Transatlantik: Döviz krizi, S-400’e karşı F-35 & ABD’nin alternatifi AB mi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Transatlantik’le karşınızdayız; ama bu sefer her iki taraf da Atlantik’in aynı tarafında. Bu hafta Transatlantik’i yaptığımız Ömer Taşpınar şu anda Portekiz’de. Ömer, merhaba.

 

Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen, iyi yayınlar.

 

Evet, seni Portekiz’de Lizbon havaalanında arabanın içerisinde yakaladık. Ama olsun, yayınımızı yapalım. Fazla uzatmayalım. Ama çok ciddi meseleler var. Ömer, sen Amerika’da yaşıyorsun ama, Avrupa Birliği’ni çok iyi biliyorsun ve de tabii Türkiye Cumhuriyeti vatandaşısın. Şu anda yaşadığımız garip bir şey var. Türk-Amerikan ilişkilerinde çok ciddi bir kriz var. Ve Türkiye sanki tekrar AB’ye doğru yöneliyor. Bir taraftan görüşmeler var, Bakan Albayrak gidiyor. Bir taraftan Wall Street Journal’da çok ciddi bir yazı çıktı. Özellikle Almanya’nın Türkiye’ye mali yardımda bulunma ihtimali üzerine vs.. Ama bir yandan da Türkiye’de idam cezasının yeniden getirilmesi gibi hususlar konuşuluyor. Bu ABD’ye karşı AB, böyle bir kartı var mı sence Türkiye’nin?

 

Taşpınar: Şimdi, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde çok boyutlu bir durum var. Bir kere siyasî işlerle ekonomik boyut biraz birbirinden ayrılmış durumda şu anda. Zaten Türkiye’nin bir gümrük birliği anlaşması var AB ile. Türkiye’nin özellikle özel sektör borcunun çok büyük bir kısmı Avrupa bankalarında, daha çok da Almanya, Fransa ve İspanya bankalarında. Dolayısıyla 250-300 milyar dolarlık kısa dönemli bir borcu var Türkiye’nin AB bankalarına. Bu bir ticarî, finansal bağımlılık, karşılıklı bağımlılık yaratıyor. Dolayısıyla AB’nin çıkarına değil Türkiye’de ekonominin kötü gitmesi. Türkiye’nin borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmesi, özel sektörün, AB’nin, özellikle Almanya’nın –bu borçların çoğu Alman bankalarına, tekrar ediyorum– lehine değil. O yüzden, “Türkiye’nin batmasına izin vermeyiz, Türkiye bizim için önemli bir ülke” mesajları Almanya’dan geliyor. Bu demek değildir ki Türkiye AB’ye çıpayı attı ve AB ile ilişkilerinde ciddi bir düzelme var. Bu iki meseleyi birbirinden ayırmak gerekiyor bence. Nitekim Fransa Başkanı Macron, pazartesi günü Fransız büyükelçilerine yaptığı, Elysées Sarayı’ndaki toplantıda, “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği bir hayal” dedi ve “Onlarla bir stratejik ortaklık kurmamız gerekiyor” dedi. Erdoğan’ın dış politikası zaten AB’nin dış politikasına ve Erdoğan’ın Türkiyesinin demokratik standartları, AB’nin demokratik standartlarına uygun değil. “Bizim bu aldatmacayı, yani tam üyelik aldatmacasını sona erdirip daha dürüst olmamız gerek” ifadesini kullandı. Ama aynı Fransa, ekonomik konularda Türkiye ile ciddi bir karşılıklı bağımlılık içinde. Dolayısıyla siyasî meseleyle ekonomik, finansal meseleyi birbirinden ayırmak gerekiyor.

 

Peki, bu arada tabii kriz demek, şu aşamada henüz kriz denmiyor ama, en azından döviz krizi sürüyor Türkiye’de. Bir ara uzun bayram tatilinde birazcık dinmişti ama bugün tekrar ben yayına girerken 6,45 olmuştu. Ve doğrudan dolar üzerinden konuşulduğu için de bu olayın çok ciddi bir şekilde ABD ayağı var. Türkiye’nin bu içine girdiği döviz krizi sürecinden bu yana Amerika’da medyada ve değişik düşünce kuruluşlarında ve yönetim çevrelerinde herhalde Türkiye’nin bu meselesi bayağı ciddi –ben sürekli görüyorum, hatta bir kısmını çeviriyoruz; çok sayıda makale çıkıyor, eleştirel yazı vs. çıkıyor– nasıl bir algı oluşmuş durumda? Türkiye buradan kendini çıkaramayacak duygusu mu daha ağır basıyor? Yoksa Türkiye’nin hâlâ birtakım imkânları olduğu yolunda yorumlar mı yapılıyor?

 

Taşpınar: Şimdi, Amerika basınında gene bir finansal ve siyasî açıdan ayrı ayrı algılama var. Finansal açıdan Wall Street Journal gibi Amerikan gazeteleri –ki bunlar daha çok ekonomik haberlere önem veriyorlar– veya Financial Times gibi bir İngiliz gazetesi –ama o da Amerika’da çok okunan bir gazete–, Türkiye’nin “emerging markets” dediğimiz bu yükselmekte olan piyasalar içinde çok zayıf bir halka olduğunu, Türkiye’nin çok kırılgan bir yapı içinde olduğunu tekrar tekrar belirtiyorlar. Fakat onlar için önemli olan, Türkiye’de bir kriz, diğer bu “emerging markets”a, yükselmekte olan piyasalara bir zehirleme yapar mı? Yani bu kriz onlara bulaşır mı? Mesela Brezilya’ya, bir Güney Afrika’ya, Hindistan’a, Rusya’ya bulaşır mı Türkiye’nin içine bulunduğu para krizi, döviz krizi? Kısa cevap da hayır bulaşmaz, çünkü Türkiye’nin şartları, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik finansal şartlar, diğer ülkelerinkinden oldukça farklı. Türkiye’nin şanssızlığı, para politikasının Erdoğan tarafından yönetiliyor olması. Yani normalde Türkiye normal bir ülke olsa, şu anda Merkez Bankası faizleri oldukça yüksek bir şekilde artırmış ve bütçede de ciddi kısıtlamalara gidilmişti. Onun yerine, Türkiye’de Merkez Bankası swap işlemlerini durdurma ve bazı palyatif önlemler alma, yani geçici bandaj önlemler alma gibi yöntemlerle idare etmeye çalıştığı için, Türkiye’de hâlâ yapılması gerekenler yapılmıyor. Bu da Türk lirası üzerindeki kırılganlığı devam ettiriyor. Finansal olarak böyle bakılıyor. Bu Türkiye’nin yaşadığı, nevi şahsına münhasır bir finans krizi. Hatta Türkiye’nin reel sektörde baktığında aslında bu krizi atlatamaması için bir neden de yok. Para politikası iyi idare edilse, kamu bütçesinde çok büyük sorunları yok Türkiye’nin. Ama çok kötü idare ediliyor. Bir Erdoğan sorunu var. Siyasî olarak zaten Erdoğan sorunu olduğu yıllardan beri biliniyordu. Yani Türkiye’nin bir kötü yönetilme, demokratikleşmeden uzaklaşma, şeffaflaşmadan uzaklaşma, yolsuzluklar gibi sorunları var. Bunlar nedeniyle zaten para akmıyordu Türkiye’ye, dış yatırım alamıyordu. Finansal olarak da zaten dünyada faizler azalıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin zaten siyaseten kötü gittiği biliniyordu. Ama şu anda daha kötüye giden şey para politikaları. O nedenle Türkiye ekonomisi çok kırılgan. Amerika’da da bu şekilde ele alınıyor. Tünelin ucunda da henüz ışık gözükmüyor. Çünkü ne Trump ne Erdoğan geri adım atmaya yatkın değil şu anda.

 

Trump ve Erdoğan dedin, Türk-Amerikan ilişkileri de kilitlenmiş durumda, biliyoruz. Rahip Brunson bunu tetikledi ama bir yığın ayağı var. Ve Transatlantik’te sık sık konuştuğumuz iki konu var: S400’ler, Ruslardan alınacak füze savunma sistemleri ile ABD’den alınacak F35’ler, o son savaş uçakları meselesi. Artık bunların ikisinin aynı anda olamayacağı meselesi ABD tarafından daha güçlü bir şekilde dillendirilir oldu, değil mi?

 

Taşpınar: Kesinlikle öyle. Şu anda Türkiye’ye bu hafta Kongre’den bir heyet geldi. O heyet de bu bahsettiğimiz konuyu, yani, “F35’leri almak istiyorsanız S400’lerden vazgeçin, yoksa misilleme olarak size F35’leri satmayız” konusunu açık açık dile getirdiler. Bu konuda Türkiye’nin tarafını tutan eskiden bir Beyaz Saray vardı. Trump bir şekilde Türkiye’nin çıkarlarını kollar diye düşünülüyordu. En azından Erdoğan’la Trump arasında bir iletişim vardı. Şimdi o iletişim koptu. Dolayısıyla Türkiye artık Beyaz Saray’a güvenemiyor. Dışişleri Bakanlığı’na, Pompeo’ya da güvenemiyor. Burada bir tek geçen sefer de bahsettiğim Pentagon olayı var. Pentagon’da Mattis, eski CENTCOM Başkanı, Türkiye’nin jeostratejik önemi nedeniyle bir şekilde bu ilişkiyi toparlamak istiyor. Fakat gerçek şu ki Amerika bir seçim döneminde, Türkiye de bir seçim döneminde. Ve Trump ve Erdoğan geri adım atmadıkça ne Amerika’nın savunma bakanı ne de Türkiye’nin finans bakanı ya da herhangi biri bu krizi halledebilir. Bu krizi halledebilecek kişiler Trump ve Erdoğan. Ve ikisi de şu anda geri adım atmak istemiyorlar, pes ettiklerini göstermek istemiyorlar. Trump için Rahip Brunson meselesi önemli. Erdoğan için de siyaseten sanki Amerika’ya direniyormuş gibi gözükmek ve ekonomik krizi bütünüyle Amerika’ya yüklemek de siyaseten seçtiği bir yöntem.

 

Ömer, Transatlantik’i John McCain’le noktalayalım. Seninle onun çok muhabbetini etmişizdir. Amerikan siyasetinin en ilginç figürlerinden birisiydi ve kansere yenik düştü, hatta tedavi olamayacağını anlayınca da tedavisini kendi isteğiyle durdurdu. Hemen de ertesi gün öldü. Trump’la çok ciddi kavgasını biliyoruz ama, Trump’tan öncesinde de zaten bir kere aday oldu, kazanamadı Obama’ya karşı. Çok farklı farklı şeyler yayınlandı, yorumlar yapıldı, biliyorsundur. Her yerde, Türkiye’de de, ama esas ABD’de herhalde. Sen nasıl bilirdin John McCain’i?

 

Taşpınar: John McCain her şeyden önce reel politik uzmanı. Yani reel politik alanında düşünen bir insan. Sürekli Amerika’nın çıkarlarını gerçekçi bir şekilde, ulusal çıkarları önemseyerek ele alan birisi. Bir savaş kahramanı. Vietnam’da işkence görmüş. Ve kendi partisiyle, özellikle kendi partisinin “neo-conservative”, yeni muhafazakâr kesimiyle Irak’ın işgali konusunda ters düştü. Yani Irak işgali konusunda, Irak’ın işgal edilmesine çok karşı çıkmadı ama, “Oraya çok daha güçlü bir şekilde askerî olarak girilmesi gerekiyordu” dedi; “Bunu ucuza yapamayız” dedi. Yani 150 bin askerle Bush yönetimi girmişken ve Rumsfeld Pentagon’a girmişken, o “Powell doktrini” dediğimiz –Colin Powell, eski genelkurmay başkanı–, çok büyük bir askerî güçle girip ciddi bir zafer elde etme taraftarıydı. Yani: “Gerekirse beş yüz bin asker koyalım, orada Amerikan üslerini kuralım ve kolay kolay da Irak bir demokrasi olmadan çıkmayalım” diyen birisiydi. Yani aslında McCain Amerikan ulusal çıkarlarını, askerî çıkarlarını ön plana alan, her zaman realist düşünen, bütün dünyaya Amerikan demokrasisini yaymak yerine, son derece ciddi bir şekilde, “Ulusal çıkarlarımızın olduğu yerlere girelim” diyen birisiydi. Ve İngilizce’de “maverick” denen bir kelime vardır. Yani bir bakıma kendi partisiyle tek başına mücadele edebilen, kendi bildiğini okuyan, orijinal bir politikacıydı. Ve savaş kahramanıydı. Trump bu savaş kahramanına kampanya sırasında kendisini desteklemediği için çok –bana göre– haince ve utanmazca bir şekilde saldırdı. Savaş kahramanı olmasına rağmen dedi ki: “Ben öyle kahramanlığı anlamam, asıl kahramanlık yakalanmamaktır. Yakalanıp işkence gördükten sonra ben ne anlarım kahramanlıktan” dedi. Ve bir bakıma –kolu da tutmuyordu McCain’in–, onunla alay etti. Hatta kolunun tutmayışıyla bile dalga geçerek Amerikan siyasî tarihine kara bir leke olarak oturdu. Ve McCain öldükten sonra yaklaşık iki üç gün Trump ağzını bile açmadı. Sonunda zoraki bir şekilde Beyaz Saray bir açıklama yaptı. Bu da Amerika’da aslında siyasetin kalitesinin ne kadar düşmüş olduğunu gösteriyor. Çünkü McCain aslında bir ulusal kahraman, savaş kahramanı ve bütün ülkeyi birleştiren bir isimdi.

 

Evet, burada noktayı koyalım Ömer. Gönül’e çok selamlar. Haftaya yine galiba oralardan bağlanacağız.

 

Taşpınar: Evet.

 

Galiba bu sefer ikinizi yan yana ya da en azından Gönül’ü alalım, tamam?

 

Taşpınar: İletirim ben ona.

 

Haydi çok sağol. İzleyicilerimize de çok teşekkür ediyoruz. Bu hafta Transatlantik böyleydi. Ömer Taşpınar’a çok teşekkürler. Sizlere de izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus