Marc Pierini: Başkan Erdoğan Berlin’e gidiyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Fransız diplomat Marc Pierini, Avrupa Komisyonu’nun Dış İlişkiler Servisi’nde 30 yılını doldurduktan sonra 2006 Aralık ayında Ankara’ya AB Büyükelçisi olarak atandı. Bir süredir Carnegie Europe adlı düşünce kuruluşunda çalışan Pierini’nin, Erdoğan’ın 28 Eylül’de başlayacak Almanya gezisi üzerine kaleme aldığı ve 11 Eylül 2018’de carnegieeurope.eu‘da çıkan yazısını Okan Yücel çevirdi.

Marc Pierini

Almanya, AB ve Türkiye insani meseleler, ekonomi ve hukukun üstünlüğü gibi pek çok alanda gerginlik yaşadıkları bir dönemden geçiyorlar. Berlin yardım etmek istiyor ama ne pahasına olursa olsun değil.
Yakın zamanda çok az lider Almanya tarafından bu kadar negatif algılanmıştır. Hem Almanya’nın hem de AB’nin pek çok temel değeri ile şu an zıt bir durum olsa da – Almanya’daki muhalefetin de ciddi homurdanmalarına rağmen – Eylül sonunda Erdoğan, Almanya’da resmi tören ile karşılanacak. Soru ise AB-Türkiye ilişkilerini geliştirmek için bu karşılıklı çabalardan bir sonuç alınıp alınamayacağı.
Erdoğan’ın Almanya resmi ziyareti reel-politik açısından çok kritik. Görünürde muhtemelen çok önemli adımlar atılmış olacak. Ancak arka plan, iki taraf açısından da son derece hassas.
Türkiye’nin ekonomisi yıpranmış durumda -bir uluslararası tezgâh yüzünden değil; ama kamu harcamalarının uzun süredir iyi yönetilmemesinden, kredi politikalarından, faiz oranlarından ve finansal koşullardaki güvenilirlik noksanlığı yüzünden-. Türkiye’nin Halkbank-Zarrab eksenindeki İran yardımı, Rusya’dan füze tedarik etmesi ve yabancı mahkûmları kimsenin inanmadığı bağımsız yargı ifadelerini kullanarak diplomatik pazarlık aracı haline getirmesi gibi nedenlerden dolayı ABD ile ilişkiler şu an en düşük düzeyde seyrediyor. Türkiye’nin son zamanlarda AB ve Almanya ile görüşmesi bunu dengeleme amaçlı; ancak Ankara’nın yanlış politikaları Avrupa’yı da olumsuz etkileyecek.

Nazi dönemi kıyaslamaları

Berlin açısından bakıldığı zaman da bu ziyaret çok hoş karşılanmıyor. 2017 yılında, Erdoğan’ın Berlin’in kararlarını sürekli Nazi dönemi ile kıyaslaması, – meseleyi gaz odalarına kadar getirmesi- Alman vatandaşların ve politikacıların hafızalarında hâlâ canlı. Şu ana kadar da herhangi bir özür dilenmiş değil.
Türkiye ve AB arasındaki Suriyeli mülteci anlaşmaları bazı insani meselelerin çözülmesini sağladı ama Almanya’nın 2015’teki açık kapı politikası siyasi açıdan Merkel ve partisine olumsuz yansıdı. Sanki bu yeterli değilmiş gibi, Türkiye’nin ekonomik sıkıntıları özellikle Almanya için çok ciddi sorunlar yaratabilir. Bosch, Mercedes ve Siemens dâhil Türkiye’de en çok şirketi bulunan AB ülkesi Almanya.

Bundan da önemlisi, Türkiye’de hukukun üstünlüğüne yönelik kasvetli görüntüler de yoğunluğunu artırmaya başladı. Türk-Alman vatandaşları açısından sembolik önemi olan Osman Kavala gibi figürler akılcı hiçbir neden olmadan hapis yatıyorlar. Yine son kalan özgür medya platformlarından bir tanesi olan Cumhuriyet gazetesinin yönetiminin geçen Cuma değişmesi bu havaya yönelik iki örnek.

Oyunu doğru oynamak

Yine de iki taraf da ilişkilerde normalleşmeyi büyütmek istiyorlar. Bu ise ancak iki tarafın da oyunu doğru oynaması ile gerçekleşebilir.
Mültecilerle ilgili, iki tarafın da ilgisinden dolayı işbirliği devam edecektir. Şu anda insani meseleleri çözmek için ortaya konan politikalar hem Türkiye’yi hem AB’yi tatmin etmek için ilerliyor ve Almanya da buna büyük katkı sunuyor. Bu atmosferi geliştirecek şey ise Türkiye cumhurbaşkanının yapılan anlaşmayı küçümsemekten vazgeçmesi. Bu politikalar ya bir işbirliği ya da düşmanca bir tavır olarak değerlendirilebilir. Ama aynı anda ikisi birden olamaz.

İdlib’deki savaşın şiddeti arttıkça hem Almanya hem de AB, ortaya çıkacak yeni mülteci dalgası için Türkiye’ye yardım edeceklerdir. Burada da çatışma yerine işbirliğine gerek var. Aksi halde AB pasaportlu cihatçılar Türkiye’ye ve Avrupa’ya yeniden giriş yapmaya çalışacaklar.
Avrupalı liderler, Türkiye’nin AB üyelik başvurusunu artık aktif bir öneri olarak görmüyor. Türkiye’deki lider kadro şunu fark etmeli ki politik tercihleri – denge ve denetleme mekanizması olmayan süper yetkili bir yürütme erki, her türlü muhalefetin sınırlandırılması – AB’nin temel değerleriyle örtüşmüyor. Türkiye’nin üyelik meselesinin yeniden gündeme gelmesi neredeyse olanaksız, hele ki Avrupa Konseyi’nde yeni üye görmek istemeyen kesim etki alanını genişletmişken. Hâlâ resmî açıklamalarda ortak değerlerden bahsedilse de Ankara, “AB zorlamaları” olarak adlandırdığı reformlardan kurtulmanın rahatlığını yaşıyor.
Dolayısıyla şimdi Almanya ve Fransa tarafından uzun süredir bahsedilen Türkiye ile stratejik ilişkilere önem atfetme zamanı. Ankara, AB ile ilişkilerinde kalıcı olarak düşmanca bir tavır benimsemediği müddetçe üzerine düşünülmesi gereken bir fikir.

İlişkilerin ekonomik boyutu

Ekonomik ilişkiler stratejik perspektifin en önde gelen sacayağı. Türkiye’nin ekonomik temelleri sallanıyor: doğal gaz ve petrol gibi doğal kaynakların mevcut olmaması, kişi başına düşen gelirin artırılamaması; Türkiye’nin günlük ve kısa vadeli borçlanmalara ve uzun dönemli doğrudan yatırımlara ihtiyacı olduğunun sinyalleri. Basitçe ortaya koymak gerekirse, Türkiye’nin ticareti, borçlanması ve yatırımları öncelikli olarak AB tarafından gerçekleştiriliyor. Dolayısıyla Gümrük Birliği ile ilişkileri ve ekonomik diyalogları derinleştirmek için güçlü bir zemin mevcut.
Burada zorlu olan ise AB ve Türkiye’nin yenilenmiş bir Gümrük Birliği için oluşturmaları gereken ekonomik zemin: yani; ekonomi, kamu alım-satımları, rekabet ve işgücü gibi alanlarda benzer kuralların oluşturulmasının yanı sıra güvenilir bir yargı sistemi. Türkiye şu anda bunların hepsinden çok uzakta. Ankara için Avrupa ile oluşturulacak güçlü ekonomik ilişkilerin sadece kuralları belli bir yönetime dayanabileceğini hatırlama zamanı. Türkiye seçimini yapmalı.
Bunlar gerçekleştirildiği anda Berlin, Komisyonun Gümrük Birliği’ni modernize etme çalışmalarına yönelik müzakereleri yeniden başlatmasını kabul etmeli. Görüşmelerin gerçekleştirilmesinde teknik olarak bir sıkıntı yok ama politik olarak engeller mevcut. Merkel’in daha önce de ifade ettiği gibi: Türkiye ekonomisinin çökmesi hem AB’ye hem Almanya’ya çok şey kaybettirir. Yardım etmek istiyorlar; ama her şart altında değil.

Kişisel güven sorunu

Son olarak, ilişkilerin en zorlu tarafı: tarz ve kişisel güven. Şu andaki AKP-MHP ittifakı, Batı’ya karşı düşmanca bir anlatıya sahip. -Özellikle de AB’ye karşı. Bu elbette kendi egemenlik alanlarında yaptıkları bir seçim. Ancak Türkiye’nin ekonomisine yardımcı olmayacak-. Benzer şekilde, AB’yi ABD’ye karşı kullanmaya çalışmak da beyhude. Ve popülist liderlerin işler istedikleri gibi gitmediği zaman kendileri dışında herkesi suçladıkları komplo teorileri de işe yaramayacak.
Budapeşte’nin sembolik istisnai durumunu bir kenara koyarsak; Berlin, Paris ve AB’deki her ülkede Erdoğan’ın demokrasi alanındaki güvenilirliği, 2017 ve 2018 seçimlerden sonra yok olma noktasına geldi. Yine de reel-politik Avrupa ile daha iyi ekonomik ilişkiler kurmak ve terörle mücadele ile insani konulardaki işbirliğini derinleştirmek için bir fırsat yaratıyor. Ancak bunun bir bedeli var: Hukukun üstünlüğünü pek çok alanda tesis etmek. Eğer Erdoğan bu yolu seçerse gelişmeler de olumlu seyredecektir. Eğer bu yolu seçmezse ülkesinin ekonomisinin daha da kötüye gitmesine tanık olacak.
Berlin’e resmi ziyaret ile birlikte Cumhurbaşkanı Steinmeier ve Başbakan Merkel hem ülke içinden hem de dışından ağır eleştirilerle karşılaşma pahasına son derece büyük bir adım attılar. Türkiye’ye özel bir şans sunuyorlar. Türkiye bunu kullanmalı, ama sanki kullanıyormuş gibi yapmadan.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus