Martha Crenshaw: IŞİD ve El Kaide ile müzakere zamanı geldi mi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

ABD’nin Freeman Spogli Enstitüsü’ne bağlı Uluslararası Güvenlik ve İşbirliği Merkezi’nde kıdemli araştırmacı olan Stanford Üniversitesi öğretim üyesi, siyasetbilimci Martha Crenshaw’un 19 Eylül 2018’de Foreign Policy’de çıkan yazısını Okan Yücel çevirdi.

Martha Crenshaw

Teröristlerle mücadele etmedeki seçeneklerin sınırlı olduğunu hesaba katarsak, müzakere etmek belki de kalan alternatiflerin içindeki en iyisidir.
Neredeyse 17 yıl boyunca teröristlerden gelen tehditlere odaklanıldıktan sonra, Başkan Donald Trump önderliğinde, ABD savunma komitesi gözünü yeniden güçlü ülkelere dikti. Bu durum bir miyopluğa işaret ediyor olabilir; çünkü cihadcı örgütler veya cihadcı propagandalardan etkilenen gruplar potansiyel tehditler oluşturmaya devam ediyor. Hatta, gelecek iç savaşlar ile uluslarötesi terör örgütleri, birleşerek daha çok çatışmaya neden olacak gibi gözüküyor. Cihadcılarla cihadcı olmayan yerel unsurların daha fazla işbirliği içerisine girmeleri; cihadcılığın evrenselliğinde parçalanmalar ve kırılmalar da muhtemel gelişmeler arasında bulunuyor. ABD’nin çoktan öğrenmiş olması gerektiği gibi, askerî operasyonlarla terörizmin kökünü kazımak olası değil, ancak terörizmle başa çıkmak için uygulanabilecek alternatifler de sınırlı sayıda. Bu yüzden müzakere etmeyi düşünmenin tam zamanı olabilir. ABD, Afgan Talibanı ile yeniden görüşmeye hazırlanıyor. Aynı yaklaşımın El Kaide ve hatta IŞİD gibi örgütlerle ilintili farklı gruplara uygulanması fikri de düşünmeye değer.

İşgallere karşı savaş

Son birkaç on yıldır cihadcı isyancıların iş başındaki yönetimleri devirmek için müdahil olduğu çatışmaların sayısı giderek arttı. Çoğunluğu Müslüman olan ülkelere yapılan müdahaleler; 1979 Sovyetler’in Afganistan işgali, 2001 Afganistan savaşı ve 2003 ABD’nin Irak işgali, cihadcı gruplara bu ülkelerin işgalci güçleriyle ve onlar ile işbirliği halinde ülkeyi idare etmeye çalışan yönetici güçlerle çatışma olanağı yarattı. Şunu hatırlamakta fayda var ki El Kaide başlangıç hareketini SSCB’nin Afganistan’a işgaline karşı çıkarak oluşturmuştu ve devamında da ABD’nin Irak’a askerî birlik yollaması için Suudi Arabistan’ın yaptığı davete karşı çıkarak momentum kazanmıştı.
El Kaide 11 Eylül 2001’de savaşı Batı’ya taşıdıktan sonra, ABD ve müttefikleri buna “terörizme karşı küresel mücadele” (global war on terror) adını verdikleri politikalar ile karşılık verdi. Ancak bu mücadele cihadcılara zarar verdiği kadar onların taraftarlarının daha mobilize olmasının yolunu da açtı. El Kaide’nin sınırlarının ötesine geçmesine yardım etti. Ve ironik olarak, Irak’ta, 2003’te IŞİD’in öncüsü olarak kurulan örgüt 2014’e kadar Irak ve Suriye’yi büyük ölçüde süpürdü. 2007’de kurulan başka bir örgüt ise El Kaide’nin Mağrip’teki yapılanmasıydı; Cezayirli cihadcılardan oluşuyordu ve şu anda Kuzey Afrika’daki ve Sahel’deki karışıklığın kaynağı haline geldi.

İç politikadaki kırılmalar

Ortadoğu’daki Batı müdahalelerinin ötesinde iç politikadaki kırılmalar da terörist gruplar için altın madeni. 1990’lı yıllarda Cezayir iç savaşı ve Balkanlar’daki çatışmalar aşırıcılığın doğmasının sebeplerinden biriydi. Arap Baharı ise teröristlere istedikleri savaşı yürütme konusunda daha fazla alan açtı. Örneğin, Suriye’de 2011 yılında başlayan savaş, IŞİD’e iki ülkeye (Irak ve Suriye) yayılan bir bölgede halifelik ilan etme fırsatı yarattı. Amerika tarafından eğitilen ve donatılan Irak ordusuna karşı ışık hızıyla kazandıkları çatışmalar gerçekten şaşırtıcıydı. Örgütün bölgesel hırsları engellense de -büyük operasyonlar 2018 itibariyle sona erdi ve Amerikan askerî kaynakları IŞİD’in tükenmek üzere olduğunu söylüyor- yaşattıkları tecrübeler cihadcı bir zaferin de pekâlâ gerçeklemiş olabileceğini gösterdi.

Halifelik ilanının anlamı

IŞİD’in hâlâ Irak’ta 30 bin civarında savaşçısı var. Cihadcılığa yaptığı en kalıcı katkı halifelik ilan etmiş olmasıydı, ancak bu başından başarısızlığa mahkûm olmuş bir stratejiydi. Çünkü terörizme ilham kaynağı oluşturmuştu ve bütün dünyadan yabancı savaşçıların ilgisini çekmişti. An itibariyle Suriye’deki cihadcı isyancıların savaş gücü keskin bir şekilde düşse de cihadcılar hâlâ çok önemli aktörler. Bağlantılı grupların; Afganistan, Cezayir, Bangladeş, Mısır, Endonezya, Irak, Libya, Mali, Nijer, Nijerya, Pakistan, Filipinler, Somali, Yemen gibi daha pek çok ülkede etkileri oldukça fazla. Aynı zamanda Belçika, Fransa, Almanya, İspanya, Türkiye, ABD, Birleşik Krallık, Rusya ve diğer başka ülkelerde; yönlendirilmiş veya otonom olarak gerçekleştirilmiş terörist saldırıları da mevcut.
Kısacası, son 20 yıldaki önemli kırılmalarda görüldüğü gibi, cihadcı hareketlerin ciddi bir dayanıklılığı var. Bunun sebeplerinden bir tanesi cihadist grupların -her ne kadar yerel unsurlar cihatçılar sahne aldığı zaman daha da radikal hale gelseler de- dinî sebepler kadar kaynaklarından dolayı da kendilerine katılan ve iç savaşlarda acı çekmiş insanlarla birlikte hareket etme kabiliyetleri. Örneğin, Mağrip’teki El Kaide Cezayir’de zemin kaybettikten sonra uzun zamandır zayıf Mali hükümetine karşı mücadele veren etnik bölünme yanlısı Tuareg isyancılarıyla birlikte hareket etti veya onlara katıldı. Fransız güçleri kurtarmaya gelinceye kadar bu koalisyon rejimi düşürme noktasına gelmişti. Mali devletini kurtardılar ama şiddeti de sınırın ötesine taşıdılar. Şimdi çatışmalar Sahel bölgesinden Çad’a, Fildişi Sahilleri’ne, Moritanya’ya, Burkina Faso’ya ve Nijer’e kadar yayıldı. Uluslarötesi terör örgütlerinin yerel güçlerle birlikte savaştığı bu tip melez çatışmalarda ayaklanma ve terörizmi birbirinden ayırmak neredeyse imkânsız.
Dışarıdan müdahale etmeye alışık ABD, Fransa gibi ülkeler çoğu zaman terörizmle mücadele etmekte tereddüt eden ve pek çok konudaki pozisyonları da bu ülkelerle uyuşmayan bölgesel müttefikleriyle birlikte hareket etmek zorundalar. Dahası, dış müdahaleler ani çıkan krizlere sebep olurken pek çok sorunu da çözmediği gibi daha da karmaşık hale getiriyor.

IŞİD’in barbarlıkları

Cihadcı terörizmle mücadele etmekte karşılaşılan bir diğer zorluk ise bu hareketin fazlasıyla mobil olması. Kesin olarak mağlup edilmesi gereken tek bir varlık yok. Şu anda en büyük fay hattı IŞİD ile El Kaide arasında, ancak pek çok farklı anlaşmazlık da cihadcıların bölünmesine neden oluyor. Doktrinel ve stratejik tartışmalar kadar, içeride yaşanan güç mücadeleleri de bir birlik oluşturulmasını engelliyor.
Örneğin El Kaide, IŞİD’in 2014’deki halifelik ilanını zamansız ve küstahça bulmuştu. Hatta İslam’ı, Batı’ya ve demokrasiye karşı korumak adına şiddet kullanılmasında sakınca görmeyen cihadcı radikal gruplar da IŞİD’in barbarlıklarına karşı çıkmışlardı. IŞİD’in Müslümanlıktan dönenlerin öldürülmesine ilişkin yaptıkları kibirli açıklamaların yanı sıra rakip örgütlerin liderlerine düzenledikleri suikastler de başka bir tartışma zemini yarattı.
El Kaide-IŞİD çatışması 2014’den sonra daha şiddetli bir hal aldı ve IŞİD’e bağlı yapılar, El Kaide’nin egemen olduğu bölgelere yayılmaya başladı. Afganistan’da ise Taliban’a meydan okudular; özellikle azınlıktaki Şii mahallelerindeki sivillere saldırarak kendilerini ayrıştırdılar. El Kaide’nin Mağrip’teki yapılanması da Büyük Sahra boyunca IŞİD’e dönüştü ve ABD’ye saldırdı. Nijerya’da ise Boko Haram, IŞİD’den ayrılarak yeni bir mücadeleye girmeye karar verdi ki bu da daha fazla bölünmeye yol açtı.

El Kaide’nin seyri

Bu arada El Kaide, Irak’taki ortaklarıyla yolunu ayırdıktan sonra kendi doğal sınırlarına döndü. El Kaide yanlılarının Suriye’de kurdukları Nusra cephesi ise yakındaki düşmana mı yoksa uzaktaki düşmana mı odaklanılması gerektiği konusunda tartıştılar. El Kaide her zaman uluslararası alanda cihadcı mücadele verilmesi gerektiği savunurken Suriye’deki kolu Suriye’ye odaklanmayı tercih etti. ABD ve müttefikleri için endişe oluşturacak unsur ise Suriye’deki direnişin çökmesinin El Kaide’nin Batı’yı düşman olarak görme iddiasını kesinlikle güçlendireceğidir.
Birlik olunamaması bir zayıflık işareti olarak yorumlanabilir ve hükümetler çoğu zaman düşmanları arasında sorun ararlar. “Böl ve yönet” (Divide and Rule) pek çok zaman kullanışlı bir slogandır; ancak yerel isyancılarla teröristler arasındaki rekabetin yoğunluğu arttıkça çatışmalar daha kanlı hale gelirken sorunların çözülmesi de giderek daha zorlu bir hal alıyor. Paradoks olarak farklı bileşenlerin olması siyasî çözüm için kapı aralayabilir.
Cihadcıların dağılımları ve kendilerini koşullara göre adapte edebilme yetileri onlara karşı güç kullanarak mücadele etme seçeneklerini sınırlandırdı. Bir alternatif, cihadcıları çekici kılan köklü ve olumsuz şartları düzeltmek olabilir. Ancak şiddetin nedenini oluşturan pek çok ekonomik, sosyal, siyasî meseleler tanımlanabilse bile bunları çözmek çok büyük sabır ve kararlılık gerektirecek kadar maliyetli. Öyle görünüyor ki, şu anki ABD yönetimi ikisine de yeteri kadar sahip değil.

Masaya oturma mümkün mü?

Uğraşmak zorunda olduğumuz şey kısa dönem olduğu için, doğru koşullar altında müzakere etmek uygulanabilir bir opsiyon olabilir. Geleneksel görüş cihadcıların pazarlık edilemeyecek kadar uç örgütler olduğudur. Örneğin eski hükümet yetkililerinden Daniel Benjamin ve Steven Simon, 2003 yılında yayınlanan “Kutsal Terör” (Sacred Terror) adlı kitaplarında teröristlerin masada kendilerine bir yer bulmak istemediklerini, aksine masayı yok etmek istediklerini yazmışlardı. Ve gerçekten de bazı cihadcılar bu konuda çok inatçı. Suriye’deki aşırı uçtaki bazı cihadcı gruplar çatışmayı kesinlikle kaybedecekleri belirgin olmasına rağmen, sivillerin çatışma bölgelerini terk etmeleri için yapılacak ateşkes anlaşmaları da dâhil, her türlü uzlaşma metodunu reddetti.
Yine de cihatçı örgütler içindeki nispeten daha ılımlı olan bazı gruplar anlaşmalar gerçekleştirdi. Bazen Nusra Cephesi ile müttefik olarak hareket eden Ahrar El Şam, Rusya ve İran ile görüşmek için Türkiye’ye eşlik etti. Nusra Cephesi’nin en katı ekibi bile, Türkiye’nin Suriye direnişini birleştirmek için gerçekleştirdiği çabalarla işbirliği yapıp yapmama konusunda bölünmüştü.
Eğer uzlaşma çabaları toplumdaki bireylere kadar genişletebilinse bu inatçı örgütler de bazen baypas edilebilir. Cezayir iç savaşı sırasında, Cezayir hükümeti isyancılara genel af önermişti ve bu da pek çok kişinin mücadeleyi bırakmasına neden olmuştu. Zayıflamakta olan yapılanmalar güçlü bir askerî operasyonla karşılaştığı zaman liderleri çıkıp da Müslüman dostlarına zarar vermenin ne kadar yanlış olduğunu söyleyene kadar daha da acımasız olabiliyorlar. Tam da bundan sonra yeni gruplar El Kaide’nin peşine takılmaya başlamışlardı.
İtiraf etmek gerekir ki, ne El Kaide ne de IŞİD Taliban’a benziyor. Ve bugünün Taliban’ı da 11 Eylül saldırılarından önce Bin Ladin’i koruyan Taliban’dan farklı. Artık yeni bir liderliği var ve ABD’ye yapılacak terörist saldırılar gibi kendi sınırları ötesindeki saldırıları onaylamıyor; daha çok Afganistan sınırları içindeki askerî hedeflere saldırıyorlar. Bu tabii ki Taliban’ın nihaî hedefleri hakkında ABD’nin illüzyon görmeli demek değil; El Kaide’nin Taliban’ın sadık bir destekçisi olduğunu da unutmamalıyız. Ancak Afganistan’da bir şekilde uzlaşmaya gitmek dışında herhangi bir alternatif de yok gibi görünüyor. Aynı mantık cihadcı örgütler içinden seçilebilecek başka gruplar için de düşünülebilir. En azından bunun olası kazançları ve zayiatları değerlendirilebilir.
Esas mesele şu ki, IŞİD’in Suriye’de veya Irak’ta askerî olarak yenilmesi terörizmin veya aşırıcılığın sona ermesi anlamına gelmez. IŞİD mücadelesine devam etmeye yemin etti ve Batı’ya karşı saldırı çağrıları yapmayı da tekrarlıyor. El Kaide ile müttefikleri de Ortadoğu’daki en güçlü rakiplerinin çökmesinden kazanç elde etmek derdinde. Bu arada cihadcı yapılanmaların yükselişine sebep olan pek çok önemli sorun hâlâ var olmaya devam ediyor. Bu kadar kompleks, değişken ve genişleme ihtimali olan yapılarla nasıl mücadele edilebilineceğinin basit bir cevabı yok. Ancak tercih edilecek taraflar ile müzakere etmek de dâhil her türlü opsiyonu düşünmeye değer.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus