Tüp bebeğin bilimsel babası Jacques Testart: “Transhümanizm çocukça bir ideolojidir”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Transhümanizm: İnsanî performansların iyileştirilmesi için bilimsel ve teknik keşifleri teşvik eden hareket.

2045’te, yapay zekâ insan zekâsını aşmış olacak. Kendilerini sonsuza kadar iyileştirebilen son derece kusursuzlaştırılmış programlar, insanlığın bütün sorunlarını halledebilecekler — başta ölüm olmak üzere. Öyleyse, sonunda, genetik bakımdan iyileştirilmiş ve teknolojik şekilde çoğaltılmış insan-sonrası (le post-humain), tamamına ermiş telakki edebilecek kendini. Uzun zaman boyunca hafif meczupluğuna hükmedilen, fakat söylemi bugün gitgide daha fazla yaygınlaşan akımın, transhümanizmin vaadi bu. Gazeteci Agnès Rousseaux ile beraber yazdığı, “İnsaniyet Pahasına” (Au péril de l’humain, le Seuil) başlıklı kitapta, ilk tüp bebeğin bilimsel babası Jacques Testart, böyle bir ideolojinin dünya üzerinde doğurabileceği geriye döndürülemez sonuçlardan kaygılanıyor.
Erwan Cario’nun yaptığı ve 16 Ağustos 2018’de Libération’da yayınlanan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

Jacques Testart

Transhümanizmin nüfuzu niye artıyor?
İster genetik etrafında olsun, ister beyin ya da yapay zekâ konusunda, teknobilimin olağanüstü yenilikleri üzerinde serpilip gelişen bir ideoloji bu. Zamanın başlangıcından beri beraberimizde sürüklediğimiz bütün eski efsanelerin, ölümsüzlüğün, üstün zekânın ya da yenilmez kahramanın gerçeğe dönüşeceğine inandırmak için epey fantastik dalgalar var. Çocuksu düşlerden, çocukça bir ideolojiden başka şey değil bunlar.

O efsaneler arasında, ölümü yenme efsanesi de var. Buna karşı tavır almak biraz zor değil mi?
Bunun mümkün olmadığını göstererek akılcılıkla tavır alınabilir en azından. Felsefî bakımdan bunun temenni edilesi olmadığı da gösterilebilir. Ölümsüz olmak ne demek? Sürekli sıkıntıdan patlamak! Hatta yatakta kalmak gerektiğine inanıyorum. Hareketsizliktir bu; bekleyiştir, can sıkıntısıdır elbette! Ama bunu benden daha iyi dile getiren başkaları oldu. Yapılabilirlik bakımından, bunun imkânsız olduğunu gösteren bir sürü unsur var. Bunun eli kulağında olduğu, üç yüz yıl yaşayacak çocukların doğmuş olduğu söyleniyor bize. Bunun teknolojilerinin şimdiden var olduğu anlamına gelir bu. Fakat bu vaizlerimiz ölümsüz bir fare yaratmışlar mı? Ölümsüz bir sinek?
Hem sonra, ABD’de, İngiltere’de ve Fransa’da sağlıklı yaşam süresinin azalmakta olduğunun iyi farkına varmak gerek. Ölümsüzlüğü de tam bu sırada öneriyorlar bize. Bir şeylerin aksadığı kesin! Bir dolu yeni hastalığımız, hormon bozucularımız, yeni virüslerimiz ve gelişmekte olan tüm müzmin hastalıklarımız var. Dolayısıyla uygarlığımız doğrudan kapitalizmin ifratına bağlı bir gerileme yaşarken, yine bu kapitalizm tarafından üretilen yeni teknolojiler sayesinde her şeyi aşacağımız söyleniyor bize.

Tipik bir dini söylem bu…
Eski bilimci strateji bu. Claude Allègre bunun önemli bir temsilcisiydi. İklimin düzeni mi bozuluyor? Mühim değil, bunu düzeltecek makinalar icat ederiz. Sorunlara yol açan sistemin bu sorunları onarabileceğine inandırılıyoruz. İnanılır bir şey değil bu. Gerçekten de din gibi biraz. Zihinlerde gitgide yayılsa bile, Fransa’da gerçekten yer etmiş değil henüz. Beş yıl önce, transhümanizm dendiğinde herkes dalga geçerdi. Bugün, bunu benimseyen çok insan var. Üstelik inanmak da gerekiyor buna, çünkü hiçbir şeyin kanıtı yok.

İlk tüp bebeğin kökeninde olmanızla tanınıyorsunuz. Bu “ilerleme”lere karşı çıkmanız çelişik değil mi?
Bu soruya ne kadar alışık olduğumu tahmin edersiniz. Yapay döllenme, çocuk yapamayan kimseler için bir müdahaledir. 1982’de, bir aile kurma imkânını normal kılmak söz konusuydu. Bu çerçeveyi aşmıyordu, ısmarlama bebek yapmıyorduk. Dört yıl sonra, bu tekniğin bir süre sonra “daha iyi kalitede” bebekler yapmayı mümkün kılabileceğinin farkına vardığımda, “Saydam Yumurta”yı (l’Œuf transparent) yazdım. En uygununu seçmek için embriyolar arasında ayıklamaya gidilebileceğini açıklıyordum. Sonunda bunu İngilizler icat ettiler ve “yerleştirme öncesi genetik teşhis” adı veriliyor. Buna karşı kavga verdim ve vermeye devam ediyorum. Öyleyse evet, insanların kısır kalabileceği, çünkü doğanın böyle olduğu söylenebilir bana. Ama böyle bakarsak, tıp icat edilmezdi, ilaçlarımız ve aşılarımız olmazdı… Ben böyle görmüyorum olayı. Ben, insanların iyi, sağlıklı bir yaşam sürebilmelerini ve buna değmesini, yaratıcı olabilmelerini isterim.

Testart, 24 Şubat 1982’de Fransa’da doğan ilk tüp bebeğin ardındaki isimlerdendi

İster bilişimde olsun ister genetik, robotbilim ya da biyolojide, transhümanist ideoloji günümüz araştırmalarını insan-sonrası’na bu derecede yönelecek kadar nasıl etkiledi?
Ben meseleyi tersten alırdım. Transhümanizmin herhangi bir şeyi yönettiğine inanmıyorum. Bilimlerin devamlılığı ve ilerlemesiyle bizi transhümanizm diye adlandırabileceğimiz bu hâle sürükleyen, araştırmalardır. Yani bilimin istenci hâkim olmaktır. Elbette doğaya hâkim olmak; ama insana da hâkim olmak. İnsana hâkim olmak ise, transhümanistlerin hedefidir. Dolayısıyla bu bilimsel ilerlemenin düşünülmüş olması gerekir; ama kesinlikle bizzat bilim insanları tarafından değil. Dolayısıyla illâki bilimin demokratikleşmesine geliyoruz; ki bu da içinde yer aldığım Yurttaş Bilimleri (Sciences citoyennes) derneğinin konusu.

Ama, bu yüzden, dilediğinizi belirttiğiniz bilimin bu demokratikleşmesi çerçevesinde ne araştırılıyor? Şayet yurttaşlar karar veriyorlarsa, insan-sonrası’na doğru gitmeyi seçemezler mi?
İmkânsız değil bu; ama olacağını zannetmiyorum. 2002’den beri, yurttaş konferanslarının usûlleri üzerine çalışıyorum. Dünyada bu tipte konferanslar üzerine yürütülen bütün araştırmalar çarpıcı sonuçlara varıyor. Bu konferanslara katılan insanlar kurayla tespit ediliyorlar; muhtelif profilleri var; farklı çevre, yaş, cinsiyet ve meslekten. Görüşlerinin siyaseten göz önüne alınacağından emin oldukları takdirde, üzerlerinde bir misyonun sorumluluğunu hissediyorlar sonunda. Bir yandan, bunun çok zekice olduğu gözlemleniyor; uzmanların ve siyasetçilerin aklına gelmemiş olan bir sürü yeni fikirler bulunuyor. Öte yandan cömert ve diğerkâmca fikirler bunlar; Üçüncü Dünya’yı, gelecek kuşakları, vb. göz önüne alıyorlar. Uzağı düşünüyorlar. Onları bu koşullara koyduğunuzda, geçici ve olumlu bir nevi dönüşüm oluyor. Bir nevi simya oluşuyor; kolektif zekâ ile empatinin/hemdertliğin bir karışımı.

Yani insaniyeti artıran demokrasi…
Tam olarak! Hakiki demokrasi, insan-sonrası’nı ilginç kılma olanağı sunuyor!

Bu hafif umut esintisine rağmen, kitabınız epey…
…kötümser…

…Hatta kıyametimsi.
Evet. Yeryüzü infilak etmiyor yine de! Bugün kavradığımız haliyle dünyadan bahsediyorum; doğasıyla, insanla ilişkileriyle. Her gün hayran kalınabilen bu dünya. Mesela bir kediye baktığınız zaman. Benim için bir kedi, kusursuzluktur. Harika bir hayvandır. Bu zarafette, aynı zamanda da bu mesafelilikte olan, adeta hor gören bir hayvan… Bir arıya bakarsanız, aynı şeydir. Doğa beni hayranlığa sevk ediyor. Dünyanın sonu, bütün bunların ortadan yok olması demek. Şimdiden tespit ediyoruz bunu. Yirmi yılda böceklerin yarısının yok olduğu görülüyor. İnsanlık düzeyinde de görülüyor bu; teknolojinin teşvik ettiği davranışlarda, insanların başkalarıyla ilişkilerinin nasıl değiştiğinde. Ahaliyi çocuklaştırmakla, sorumsuzlaştırmakla, durmadan doğru davranışı dayatan “uzmanlar”ın insafına maruz bırakarak ona özerkliğini kaybettirmekle meşgulüz.
Benim farkettiğim ise, sık sık karşımıza çıkan 2045-2050 tarihlerinin, hem transhümanistler tarafından tekillik için, makinanın insandan zeki olacağı o an için verilmesi; hem de GIEC [İklimin evrimi üzerine hükümetler arası uzmanlar grubu, Fr. Ed. N.] gibi başkaları tarafından hayatın tahammül edilmez olacağı ekolojik felaket durumlarının yaşanacağı dönem olarak verilmesi. Çocuklarımız tüyler ürpertici bir dönem yaşayacaklar.

Transhümanizm, doğayı “iyileştirmek” isterken, aslında bizzat milyonlarca yıldır süren evrimin mekanizmasına hücum ediyor…
Gerçekten de evrimin ve bu evrim üzerine tutunuvermiş olan uygarlığın mahvedilmesine çalışılıyor. Doğa, çoğu kusursuz biçimde yerinde olan varlıkları yarattı ve bunların her birinin yerine ihtiyaç var. Çeşitlilik fuzuli bir sözcük değil; çeşitliliğin ortadan kalkması çok vahim. Bunu sadece bir kriz gibi, 21. yüzyılın krizi gibi telakki etmek feci. Ve de 22. yüzyılda bir başka kriz olacağını düşünmek. Olay bu değil. 21. yüzyıl kendinden önceki her şeyden kopuyor; tüm evrimden de. Hiçbir şeye hâkim değiliz! Mesela genetiği alırsak: Türleri mahvedebiliyoruz, katil genler koyabiliyoruz; fakat genetik bakımdan değiştirilen türlere hâkim olamıyoruz; yani manipülasyonlarımızın arzu edilmeyen sonuçlarına engel olamıyoruz.

“Ateşle oynamak” ya da “büyücü çıraklığı” gibi deyişleri tekrar güncelleştirmek istiyorsunuz.
Özellikle biyolojide, halihazırda canlıyı değiştirmek için çalışan transhümanistlerin ne kadar azının bunun sonuçlarının farkında olduğunu görünce hayret ediyorum. Mesela DNA’ya bir harf ilave etmek için. Bugün dört harf var, bir harf daha eklemek istiyorlar. Ne yapmak için peki? Ne olacağını görmek içinmiş! Hakikaten bir büyücü çırağı dalgası bu. Daha önce nanoteknolojilerle de yaşamıştık bunu. Bu yapılan, yani “görmek için” şeylerin değiştirilmesi, yeni bir şey. Amacı, yöntembilimi, deney seyrini açıklayan bir protokolün izlenmesi gereken modern bilimle ortadan yok olmuş olan bir büyücü dalgası bu. Üstelik sonuç, öngörü nazarında gözlemleniyordu. Bugün ise aksi; önce manipülasyon yapılıyor, sonra da bunun neye yol açtığına bakılıyor. İntihardır bu; çünkü üzerine düşünülmemiş olan sonuçlarla karşı karşıya kalıyoruz.

Bilimkurgu eserlerinde çok popüler olan transhümanizmin önerdiği gelecekten farklı bir gelecek için alternatif bir anlatı eksikliği çektiğimizi açıklıyorsunuz. O yeni anlatı ne olabilirdi?
Bunu ben yazmayacağım. Fakat elzem bu; çünkü transhümanist anlatı bilhassa gençler nazarında tamamen kabul edilebilir bir durum. Algıları çok açık. Hem sosyal ilişkileriyle, hem de hayalgüçleri, hatta tatminleriyle kesişiyor bu… Günde on beş saat bir bilgisayar ekranına bakmak dondurur beni; ama yapacak bir şey yok. Bu şeyler yasaklanamaz. Cep telefonundan çok konuşuyorum. Bugün insanlar artık bunsuz yapamazlardı. Mecburî ve umumîleşmiş bir protez bu. On beş ila yirmi yılda kendini dayatan ve tüm dünyada gece gündüz tüm faaliyetler için elzem hâle gelen şeylere hayli iyi bir örnek. Bağlantılı saatler, evdeki yardımcılar da var; genomdan yola çıkarak öngörüye dayanan ve kişiselleştirilmiş tüm o tıp projeleri de var. Bunu otoriter şekilde durdurmayı umamayız. Bu şekilde yaşamak istemediğimizi gösterebilmek gerek. Üzerine düşler kuracak başka şeyler sunmak gerek.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus