Kemal Can ile “5 Soru 10 Cevap” (1): Havalimanı işçilerinin direnişi

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Medyascope’ta bugün itibarıyla haftalık yeni bir yayın kuşağına başlıyoruz.

“Beş soru on cevap.” İlk soruyu da belki bununla ilgili sormak isabetli olur. Nasıl bir yayın olacak “Beş soru on cevap”?
Aslında Cumhuriyet Gazetesi’nde 9 aydır yayınlanan bir köşenin adıydı Beş Soru On Cevap. Ağırlıklı olarak siyasetle ilgili meseleleri tartıştığımız ve genellikle siyaset söz konusu olduğunda soruların tek cevabı olmadığı, farklı açılardan bakmanın gerekeceği, birden çok cevabın aynı anda doğru olabildiği gerçeğinden hareket ediyordu. Şimdi de Medyascope’ta yine aynı şekilde, Türkiye’nin ağırlıklı olarak politik meselelerini, bazen aynı vakanın çeşitli yönleriyle, bazen bir bütünü tamamlayan farklı vakaları birlikte ele alarak ve belirli sorulara cevaplar arayarak yapacağımız bir yayın olacak. Ve yine sorular soracağız ve farklı açılardan ve farklı pencerelerden cevaplar bulmaya, bunları tartışmaya çalışacağız.

Bugünün ilk konusu; geçen haftadan bakiye, hala etkileri ve tartışması süren 3. havalimanındaki işçilerin yaşadıkları, onların direnişi, o direnişe gösterilen tepki, o eylemin ve hareketliliğin yarattığı etki ve yine tabi ki kaçınılmaz olarak muhalefetin zayıflığı ve yetersizliğinin bu olayda yeniden ortaya çıkması.Tabii bugün gelinen nokta itibarıyla İstanbul Valisi bir açıklama yaptı ve önlemler aldık dedi ama önlemler işçilerin talepleri ve oradaki gerçek problemle değil , ortaya çıkan reaksiyonla ilgili. Son yıllarda hep gördüğümüz gibi devlet ya da iktidar sorunlara, krizlere çözüm üretmek için değil onun etkilerini, yarattığı tepkiyi kontrol etmek üzerine pozisyon alıyor. Bu vakada da aynısını yaşadık ama bunun çeşitli veçheleri var. Birincisi olayın kendisi ve buna gösterilen reaksiyon var. İkincisi, bunun yarattığı etkiler var, bu olayı yaratan bir geri plan var ve belki bundan sonraya dair de yine sorular ve cevaplar oluşuyor. Dolayısıyla, bu yayını da bunlar üzerinden götüreceğiz.

Gördüğümüz resim nedir?

Bu çerçevede 2. soru olarak, Orada ne oldu ve gösterilen tepki, yani özellikle iktidarın, güvenlik güçlerinin, iktidar yanlısı medyanın, bu olaya gösterdiği tepkiyi nasıl anlamalıyız, nasıl anlamlandırmalıyız? Gördüğümüz resim nedir?

Bir kere bu olay, tıpkı Cumartesi Anneleri’ne yasak getirilmesi, Galatasaray Meydanı’nda iş cinayetleriyle ilgili eylemin yasaklanması ve daha pek çok son derece haklı tepki ve protesto alanının kapatılmasıyla çok benzer ve aynı içerikte bir mesele. İşçiler son derece haklı taleplerle bu taleplerin görmezden gelinmesine karşı bir tepki gösterdi. Bir eylem yaptılar. Bu eyleme önce görmezden gelinerek karşılık verildi – ki şimdi zamanlama manidar tartışmalarına eşlik eden ve daha önce sessiz kaldığı iddia edilen işçiler, şikayetlerini hep dile getirmişti. Görmezden gelinmişti – Artık görmezden gelinemeyecek bir aşamaya vardığında da son derece sert bir müdahale ile karşılaştılar. Şantiyeye jandarma girdi. Yatakhane kapıları kırıldı, yüzlerce işçi ve sendika yöneticileri gözaltına alındı. Ve sonra da vali “durumu kontrol altına aldık” dedi. Kontrol altına aldık dediği şey de, aslında eylemi durdurmak ve oradaki işin devamını sağlamaktı. Bu saldırının bir başka versiyonu da medyada ve sosyal medyada görüldü. Bir tür vicdan ve ahlak erozyonunu bu olay vesilesiyle yeniden çok sağlam biçimde görüldüğü ağır bir tablo ortaya çıktı. Kendisine gazeteci diyen bir takım insanlar işçilere akıl almaz suçlamalarla saldırdı, onların haklı taleplerini küçümseyen yazılar yazdılar, tweet’ler attılar ve tartışma böyle ilerledi. Burda ağırlıklı olan mesele işçilerin talebinin haklılığıydı. İşçilerin bütün şikayet ve isteklerini bir kenara bıraksak bile, Çalışma Bakanlığı’nın resmi açıklamasında ifade edilen, inşaat süresince 27 işçinin ölmesi başka hiçbir haklılık nedeni gerektirmeyecek kadar güçlü bir durum. Yani bu ölçüde bir kayıp normal bir şantiyenin herhangi bir eyleme gerek kalmadan kapatılması ya da müdahale edilmesini gerektirir. Bu netlikte bir haklılık var.

Ama haklı olan şeye saldırma meselesi rastlantısal değil. Bu sorunun ikinci cevabı açısından da buna bakalım. Tıpkı Cumartesi Anneleri’nde olduğu gibi bu kadar bariz haklı protestolara neden reaksiyon gösteriliyor, neden bu kadar yüksek bir tepki ile karşılık veriliyor, bastırılmaya çalışılıyor? Çünkü; aslında baskı rejimleri, baskının kendisi ağırlıklı olarak haklılığa saldırır. Çünkü haklılık etrafına topladığı, toplayabildiği destekten, politik güçten bağımsız olarak kendisi bir güçtür. Ve iktidar ve muktedirler tarafından anında imha edilmesi gereken meseledir. Bu yüzden de, en zayıfa ve en haklıya en şiddetli reaksiyon gösterilir. Sanılanın aksine adaletsizlik zorbalığı besler. Çünkü eğer en masumu, en haklıyı, en şiddetli biçimde engeller ve durdurabilirseniz, o zaman tüm hak arama taleplerini de aynı ölçüde sıkıştırabilirsiniz, baskılayabilirsiniz. Ve haklılığı imha ederek, önemsizleştirerek gerçek baskıyı yaratabilirsiniz. Dolayısıyla, buradaki en temel mesele, işçilerin şantiyede eylem yaparken yüksek sesle söyledikleri, geçmişte emek hareketinin de çokça kullandığı “haklıyız, güçlüyüz kazanacağız” sloganının haklıyız kısmına doğrudan bir saldırıydı. Bu çok temel bir mesele muktedirler açısından. Bu baskı, bu ezici güç gösterisi doğduran haklılığın imhasına yöneldi. İşçilerin haklılığını bozmaya dönük ikinci saldırı da akıl almaz suçlamalar ve onlarla ilgili üretilen komplo teorileriydi. İşte zamanlama manidar, aslında talepler mesnetsiz vb. İşçilerin hain, bölücü terörist olmasını kenara bırakalım, en hafif tabirle kullanılan, yönlendirilen, kışkırtılan olması, aslında hem haklılığı hem de o haklılığın öznesi olan insanları itibarsızlaştırması üzerine kurulu bir iktidar matematiği. Burada tam olarak bunu gördük.

Emek örgütlenmesinin hem gücü hem etkisi itibarıyla zayıflatılması yeni bir şey mi?

Şimdi bir başka bir soru daha soralım. Emek örgütlenmesinin hem gücü hem etkisi itibarıyla zayıflatılması “haklıyız kazanacağız” sloganının imhası çok yeni bir şey mi? Sadece AKP’nin ortaya koyduğu bir tablo mu?

Çok öyle değil. Aslında bunu gazeteduvar’daki “Havalimanın adı cehennem olsun” yazısıyla Ali Duran Topuz işaret etmişti. 24 Ocak 1980 ve 12 Eylül 1980 tarihlerini hatırlayanlar bilecektir ya da dönemle ilgili metinlere bakanlar fark etmiştir. O dönemde bir işveren sendikasının başında bulunan Halit Narin, çok önemli ve sonrasındaki bütün yaşadıklarımıza karşılık olacak bir şey söylemişti: “Şimdiye kadar biz ağlıyorduk, bundan sonra işçiler ağlayacak, biz güleceğiz”. Bu, aslında neoliberal politik hamlenin en önemli başlangıç cümlelerinden biriydi. Zaten ondan sonra, bunun çok açık etkilerini yaşadık. “Haklıyız kazanacağız” meselesinin hak kısmına ilişkin büyük bir ideolojik saldırı yapıldı. Bunun “fukaralık edebiyatı” denilerek alaya alınması ya da işte “orta direk” söylemi içerisinde bir sınıfsızlaştıma ve yalnızlaştırma, örgütsüzleştirme ayağı oluştu. Diğer taraftan, genel büyümeden alınacak fayda ile hak ve bölüşüm tartışmasını ayıran çok yoğun bir ideolojik saldırı cereyan etti. Paralelinde yasal ve fiili olarak emek örgütleri zayıflatıldı. Haklılık tarafı gibi güçlülük tarafı da önemli ölçüde tahrip edildi. Sonuçta da, bugün yaşadığımız tablonun arka planı oluşturuldu. AKP’nin yeniden yürürlüğe soktuğu tartışma çok yeni değil.

Bunun dünyada da karşılığı var elbette. Bu politik, iktisadi tercihin, süreç içerisinde kritik bozulmalar yarattığını bütün dünya tartışıyor. Bütün dünyada bugün küreselleşmenin ve neoliberal politikaların reaksiyonu olarak ırkçılığın, otoriterliğin yükselmeye başladığı, siyasi mekanizmanın çalışamaz hale geldiği ve oluşan bir takım anamoliler tartışılıyor. Dünyada bu meseleler bir istikrarsızlık unsuru olarak tartışılırken, bizde de – AKP iktidarının son döneminde daha belirgin olmak üzere – bir istikrar meselesi olarak anlatılıyor. Kilitlenme, siyasi alanın içeriksizleşmesi aslında istikrarı sağlayan bir fayda olarak anlatılıyor ama bu kilitlenme aslında tüm ülkenin ve zaman içerisinde iktidarın da bundan payını aldığı bir sorun yumağına dönüşüyor. Çünkü anormal çalkantılar gibi anormal durgunluklar da başka bir kriz göstergesidir. Kısa vadede bundan faydalandığını düşünen iktidarlar da zarar görürler.

Uzun vadede zarar görüyor olabilir ama her durumda bütün tepkileri kontrol ederek kendisine dönük hiçbir muhalefetin olmaması ile iktidar her durumda kazanan bir pozisyon elde etmiyor mu?

Evet çok genel anlamda bunu doğrulayan bir resimle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz İktidar içinde bulunduğu ve ülkeyi içerisine soktuğu bütün krizlerde, tepkileri kontrol ederek, bunun görünürlüğünü engelleyerek etki yaratıyor. Bunların tartışılma, konuşulma biçimini belirliyor. Kazanmasa bile kaybetmeyen bir pozisyon elde edebiliyor. İkinci bir tarafı daha var bu meselenin. Karşısında onu zorlayacak alternatif güç oluşumunu, bir iddia konulmasını imkansız hale getiriyor. Karşısında bir tepki örgütleyebilecek alanları dağıtarak, suçlamalarla baskı altına alarak etkisizleştirebiliyor veya kendi söylemine uydurarak elimine edebiliyor. Bu bir hakikat. Ama bu, bütün iktidarların yaşadığı gibi bir makus talih aslında. Çünkü susturma, kendisi için de bir sağırlığı yaratıyor. Bugün yaşadığımız tablo da sadece havalimanı örneği ile sınırlı değil.

Ekonomik krizin bütün veçhelerinde ve bunun ürettiği siyasi krizin ortaya çıkarttığı sorunlarda gördüğümüz bir şey var; iktidar uzun bir zamandır çözüm üretemiyor, yeni bir hikaye kuramıyor. Aslında süreklileşmiş bir yönetememe krizini, sadece ortaya çıkan etkileri kontrol ederek ve görünürlüğüyle oynayarak idare ediyor. Yani yönetebildiğini değil, idare edebildiğini görüyoruz. Aslında bunun kaba özeti şu; bize kaybettiğini göstermiyor ama bunun karşılığı olarak kendisi de kaybettiğinin düzeyini anlamakta zorluk çekiyor. Çünkü, tepki alanlarını başkalaştırdığında duyarlgaları da bozulmaya başlıyor. Değil karşısında yer alanların gücünü, kendi iktidar koalisyonunun iç meselelerini bile yeterince algılayamamak, karşı politika geliştirememek, görememek gibi sorunlarla karşı karşıya kalıyor. Aslında iktidar, hissettiği ama tam okuyamadığı, bizden gizleyebildiği bir kaybetmeyi paylaştırmanın sıkıntılarını yaşıyor.

 

Direniş muhalefet üzerinde nasıl bir etki yarattı?

Son soru olarak da havalimanı direnişinin muhalefetin zayıflığını göstermesi ve muhalefet üzerinde yarattığı etkiye bakmak lazım. Nasıl bir etki yarattı?

Yaşı müsait olanlar hatırlayacaklardır. 80’lerde, 90’larda çok moda bir tabir vardı; “Böyle giderse toplumsal patlama olur”. Siyasiler gazeteciler çok kullanırlardı. Türkiye’de bu toplumsal patlama hiçbir zaman olmadı hatta bir demokrasi ve siyaset geleneğinin oluşmasına da hiç izin verilmedi. Buna paralel olarak zaman zaman sınıf siyaseti Türkiye’de görece daha etkili daha belirleyici pozisyonlar edinebildi. Ama hiçbir zaman siyasetin ana belirleyicisi olmadı, olamadı. Genellikle kimlik siyaseti daha belirleyici oldu. Sınıf siyasetinin belirleyici olmaması, 80’lerden itibaren emeğin siyaset dışına itilmesine rağmen, emek mücadelesi, emekçilerin haklı talepleri ve direnişi asla küçümsenecek şeyler değil. Türkiye’de iktidarın üzerine yerleştiği memnun edilenler, razı edilenler, enterne edilenler çoğunluğuna karşı memnuniyetsizliğini söyleyenler, rıza göstermeyenler ve sesini çıkartmaya devam edenler denkleminde bir eşitsizlik olduğu çok açık. Memnun olmadığını, rıza göstermediğini sesli biçimde dile getiren haklıyız kazanacağız sloganını yeniden haykıran bu direniş, hiçbir tarafından küçümsenemeyecek bir şeydir.

İşin bir başka tarafına dönelim; Türkiye’de çok yaygın bir yaklaşım, muhalefetin, diğer muhalefet kesimlerinin, diğer emek alanlarının yapması gereken bütün çabayı sadece bu işçilere bir görev olarak yüklemeye yatkın olması, Onları desteklemek ile muhalefet görevini yerine getiriyor olmak alışkanlığı burada yeniden görülüyor. 2009-10 yıllarında TEKEL işçilerinin Ankara’da yaptıkları eylem de benzeri bir etki yaratmıştı. Neredeyse bütün muhalefet meselesini orada direnen işçiler halledecek, onlar kazandığı zaman Türkiye muhalefeti kazanacak onlar kaybettiği zaman hepimiz kaybedeceğiz tablosu ortaya konmuştu. Şimdi de havalimanı meselesi Türkiye’nin kaderini belirleyecek gibi bir tartışma yapılıyor. Havalimanında yaşanan direniş genel tabloyla uyumsuzluğu açısından çok değerli. Ancak, bütün muhalefet aktörlerinin kendi yapması gerekenleri bir kenara bırakıp onları alkışlayıp destekleyerek hatta bunu da sadece sosyal medya üzerinden yaparak üstlerinden sorumluluğu atamazlar. İşçilerin üzerine yıkamazlar, bu bir haksızlıktır.

“Haklıyız kazanacağız” sloganının bütün vicdanlara ve ahlaka konuşarak geri gelmesi, sadece sınıf siyaseti açısından değil bütün demokratik alanlar için çok önemli bi şeydir. “Güçlüyüz kazanacağız” henüz gelmemiş olsa bile.

Bu haftalık burada nokta koyalım, tekrar iyi günler iyi haftalar.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar