Kaşıkçı olayı örtbas mı edilecek?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba iyi günler, iyi haftalar. Suudi Arabistanlı muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı İstanbul’daki başkonsolosluğa girip kaybolalı 13 gün oldu, neredeyse iki hafta oldu ve sürekli bir şekilde olayla ilgili yazılar, demeçler, açıklamalar var. Ama böylesine önemli bir olayın şu âna kadar aydınlatılamamış olması başlı başına çok büyük bir soru işareti ve dolayısıyla bu yayının başlığına çıkardığım soru çok meşru bir soru: Olay yoksa örtbas mi edilecek?

Aslında örtbas edilmesi çok zor bir meseleyle karşı karşıyayız. Zira uluslararası alanda konuyla ilgili görüş belirten, konuyla ilgilenen, araştıran kişilerin ezici çoğunluğunda, Kaşıkçı’nın Başkonsolosluk’ta öldürüldüğü, sorgulanıp öldürüldüğü, hatta işkence edildiği ve hatta büyük bir ihtimalle de cesedinin parçalara ayrılarak çıkarıldığı yolunda bir görüş birliği neredeyse oluşmuş durumda. Tabii bunun esas kaynağı da şu âna kadar adını açıklamadan açıklama yapan Türk yetkililer, güvenlik görevlileri ya da belki yöneticileri. İlk başta Reuters Ajansı ile başladı, daha sonra Washington Post, New York Times gibi Batı’nın önde gelen gazetelerine farklı farklı açıklamalar yapılıyor; ama bu açıklamaların hepsinde şöyle bir tablo çizildi: “Evet, içeride öldürüldü, hatta bu konuda elimizde birtakım kayıtlar var, hatta bu kayıtları Amerika Birleşik Devletleri ve Suudi Arabistan’la da paylaştık, bu delilleri paylaştık. Böylesine önemli bir olay münferit bir olay olamaz. Bunun kesinlikle Riyad’da doğrudan en üst düzeyden onaylı ve talimatı verilmiş bir olay olması gerekir” şeklinde açıklamalar yapıldı. Bu açıklamalar üzerine inşa edildi görüşler, tahminler; ama tabii ki bu arada şu âna kadarki Suudi Arabistan yönetiminin sicili, sabıkası da bu konuda çok yardımcı oldu; özellikle Veliaht-Prens Muhammed Bin Salman’ın veliahtlığa geldikten sonraki icraatı bu konuda çok açıklayıcı oluyor. Lübnan Başbakanı’nın Suudi Arabistan’a çağırılıp alıkonulmasından, Kraliyet ailesinden ve önde gelen iş adamlarından çok sayıda kişinin gözaltına alınması, mallarına el konulması, hatta bazılarına lüks otellerde işkence yapılmasına kadar… Aslında çok az kimse Salman’ın böyle bir talimatı verdiğine şaşırıyor, çok az kişi şaşırıyor — genellikle yapılabileceği yolunda bir izlenim var. Tabii bu da Salman’ın sözüm ona reformcu imajını çok ciddi bir şekilde yerle bir ediyor. Burada açık söylemek gerekirse, eğer Kaşıkçı Washington Post gazetesinde köşe yazarı olmasaydı, Washington’da gazeteciler dışında bazı düşünce kuruluşlarından ve ülkeyi yönetenlerden özellikle eski dönem yönetimde olan kişilerle çok yakın ilişkileri olmasaydı, bir de Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere ülkeyi yönetenler ya da ülkeyi yönetenlere yakın olanlarla yakınlıkları olmasaydı, bu olay kolaylıkla örtbas edilebilirdi. Ancak hem Türkiye’den, ama esas olarak da ABD’den bir ısrar var olayın aydınlatılması yolunda. Bu anlamda Amerikan Başkanı Trump çok gelgitli bir pozisyon izliyor: Önce olay hakkında endişe duyduğunu belirtti; daha sonra böyle bir nedenle 100 küsur milyar dolarlık Suudi yatırımlarının ABD’yi terk etmesine izin vermeyeceğini söyledi; en son olarak da doğrudan Kral’la konuştuğunu ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’yu Suudi Arabistan’a yolladığını ve Kaşıkçı konusunda hızlı ve adil bir araştırmanın yapılmasını istediklerini söyledi. Böyle bir karışık durum; ama şurası muhakkak ki, Trump Suudi Arabistan’la arasını bozmak istemiyor. Nitekim Suudi Arabistan resmî yayın organında adını açıklamayan bir yetkili tehditlere misliyle cevap vereceklerini söyledi. Eğer başlarına Kaşıkçı üzerinden birtakım bir şeyler gelirse, yaptırımlar gelirse, bunun üzerine politikalarını tamamen değiştireceklerini; İran’ın önünü açacaklarını, petrol fiyatının yükselmesine neden olacaklarını söyledi — bir tür şantajda bulunuyor. Bunları yapması öyle kolay bir şey değil; ama Suudi Arabistan sonuçta belli bir gücü olan bir ülke, tek başına da hareket etmiyor, Katar dışındaki Körfez ülkeleri ile birlikte hareket ediyor. İlginç bir durumdayız; karışık bir durumda karşı karşıyayız.

Aslında Ankara için de bu geçerli: Ankara da Suudi Arabistan’ı bu konuda çok fazla karşısına almak istemiyor aslında. Her ne kadar Körfez krizinde Katar’dan yana tercih yapmış olsa da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan’la bütün ilişkileri koparmak istemediğini çok açık bir şekilde görüyoruz; nitekim Kral’la da bir görüşme yaptığını biliyoruz. Türkiye, Suudi Arabistan’da ilişkilerini koparmak istemiyor; ama aynı zamanda da bu olayın bir şekilde aydınlatılmasını istiyor gibi bir görüntü çiziyor. Bu da Türkiye’nin Suudi Arabistan’la olan münasebetlerinde elini kuvvetlendiriyor, çok değişik bir durum. Yani şöyle söylemek lazım: Aslında Ankara’nın tercihi, Başkonsolosluk’taki bu cinayetin Suudi Arabistan tarafından Riyad’dan gelen talimatla hunharca işlendiğini Batı tarafından kanıtlanması; ama Batı bu işi Türkiye’ye bıraktı. Türkiye’nin bunu kanıtlayabilmesi tek başına çok mümkün olmayacağa benziyor; çünkü Suudi Arabistan’la ortak bir komisyon kuruldu ve Türk güvenlik güçlerinin ve adlî makamların Başkonsolosluğa girmesinden önce o komik fotoğraf: Temizlikçiler Başkonsolosluğa geldiler. Buradan artık ne çıkar? Çok belli değil.

Burada şöyle bir olay ile karşı karşıyayız: Geçenlerde de The Economist’in de yazdığı gibi, Türkiye, son yıllarda Arap dünyasından çok sayıda kişiye ev sahipliği yapıyor ve bunların içerisinde, bulundukları ülkede muhalif konumda olan çok sayıda insan var. Akla tabii ki ilk Suriyeliler geliyor; ama sadece Suriyeliler değil Mısırlılar da var, Körfez ülkelerinden de var, Cemal Kaşıkçı olayını da gördük. Ve bütün bu kişiler Türkiye’nin bir anlamda himayesi altında; ama Cemal Kaşıkçı olayı onları çok ciddi bir şekilde endişelendirmiş — bu anlaşılıyor. Bu konuda o çevrelere yakın kişilerle konuştuğunuzda –ki ben öyle yaptım, çok büyük bir tereddüt ve kaygı olduğunu öğrendim– Türkiye’nin bu politikasını sürdürebilmesi için Kaşıkçı olayının örtbas edilmemesi gerekiyor. Yani Kaşıkçı olayından dolayı açık bir şekilde Suudi Arabistan yönetiminin mahkûm edilmesi halinde, burada varolan diğer Arap muhalifler –ki başka ülkelerden de muhalifler olabilir, ama esas olarak Arap muhalifler– bir ölçüde kendilerini güvenli hissedebilirler. Ama eğer bu olay örtbas edilirse, o zaman burada kalmanın çok zor olacağı kesin. Örtbas etmek ne anlama gelir? Bunun karşılığında bir şeyler alınması halinde örtbas olur, o zaman da “Parayı veren düdüğü çalar” gibi bir olayla, parası olanın istediği türden yargısız infazlar yapabileceği gibi bir imaj ortaya çıkabilir. Türkiye’nin, Ankara’nın işi gerçekten zor; hem bir taraftan olayın aydınlatılmasını, hem aynı zamanda Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle ilişki kopartmamayı ve de bu durumdan bir şekilde yararlanmayı, açıkçası öncelikle ekonomik anlamda yararlanmayı ve geride kalan, Türkiye’de kalan diğer Arap muhaliflere de bir şekilde güven verebilmek… Bütün bunların hepsinin birden olabilmesi pek mümkün gözükmüyor. Dolayısıyla bazı tercihler yapmak zorunda kalabilir Ankara. Eğer tercihini şu ya da bu şekilde örtbas yolunda yaparsa –yani bu örtbasın farklı farklı yöntemleri olabilir, nitekim bugün Amerikan Başkanı Trump birtakım düzenbaz katiller tarafından yapılmış olabileceğini söyledi– yani nasıl bir şey olabilir? “Başkonsoloslukta öldürülmüş olabilir, ama bunlar Suudi Arabistan’ı zor durumda bırakmak isteyen birtakım başka güçler” falan gibi senaryolar, komplo teorileri belki gündeme gelebilir. Ya da birileri, örneğin Başkonsolos ya da 12 Suud yetkili kurban edilir bu olayın sorumlusu olarak; ama burada Suud yönetiminin payı olmadığı sonucuna varılabilir — değişik değişik yöntemler söz konusu olabilir. Ama doğrudan bunun Veliaht-Prens Salman’ın bilgisi dahilinde organize planlı bir suikast, cinayet olduğu dışındaki seçeneklerin hepsi bir şekilde örtbas anlamına gelecek ve genel kamuoyunu, olayla ilgili kişileri tatmin etmeyecek. Bunların başında tabii ki Amerikan medyası Washington Post geliyor. Washington Post’un varlığı gerçekten bir anlamda soruşturmanın selameti açısından bir tür sigorta işlevi görüyor. Tabii ki birçok kişinin aklına Suud rejiminin Washington Post’u da bir şekilde satın alabileceği, ikna edebileceği gelecektir; ama bu olayda bunun olabileceği bana pek mantıklı gelmiyor. Gördüğüm kadarıyla sürekli her gün bu konuda çokça haber ve yorum yayınlıyorlar ve bunların hepsinde de çok direkt, net olarak –tabii ki ihtiyat payını kullanıyorlar ama– Suud rejimini, özellikle de Veliaht-Prens Salman’ı çok ciddi bir şekilde sorguluyorlar. Dolayısıyla buradan kolay kolay sıyırması çok mümkün olmayacağı benziyor.

Peki böylesine vahim sonuçlara yol açacağa aşikâr olan bu işi, cinayeti neden işledi? Neden işlemiş olabilir Suud yönetimi? Bu konuda çok değişik senaryolar yazılıyor, çok değişik yorumlar yapılıyor Türkiye’de ve yurtdışında. Ama herhalde hemen hemen herkesin birleştiği noktalardan birisi Suud rejiminin bu tür olaylarda yaptıklarının yanlarına kâr kalacağına inanıyor olmaları var. Herhalde paralarının, petro-dolarlarının, Batı’daki yatırımlarının, bu güçlerinin onlara her şeyi yapma özgürlüğü verdiği gibi bir kanıları var. Ve özellikle de dünyada son yıllarda Amerika’da Trump’ın iktidara gelmesi, Batı’da yaşanan sağ popülist dalgayla beraber ve post-truth yani hakikat-sonrası dönemde bu işin daha kolay olacağını düşünüyorlardı; ama şu âna kadar görünenlerden, yaşananlardan, yapılan değerlendirmelerden, bunun çok yanlış bir hesap olduğu ortaya çıkıyor. Bence çok büyük bir hata, stratejik hata yaptılar. “Nasıl olsa olay kapanır büyümez, bize inanırlar, bizim üzerimize kimse gelmez” düşüncesinde yanıldılar. Ancak onların hata yapmış olması bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödeyecekleri anlamına gelmeyebilir. Tekrar örtbas meselesine geliyoruz; gördüğüm kadarıyla, şu anda baktığım kadarıyla, bu olayın çok sıkı takipçisi Amerikan medyasını kenara bırakacak olursak, gerçekten Cemal Kaşıkçı’nın akıbetinin her yönüyle ortaya çıkması için uğraşan birkaç yakınındaki arkadaşı, sevenleri dışında çok fazla insan yok. Kısa bir süre içerisinde bu olay, onun kaybolması –ki bence öldürülmesi– birçok güç tarafından bir pazarlık enstrümanı haline geldi. Yani yapılan değerlendirmeler ve tartışmalarda bir insanın hunharca öldürülmüş olma ihtimalinin geri planda kaldığını görüyoruz; hunharca öldürülmüş olma ihtimalinin, daha önem verilen birtakım pazarlıklara malzeme edildiğini görüyoruz. Dolayısıyla bu da olayın örtbas edilmesi ya da tam aydınlatılmaması ihtimalinin giderek artmasına neden oluyor.

Nişanlısının önce Washington Post’a sonra New York Times’a yazdığı yazıları okudum. Gerçekten bu olayın en saf insanî bir şekilde ele alındığı, belki de yegâne yazılar onlar; ama onun yazılarında, özellikle son New York Times yazısında büyük ölçüde bir çaresizlik ve umutsuzluk gördüm. Umarım o da yanılıyordur ben de yanılıyorumdur, umarım bu olay aydınlatılır. Ama realpolitik bize Cemal Kaşıkçı’nın bir şekilde kimvurduya gideceğini işaret ediyor. Birtakım aydınlatmalar, birtakım sorumluluk üstlemeler olabilir; ama bunu külliyen bir hesaplaşma, gerçek sorumluların ortaya çıkarılması vs. gibi bir durumla karşılaşma ihtimalimiz her geçen gün azalıyor ve Türkiye kamuoyunun da bu olaya ilgisinin kısa bir süre içerisinde azalmış olduğunu da bu arada not olarak düşelim. Zaten Türkiye artık bir kriz cenneti ya da cehennemi haline geldi. Her gün yeni bir kriz; kendi krizimiz, yanıbaşımızdaki krizler… Bu tür olaylarda olduğu gibi bizi aslında birinci derecede ilgilendirmeyen ama küresel çapta krizler… Türkiye artık bir kriz yorgunu olduğu için çok da fazla umursamaz. Yani ilk gün, birkaç saat belki, birkaç gün belki… kısa zamanda unutuluyor. Cemal Kaşıkçı’nın da artık çok fazla kimsenin umurunda olmadığını üzülerek müşâhede ediyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus