halledilmesi için bir şekilde Trump ve Erdoğan arasındaki diyalog kanallarının tekrar kurulması gerekiyor. Bu da şu anda çok zor.

Ama burada hâlâ bu konuda bir beklentisi olanlar var. Sen beklemiyorum diyorsun. Ben de büyük bir ihtimalle çok zor olduğunu düşünüyorum, ama yine de üst mahkemeden bir şekilde karar çıkarsa, bu sonuçta Türk tarafının, Ankara’nın dile getirdiği yani bu bağımsızlığı üzerinden belki de olayların çözümünü kolaylaştırabilir. Yani diyelim ki bir şekilde Brunson tahliye edilir, yurtdışına çıkış yasağı kalkarsa işler düzelecek mi?

Taşpınar: Tabii ki işlerin düzelmesine faydası olur. Yani Türk-Amerikan ilişkileri birdenbire mucizevi şekilde işler düzeldi şeklinde algılanamayacak bir şekilde bozuk. Yani Brunson sadece aysbergin görünen ucuydu. Ortada daha ciddi, tabii ki Brunson’ı aşan, çok daha ciddi sorunlar var bu ilişkide. Fakat şöyle bir mesele var: Türkiye’de yargı bağımsız değil, Amerika bunu biliyor. Sadece Amerika değil, bütün dünya biliyor Türkiye’de yargının bağımsız olmadığını. Dolayısıyla Türkiye şimdi, “Bir üst mahkeme buna baktı ve karar verildi ki bu adam artık serbest bırakılabilir” dediğinde, Türk yargısı buna karar verdi demeyecek dünya veya Amerika. Ne diyecekler? Tayyip Erdoğan pes etti diyecekler. Tayyip Erdoğan nihayet anladı ki Amerika’yla bilek güreşini kazanamıyor diyecekler. Dünyanın algılaması bu, algılama da kendi gerçeğini yaratıyor. Bugün kimse, CHP’nin de bunu bilmesi gerekiyor, “Türkiye’de yargı bağımsızdır” diyecek bir konumda değil. Dolayısıyla bu rahip serbest bırakılırsa, bu teknik, hukukî, adlî sürecin sonucu değil; Türkiye’nin siyaseten pes etmesi anlamına gelecektir. O nedenle Tayyip Erdoğan buna kolay kolay yanaşmayacak ve o nedenle de bu kriz bence kolay kolay atlatılamayacak.

Peki, burada şimdi ABD’nin getirdiği yeni vergi artırımı oldu alüminyum ve çelikte. Türkiye de biliyorsun ona cevaben birtakım ürünlerde vergi artırımına gitti, öte yandan THY başta olmak üzere bazı şirketler Amerika’da reklam vermeme kararları aldı — bir tür boykot, zaten bir boykot çağrısı da var Cumhurbaşkanı’nın biliyorsun, elektronik ürünlerine karşı, Amerikan ürünlerinin kullanılmaması yolunda. Bir diğer olay, F-35’ler olayı artık iyice askıya geldi. Bu böyle karşılıklı sürekli her iki taraf da birbirine –tabii birisi çok daha güçlü– cezalandırırcasına bir şey yapıyor. Bunlar nerede, bir yerde bitecek mi ve bunların telafisi nasıl olabilecek?

Taşpınar: Şimdi, Türkiye’nin Amerika’ya ekonomik yaptırımlar getirmesi, bir dönem Don Kişot’un yeldeğirmenlerine savaş açması gibi bir şey. Amerikan ekonomisi şu anda Çin’le meşgul ve Çin’le çok etkili bir ticaret savaşı yaşıyor, buna rağmen Amerikan borsası tarihinin en yüksek yerinde, Amerika yüksek bir hızla kalkınmaya devam ediyor, Amerika’nın ekonomik göstergeleri son derece sağlam, enflasyon düşük. Yani Amerika Çin’le bir ticaret savaşına girdiği zaman bile –ki düşünün, Çin ne kadar büyük bir pazara sahip, ona rağmen– hiçbir şey yaşamıyor. O yüzden Türkiye’nin ekonomik açıdan Amerika’nın canını acıtma gibi bir şansı, gücü yok; ama ne var? Türkiye’nin jeostratejik önemi var. Türkiye, AB’yle ekonomik ilişkilerde daha ön planda, Amerika’yla ilişkilerde ekonomik açıdan çok daha geri planda. Ama Amerika’yla ilişkilerinde jeostratejik açıdan belirli avantajlara sahip. Şimdi Türkiye gerçekten Amerika’yla köprüleri atmaya ne zaman karar verir? Bence şu anda kavga etmek istemeyen iki ülkenin dalaşını yaşıyoruz, iki ülke de aslında bunu çok fazla tırmandırmak istemiyor. Ne zaman tam olarak tırmandırmaya karar vereceklerini anlarız? Büyükelçiler çekilir ve İncirlik’in kapanması söz konusu olursa.

Ama Amerika’nın zaten büyükelçisi yok.

Taşpınar: Yok, ama Türkiye büyükelçisini çeker ve İncirlik’in üç aya kapanacağını bildirir, hatta Malatya’daki Kürecik üslerinin bile sorunlu olduğunu anlatır ve NATO’yla ilişkilerinde daha ciddi sorunlar yaşar, F-35 projesi askıya alınır, Amerika Halkbank’a 20, 30, 40 milyar dolarlık bir ceza getirir, o zaman bahsettiğimiz ekonomik savaş aynı zamanda bir jeostratejik savaşa da dönmüş olur. Ben oralara gelineceğini çok tahmin etmiyorum, bir şekilde İncirlik kapanmadan Türkiye bu krizi atlatmak zorunda kalacak; çünkü Türkiye’nin şu anda gidişatı eğer böyle devam ederse –biraz kötümserim bu konuda– IMF’ye doğru gidiyor. IMF nedir? IMF, Amerika’nın en büyük kotaları verdiği, en büyük ekonomik parayı sağladığı ve veto hakkına sahip olduğu bir yerdir. Türkiye hiçbir ekonomik krizinde IMF’ye muhtaç kaldığında Amerika’yla jeostratejik bir savaş içinde değildi. Yani IMF’ye gidip Amerika’yla savaş içinde olmak, ekonomik savaş içinde olmak gibi lüksü yok Türkiye’nin. O yüzden Türkiye IMF’ye dayanacaksa, yani Türkiye’nin Çin, Rusya, Katar gibi alternatifleri yoksa ve ekonomik gidişat Türkiye’yi IMF’nin kapısına getirecekse, Türkiye İncirlik’i kapatmamak zorunda.

Peki Ömer, Cumhurbaşkanı’nın New York Times yazısına dönecek olursak şöyle bir husus var: “Başka alternatifler arayabiliriz” olayını sen bir “gözdağı” olarak tanımladın, “tehdit” olarak tanımladın; ama şunu da biliyoruz ki Batı’da zaten Türkiye’nin artık Batılı olmadığını, Batı’nın kurumlarından tam olarak çekilmesi gerektiğini savunan sesler de var. Mesela en son gözüne çarpmıştır, Wall Street Journal’da Bernard Lewis bir yazı yazdı –ne kadar önemli birisidir herkesin bakışı ayrıdır tabii, Fransız yazar– yazısı şöyle bitiyordu: “Türkiye’nin artık NATO’dan çıkarılması zamanı geldi” diye. Mesela Wall Street Journal’da bir Fransız’ın yazısında bunlar açık açık telaffuz edilebiliyor. Böyle bir husus da yok mu? Yani Türkiye, “Ben Batı’yla koparım, ABD’yle koparım” derken, bir tarafta, “Zaten Türkiye bizim yanımızda olmaması gereken bir ülke” diyenler de var, yani böyle garip bir durum yaşamıyor muyuz?

Taşpınar: Kesinlikle. Fransız bir felsefeci, entelektüel, filozof Bernard Lewis’i bir köşeye bırakalım; Beyaz Saray’da Ulusal Güvenlik Danışmanı olan John Bolton, FOX TV’ye konuştuğunda, Türkiye gibi bir ülkenin NATO’da yeri olmadığını söyleyen, bunu ima eden sözler kullanmıştı. “NATO’nun ne kadar başarısız olduğunu gösteriyor” diyordu. Dolayısıyla Bolton, çok sağlam Erdoğan düşmanı ve Türkiye’nin İslamcı bir yönde, İran yönünde gittiğini düşünüyor, bunu söyleyen kişi, Wall Street Journal’da yazısı çıkan birisi değil; Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı. Dolayısıyla Amerika’da şu anda neo-conların da zaten uzundur söylediği bir şey yaşanıyor: “Türkiye’yle bir dönüm noktasındayız, bir ayrım noktasına geldik” deniyor. Şimdi buna karşı hâlâ Pentagon’da, Dışişleri Bakanlığı’nda, “O kadar çabuk değil, o kadar da kolay değil” diyen sesler var. Beyaz Saray önemliydi burada. Beyaz Saray’da artık Trump ve Pence neo-conlara daha yakın düşünüyorlar gibi geliyor; ama hâlâ işin içinde bir askerî boyut var, hâlâ işin içinde Pentagon var, hâlâ işin içinde ulusal çıkarlar var, İncirlik var. Dolayısıyla kolay kolay ben Türkiye’yle Amerika’nın bu bir nevi restleşme işine gireceklerini düşünmüyorum. Fakat şurası gerçek; Türkiye’de çok ciddi bir milliyetçi bir patlama var. Bu milliyetçi patlama, seninle uzun zamandan beri konuşuyoruz, bana göre Avrasyacı bir yöne doğru gidebilir; çünkü Türkiye’de demokrasiden uzaklaşıldıkça ve otoriterleştikçe –hele askerle Erdoğan arasında temelinde bana göre anti-Amerikanizm üzerinden kurulmuş ve temelde Batı’ya Kürt meselesinde, Fethullah Gülen meselesinde son derece antipatik bakan bir bakış açısı olduğunda– böyle bir krizin gelmesi kaçınılmazdı. Fakat Türkiye’nin en büyük avantajı nedir? Türkiye’nin en büyük avantajı ekonomisinin Batı’ya bağlı olması; yani Türkiye’nin bir petrol yok, bir doğalgaz yok, bir altın yok, müthiş bir tarım potansiyeli yok. Yani Türkiye bir Brezilya, bir Güney Afrika, bir Suudi Arabistan, bir Rusya değil; Türkiye dış yatırıma muhtaç, küreselleşmeye muhtaç bir ülke ve pazarı hâlâ AB. Şu anda konuştuğumuz en gerçekçi senaryo AB senaryosu, diğerleri gerçekçi senaryolar değil. Siyaseten gerçekçi olabilir, Erdoğan bu tür fantaziler kurabilir — ki bence siyaseten de orada bir duvara toslayacaktır; çünkü Putin sonuçta Türkiye’ye milyarlarca dolar verecek bir ülkenin lideri değil, Rusya böyle bir ülke değil, Katar böyle bir ülke değil, Suudi Arabistan’la zaten ilişkilerimiz ortada. Dolayısıyla Türkiye’nin tek alternatifi bir şekilde tekrar AB yönüne girmektir, burada da ümit ediyorum ki jeostratejik ilişkiler ve Pentagon’daki o önemli lider James Mattis yani Pentagon’un başındaki asker, Türkiye’yi iyi anlayan, Türkiye’nin jeostratejik önemine vakıf ve de Trump üzerinde hâlâ bir etkisi olduğunu ümit ettiğimiz James Mattis, belki bir ümit kaynağı olabilir.

Ömer, son olarak şunu sorayım — tabii çok şey değişti, bundan 15 yıl önce diyelim benim de oralarda, Washington’da olduğum zamanlardaki bu düşünce kuruluşlarının ve diğer uzmanların, Türkiye’yle ilgili uzmanların bir kısmı hâlâ yerlerinde duruyor, ama hemen hemen hepsinin Türkiye’ye bakışının çok ciddi bir şekilde değiştiğini görüyorum. En son Steve Cook galiba, Türkiye’ye yönelik çok sert birtakım analizler yapıp duruyor — öteden beri yapıyordu da, son günlerde iyice artık bunu yapıyor. Orada Türkiye’yi hâlâ her şeye rağmen savunan diyeceğim, ama savunmak tam doğru bir laf olmayabilir, daha “Bardağın dolu tarafı da var aslında” demeye çalışan kimse kaldı mı?

Taşpınar: Var, var böyle isimler var. İsim vermek istemiyorum şu anda; ama hâlâ belli başlı think tank’ler içinde şunu söyleyenler var: “Türkiye sadece Erdoğan değil” diyenler var. Yani “Erdoğan’dan ibaret zannetmeyin, bu köklü geleneği olan, devlet geleneği olan, önemli jeostratejik olan bir ülke. Erdoğan bugün var, yarın yok. Türkiye’yle ilişkilerimizi sadece Erdoğan’a endekslemeyelim” diyenler var. Ama maalesef bu bakış açısı bir idealizm belirtisi, bir idealizm haresi, çünkü gerçeklerle başbaşa kaldığımızda Erdoğan’ın aslında ne kadar güçlü bir şekilde Türkiye’ye hâkim olduğunu görebiliyoruz ve hayaller âleminde bir seçime gittik, zannettik ki Erdoğan bu seçimleri kaybedebilir, CHP kazanabilir veya yeni bir koalisyon gelebilir, o gerçek ortaya çıkmıştı, Erdoğan seçimleri kazandı ve Erdoğan’ın aslında usta bir siyasetçi olduğu da belki de bu tür ekonomik krizleri öngörüp, seçimleri öne almasından da anlaşılıyor. Seçimler eğer bugünkü şartlarda yapılıyor olsaydı farklı bir Türkiye’ye gidebilirdik; ama Erdoğan Türkiye’nin gerçeği. Bana göre Amerika da, Avrupa da, dünya da daha beş yıl en azından Erdoğan’la gidileceğinin farkında. Dolayısıyla bu bahsettiğimiz idealizm, “Türkiye sadece Erdoğan’dan ibaret değildir” dendiğinde, Amerika’da bir sürü realist, gerçekçi, real politik kişi, “O zaman nerede alternatif?” diyorlar.

Evet, hep dönüp dolaşıp aynı yerde bitiyor tartışmalar diyelim. Evet, Ömer noktayı koyalım; bu hafta Gönül yoktu. Haftaya yayın yok, çünkü bayram var, bayram arası veriyoruz bayramdan sonraki çarşamba tekrar Transatlantik’te karşınızda olacağız. Ömer Taşpınar’a çok teşekkürler, izleyicilerimize de çok teşekkürler ediyoruz, iyi bayramlar diliyoruz. İyi bayramlar Ömer size de.

Taşpınar: Sana da, size de.

Sağol.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus