putin-erdogan-duterte-orban-tough-guys

Demokrasilerin çöküşünün kökenleri

Thomas Cantaloube’un 2 Kasım 2018’de Mediapart’ta çıkan analizini Haldun Bayrı çevirdi.

Bolsonaro

Brezilya’da Bolsonaro’nun seçilmesi, Trump’ın, Duterte’nin, Salvini’nin, Orbán’ın, Putin’in veya Erdoğan’ın seçilmelerinin bir devamı. İktidara erişen bu çehreler, eşitsizlikleri kolaylaştıran politikaları ve iç sapmaları nedeniyle demokrasilerin zayıflamasının endişe verici göstergesi.

 

Donald Trump’ın Beyaz Saray’a girişinden birkaç hafta sonra, Amerikan başkentinin saygıdeğer gazetesi, 2013’ten beri mültimilyarder Jeff Bezos’un malı olan Washington Post, bir sloganla donanma kararı aldı: Democracy dies in darkness, demokrasi karanlıkta ölür. Bu çarpıcı özlü söz, yalanın, şaibeli ideolojilerin, kamufle edilmiş beceriksizliğin ve şahsî zenginleşmenin yuvası Trumpçılığa panzehir olarak tahayyül edilmişti. Fakat her ne kadar övgüyü hak etse de, bu basın formülünün maalesef eksik olduğu ortaya çıkıyor; zira, şu sıralarda, demokrasi apaydınlıkta da can veriyor.

Şu tarihte bunun son örneği, birçok koşulun elvermesi sayesinde nüfus bakımından yeryüzünün beşinci büyük ülkesinin devlet başkanlığına itilen Jair Bolsonaro’nun Brezilya’sı: en popüler muhalif hapiste, siyaset sınıfını yolsuzluk sarmış, ekonomik kriz ve salgın halinde bir şiddet var. Bu adam, generallerle dolu bir hükümet kabinesi, sendikacı ve çevreci militanların tutuklanmasını ya da dövülmesini, zaten bölgenin en haşinleri arasında yer alan polislerin dizginlerini koyvermeyi ve dosdoğru Chicago neoliberal okulunun elkitaplarından çıkmış bir ekonomi politikası vaat ediyor.

Bolsonaro ne olduğunu gizlemiyor. Demokratik yarışa fikirlerini ve niyetlerini saklayarak katılmadı. Kendinden önceki Trump, ya da Vladimir Putin, ya da Viktor Orbán, ya da Matteo Salvini, ya da Rodrigo Duterte, ya da Recep Tayyip Erdoğan, ya da Kaczynski kardeşler, ya da Nigel Farage, ya da Le Pen ailesi ve diğerleri kadar açık sözlüydü. Altında bir araya getirilmeye kalkışıldıkları ve şimdi üzerinde durmayacağımız, çoğu zaman kısa ve eksikli ifadelerin (popülistler, milliyetçiler, illiberal demokratlar…) ötesinde, bu siyasî yöneticiler, Berlin Duvarı’nın, apartheid’in ve Güney Amerika ile Asya diktatörlüklerinin neredeyse birlikte yıkılmalarından beri sağlam bir biçimde kök saldığı zannedilen demokrasinin, dayanışmanın ve özgürlüklerin temellerine saldıran, çoğu zaman aşırı sağdan, yaygın bir muhafazakâr hareketin parçaları.

Her ne kadar Francis Fukuyama’nın 1992’de yayımlanan Tarihin Sonu ve Son İnsan (çeviren Zülfü Dicleli, Profil Kitap, son baskı 2018) adlı denemesiyle o dönemde ve sonrasında (nadiren okunmuşsa da) çok alay edilmiş olsa bile, o deneme epey gerçek bir durumu tasvir etmekteydi: Demokratik, bireysel özgürlüklere saygılı, elbette kapitalist fakat güçlü bir sosyal refah devletine de yer bırakan ulusların –Kuzey Amerika modeli de olsa, Japon modeli de olsa, ya da Avrupa Topluluğu’nun (sonra da Birliği’nin) sunduğu model de olsa– daha zengin ve daha huzurlu olup diğerleri için örnek oluşturdukları ortaya çıkmaktaydı.

Rusya ve Sovyet boyunduruğundan kurtulan uyduları da söz konusu olsa; cellat generallerini bertaraf eden Şili, Arjantin veya Brezilya da olsa; askerlerini kışlalarına gönderen Türkiye de olsa; Filipinler veya Endonezya diktatörlüklerinin düşüşü de olsa, 1980 ve 1990’lı yıllar, taşıyıcılığını her renkten ve her kökenden halkların demokratik özlemlerinin yaptığı yıllar olmuştu.

Fakat sansürlenmiş gazetelere, hileli seçimlere ve sökülen tırnaklara düşkün değilsek fazla tereddüt göstermeden ilerleme diye niteleyebildiğimiz bu olgunun ardında, şu sıralar olgunlaşmakta olanın mayası kendini göstermeye başlıyordu: Olduğu haliyle demokratik ve liberal sosyo-ekonomik düzene bir karşı çıkış olmayıp, onun sapmalarının sonuçlarına karşı çıkış. Bolsonaro, Trump, Duterte, Putin, Erdoğan, Avrupalı neo-faşistler ve diğerleri, eşitsizliklerin artmasının, sınıf düşme duygusunun, model olduğu söylenen o demokrasilerdeki ve onlara ayak uyduranlardaki yöneticiler tarafından siyasî elitlerin sahte vaatlerinin ve yolsuzluklarının hoşgörülmesinin tehlikeli aksi tesiridir.

Bu yeni yöneticilerin bugün demokrasiyi alenen tehdit ediyor olmaları, seleflerinin, onları buraya getirmiş olan ülke ahalilerinin büyük bir kısmı için tahammül sınırlarının ötesinde daha önce istismar ettikleri imleçleri dibine kadar götürme iradelerindendir.

50’li yıllar demokratik ülkelerdeki toplumsal eşitsizliklerin günümüze nazaran daha az olduğu bir dönemdi

Şu 21. yüzyıl başlangıcının en büyük hâdisesi, eşitsizliklerin büyümesidir ve halkların büyük bir kısmında mevcut, ebeveynlerinden daha kötü bir yaşamları olduğu duygusudur. ABD’nin fifties denen yıllarındaki ya da Fransa’nın “şanlı otuz yıl”ındaki villa-araba-iki çocuk-iyi eğitim-tek bir maaş özleminin karşılanması git gide daha zorlaşmaktadır. Bugün herhangi bir ülkede, eve iki maaş girmeden yuvalarının doğrudan ihtiyaçlarını (mesken, gıda, ulaşım, giyinme, öğrenim) karşılayabilen çiftler enderdir.

İşler git gide daha fazla güvencesizleşmektedir ve ücretler düşüktür; sendikalı işçilerin yerini robotlar, geçici istihdam edilenler ya da “serbest çalışanlar” almıştır. Hem çalışıp hem yoksul olmak Batılı demokrasilerde 19. yüzyılın sonundan beri ortadan kalkmakta olan bir mefhumdu. Artık dönmektedir.  Zola, Dickens ya da Steinbeck’vâri yaşamları mümkün mertebede azaltmak maksadıyla “güvenlik filtreleri” inşa etmiş olan ülkelerde, sosyal ve tıbbi koruma sistemleri artık saldırı altındadır, kemirilmektedir, gayri meşrulaştırılmaktadır.

Bu dönüşümlerin elbette bir kaynağı vardır. Siyasî kararların, özellikle de neo-liberal esinli vergi kararlarının sonucudur; bunun en aşırı ilk örneği, Margaret Thatcher, Ronald Reagan ve mirasçılarının düşkün oldukları o trickle down (damla damla sulama) teorisidir — ki bu teori hiçbir ciddi ekonomist tarafından doğrulanmamıştır. Bugün çok sayıda araştırma, 20. yüzyılın ortasında eşitsizliklerin azaltıldığı o büyük dönemin yüksek gelirlere ve şirketlere güçlü bir vergilendirmeyle beraber yürüdüğünü, bunun beraberinde de güçlü bir anti-tekel mevzuat sisteminin geldiğini göstermektedir.

Başkanlığının ilk önlemleri , yani en simgesel olanları, vergi kaçışları hükümran yönetimlerin suratına tükürmekle eşdeğer olan GAFAM’ın (Google, Apple, Facebook, Amazon, Microsoft’un kısaltması) vergilendirilmesi olmak yerine, servet vergisini ve çalışma mevzuatını kaldırmak olan Emmanuel Macron, popülerliğinin bu kadar çabuk düşmesine neden şaşırır ki? Zenginliklerine benzeri görülmemiş bir biçimde Batılı bankaların desteklediği bir avuç düzenbaz tarafından el konulması olarak yaşadıkları demokrasiye geçişe Rusların hâlâ inanmalarını nasıl beklersiniz? Bütün ellerine geçen, düşmekte olan bir ortalama ömürdür.

 

Eşitsizlik uçurumunun derinleşmesi, artık herkes bundan haberdar olduğu ölçüde zulüm şeklinde yaşanmaktadır

Büyük Britanya’da, Thatcher’dan beri İşçi Partisi’ninkiler de dahil olmak üzere birbirini izleyen tüm hükümetler tarafından yürütülen, 2012’den beri muhafazakârların daha da artırdığı kemer sıkma politikalarının yarattığı tahribatın sonuçları görülmeye başlanıyor: yüzlerce kamu kütüphanesi kapanıyor, üniversite kayıt harçları yükseliyor, çocuklar okula boş mideyle gidiyor.

Bu genel manzarada, Brezilya farklı bir çehre sunmalıydı; çünkü Lula Inacio da Silva’nın 2003 ile 2010 arasında izlediği sosyal politikalar, milyonlarca yuvaya yoksulluktan çıkma, başını sokacak bir mesken bulma, düzgün bir şekilde beslenme olanağı sağlamıştı. Fakat, aynı zamanda, Brezilya orta sınıfları da Avrupa’daki orta sınıflarla aynı dertlere dûçâr olmuştu: daha da düşük ücretli işlere, artan kiralara, düşmekte olan bir ekonomiye. Özellikle, bazen feodalitenin sınırlarında olan Brezilya gibi eşitliksiz bir toplumda, yoksulların yaşam koşullarındaki tedrîcî düzelme, toplumsal merdivende onların bir basamak üstünde olup bundan istifade edenleri mahrum bırakmıştı: Düşük ücrete bahçıvan, aşçı, bekçi ya da dadı bulunmuyordu artık.

Eşitsizliklerin artması her halükârda yoksulların daha da yoksullaşmasından ibaret bir şey değildir; demokratik hükümetler tarafından hayata geçirilen politikalardan istifade etmiş olan bazılarının zenginliklerinin patlamasındandır: Emeğiyle kazananların ödediği vergilere nazaran sermaye gelirlerinin hakkaniyetsiz vergilendirilmesinden, vergi kaçışına gösterilen müsamahadan, müterakkî verginin sorgulanmasından.

Orta sınıflardaki sınıf düşüşü ve büyük çoğunluğun güvencesizleşmesi, ortalamadan daha açıkgöz ya da daha şanslı, daha bağlantılara sahip ufak bir elitin ölçüsüz derecede rahat durumuyla karşılaştırılırsa, bu hâdise inanılmaz bir simgesel şiddettedir. Neredeyse hiç vergi ödemeyen, aynı zamanda da ulusal bütçeyle yapılmış yollardan ya da elektrik hatlarından yararlanan şirketlerin ciroları, bazı devletlerin gayrisâfî yurtiçi hâsılasından fazladır; bazı şirket başkanları, bir yılda, çalışanlarının çoğunluğunun tüm meslek yaşamları boyunca kazandıklarından fazla kazandığı vakit, bu adaletsizlik duygusuyla doğan hınca kapılmamak mümkün müdür?

Jair Bolsonaro ya da Rodrigo Duterte, ülkelerini kangren gibi saran hayli gerçek fiziksel şiddet üzerine kampanyalar yapmışlardır; Vladimir Putin yurttaşlarına “Ya ben, ya kaos” deyip durmaktadır; fakat bu yöneticiler aynı zamanda, illâki daha zeki ya da daha yetenekli olmayan, fakat kendi lehlerine hileli bir sistemden sebeplenerek batmamak için çırpınan çağdaşlarının üzerine çıkan bir aşırı-zenginler kastının temsil ettiği o simgesel şiddetten de çıkar sağlamaktadırlar.

Diktatörlük döneminde Brezilya ordusu: Bolsonaro’nun diriltmeyi vaat ettiği bir hortlak

Eşitsizlikteki uçurumun böyle derinleşmesi, artık bundan herkesin, insanlık tarihinde hiç görülmediği kadar haberdar olması ölçüsünde zulüm şeklinde yaşanmaktadır. Dijital devrim de tıpkı okuryazarlığın yayılması gibi, yakınımızda ya da uzağımızda olup bitenlerden habersiz kalınmasını azalttı. Demokrasileri zayıflatan iki hâdise de eşlik etti bu olguya. İlki, medyanın şifrelerinin yurttaşlar tarafından çözülmesidir. Bir mikrofona konuştuklarında sırf onların ağzından çıktı diye sözlerine inanılmasına alışkın olan yöneticiler, artık samimiyetlerinin sorgulandığını görüyorlar. Politika cambazlarının (spin doctors) hileleri git gide daha kolay teşhis edilebiliyor.

Madalyonun tersi ise, “televizyonda iyi görüntü vermeyi beceremeyen” adayların ya da seçilmişlerin palavracılar veya az çok nev’i şahsına münhasır karizmatik şahsiyetler lehine biçimde kıyıya itilmeleri oluyor. Brezilya İşçi Partisi’nin yetkin São Paulo belediye başkanı Fernando Haddad, arkasında icraatı olmayan ama üst perdeden konuşan Bolsonaro karşısında sönük bulunur. İletişim danışmanları tarafından dar bir kalıba sokulan Hillary Clinton’ın, tele-gerçeklik starı Trump’tan daha az ikna edici olduğuna hükmedilir.

Bu medyatik hercümercin ikinci etkisi de, kaçınılmaz biçimde, ambarlarındaki düşünceleri ve “uydurma haberler”iyle (fake news) sosyal ağların uçuşa geçmesidir. Bir birey neredeyse her şeyi okuyup görebildiği vakit, seçmek zorunda kalır ve önceden bildiğine ya da ona daha çekici görünene yaklaşır. Haberdar olmayı arzulayan herkesin bunu yapabildiği, ama içinde boğulmamak için yapmadığı bir çağın paradoksudur bu. Bolsonaro’nun taraftarlarına WhatsApp’tan gönderdiği sahte haberlerden Cambridge Analytica’nın Trump için yaptığı manevralara , veya Rusya ya da Türkiye’deki babadan kalma otosansürlere, aşırı haberden kaçan kimselere yanlış haber vermek kolay hale gelmiştir.

Demokrasilerde referans yerine geçenlerin –seçilmişler, büyük girişimciler ve gazetecilerin– sözünün skandallar ve sahte vaatlerle değer yitirmesi ölçüsünde, “uydurma haberler” imal edip yaymak daha da zahmetsizleşmiştir. Parti finansmanları da söz konusu olsa, kişisel servet yapmak da söz konusu olsa, siyasî yolsuzluk davaları hiçbir devleti esirgememektedir. İtalya’daki Mani Pulite’den (“Temiz Eller”), Brezilya’daki Lava Jato (“Hızlı Yıkama”) operasyonlarına; François Mitterrand döneminde Sosyalist Parti’nin şeffaf olmayan finansmanından, Nicolas Sarkozy’nin 2012 kampanyasına; lobicilerin hediyelerini kabul eden Amerikan Kongresi temsilcilerinden, sonunda gidip Goldman Sachs’ın kapatması olan Avrupa Komisyonu başkanına… kamu görevinde çalışmanın %1 kulübüne alınmada ön basamak işlevi gördüğünü düşünmemek mümkün mü? Üstelik iş üstünde yakalananların neredeyse hepsi, kendilerine karşı kanıtlar dağ gibi yığılsa bile masum olduklarını söylerler. Yalan, itirafları bile yozlaştırmaktadır.

Sadece inananları taahhüt altına sokan vaatler ise kamu parasının bu gaspının öteki yüzüdür. Seçim kampanyasındaki taahhütlerini yerine getirmediğini kabul eden kaç yönetici vardır? Filanca yasanın, elde kırmızı boya olmasına rağmen aslında beyaza boyayacağını ilan etmek için kaç tanesi televizyonlara çıkmıştır? “Barışın savaş olduğu”nu ilan etmekten ibaret olan bu Orwell’vâri tutumun örnekleri haddinden fazladır ve sayılamayacak kadar çoktur; fakat bunların öyle bir biriken etkisi olmuştur ki, bir politikacı ağzını açar açmaz, derhal kuyruklu bir yalanın çıkacağından herkes emindir.

Demokrat yöneticiler anti-demokratların yolunu hazırladılar

Çokuluslu şirketler ve küreselleşme çağında birçok devlet başkanından güçlü oldukları kabul edilen büyük patronların içtenlik ve demokratik şeffaflık oyunundaki durumu da bundan iyi değildir. Enron’dan Petrobras’a, Gazprom’dan Lehman Brothers’a, usûlsüzlükler, yolsuzluklar ve ayartmalar, bazen, cezasızlık balonu bir ifşayla patlayana kadar, business’ın alışılagelmiş unsurları gibi görünmektedir. Ya “istihdamı koruma planları” adı verilen işten çıkarma programlarına, veya şirketi batırmış genel müdürlerin sırtına bağlanan yaldızlı paraşütlere ne demeli? Bol sıfırlı maaşlılardan çok daha kalabalık olan kovulanlar, işini kaybetmemek için kendini paralayanlar ya da iki yakasını bir araya getirmeye uğraşanlar, bu yeni girişim yırtıcılığının ve “yeni dil”in (novlangue) ne menem bir şey olduğunu ilk görenlerdir.

Gazeteciliğe gelince; bazen dördüncü güç diye nitelense de, ya güçlülere gülücükler saçtığı için, ya bizzat yöneticilerin elinde olduğu için (Murdoch-Berlusconi-Dassault modeli her tarafa yayılmıştır), ya da prens düğünlerinin, ünlü televizyon sunucularının ya da Saddam Hüseyin’in kitlesel imha silahlarının haber olduğuna inandırmaya uğraştığı için, kurşunu kendi ayağına sıkmıştır.

Demokrasinin doğası gereği erdemli bir sistem olduğunu kimse iddia etmemiştir. Winston Churchill’in aforizmasına göre, “denenmiş diğerleri dışında en kötüsü”dür hatta. Ama büyük çoğunluğun çıkarından uzak politikalar yürüten; mensubu oldukları ufak bir elite iltimas geçen; kamu yararı üzerinde manipülasyona, yalana başvurup zenginleşen demokrat yöneticiler, anti-demokratların, Brezilyalı, Amerikalı, Türk, Rus, vb. “canavar”ların yolunu hazırlamışlardır.

Paradoks şu ki, bu yeni gelenler, yollarını hazırlamış olanların panzehiri değildir. Hatta çoğu zaman daha da beterdirler. Putin’in, Trump ya da Erdoğan’ın etrafındaki bozulma korkunçtur. Duterte’nin, Orbán’ın ya da yukarıda anılan üç ismin ilettikleri sözlü ya da polisiye şiddet, demokratların en çok anıranından da kabadır. Kendilerini popülist diye nitelemekten hoşlanmalarına rağmen, içlerinde hiçbiri hakikaten halkın yararına ekonomik politikalar yürütmemiştir. Yalanlar ve bilgi çarpıtmaları her günkü uğraşlarıdır. Fiilî olarak icraatları, demokrasinin ve özgürlüklerin zayıflatılıp kökünün kazınmasına hizmet eder; selefleriyle aynı araçları, fakat ifrata vardırarak kullanırlar.

Trump ve Duterte

Bu koşullarda, özgürlüklerin köküne kibrit suyu dökmelerine ve diğerlerinin aleyhine biçimde bir avuç kimseyi zenginleştirmelerine rağmen şu diktatörler nasıl seçilmekte ve bazen açık farkla tekrar seçilmektedir? Büyük sihirbazlık yetenekleri, daha önce zikrettiğimiz bütün demokrasi çatlaklarını kimlik politikaları kılığına sokarak bu çatlakları daha da zorlamalarıdır; buna kültürel savaş da denmektedir. “Bize karşı onlar”dır bu. Demokratik yaşamdaki alelâde sürtüşmeler ateşli bir belâgatle ifrat derecesine vardırılır; bir varlık-yokluk meselesi haline getirilir âdeta.

Eşcinseller, kentliler, İspanyolca konuşan göçmenler ve çevreciler Amerikan Midwest’inin (Orta Batı) kırsalında ya da varoşlarında yaşayan müminlere kendi yaşam biçimlerini dayatmak istiyorlardır. Favela’lardaki yoksullar Brezilya beyaz orta sınıfının kalesine hücum eden barbarlardır. Avrupa’daki Hıristiyan ulusların çözülüp dağılmasını hedefleyen farklı komploların ardında, Yahudiler –yine onlar!– gizleniyordur. Ve elbette, göçmenler mutlak kötülüğü temsil ediyorlardır; çünkü başkalarının işlerini ellerinden alıyorlardır, suç salgınına neden oluyorlardır, dinleriyle örf ve âdetlerini getiriyorlardır: Her ne kadar yalnız olmasalar da, aşırı sağın bu anti-demokratik dalgasında en çok tercih edilen günah keçileridir.

“Değerlerimiz”e ve “zenginliklerimiz”e karşı bu varoluşsal tehdit belâgati, en azından 19. yüzyıldan beri otoriter ve özgürlük katili sağın nev’i şahsına münhasır tescilli markasıdır. Bunun esin kaynağı demokratlar olmamıştır. Maalesef, bugün büyük bir entelektüel ve siyasî akıl karışıklığı içinde, sorumlusu oldukları sapmalara karşı azimle mücadele etmeye hazırdır onlar.

Sosyalist bir Fransız cumhurbaşkanı (François Hollande) vatandaşlıktan çıkarma üzerine bir yasa teklifinde bulunduğu ve onun başbakanı (Manuel Valls) tırmanmakta olan İslamofobinin başını çektiği zaman, onları Ulusal Cephe’den (Front/Rassemblement national) ayıran ne kalır? Beyaz Saray, “Amerikan halkı”nın korunması adına, “terörist” olduğunu varsaydığı kişileri gözetlemek, kaçırmak, hapsetmek ya da öldürmek için kendini yasalardan âzâde kıldığı zaman, bunun muz cumhuriyetlerinin uygulamalarından ne farkı kalmaktadır?

Boris Johnson gibi ön plandaki bir siyasî yönetici Brexit referandumu sırasında kendi konumu için yazı tura attığı, sonra da miadı dolmuş bir Britanya İmparatorluğu anlayışı adına çıkışın zararsızlığı üzerine yalanlara itibar ettiği zaman, UKIP’teki aşırılıkçılardan nasıl ayırt edebiliriz onu? Avrupa hükümetlerinin neredeyse tamamı (512 milyon yurttaşı temsilen) ölümden kurtulmuş 629 göçmenin bulunduğu bir tekneyi ağırlamayı reddettiği zaman, ya da ABD Başkanı (325 milyon nüfus) kuzeye doğru ilerlemekte olan 2000 Güney Amerikalı’nın konvoyuna ateş açtırmakla tehdit ettiği zaman, demokratların savunduklarını iddia ettikleri insanlık ilkeleri nerededir?

Trump ve Orban

Bolsonaro’lar, Orbán’lar, Trump’lar, Erdoğan’lar, Putin’ler ya da Salvini’ler, kendilerini iktidara taşımış olan halk öfkelerinin arazlarıdır. Bu antidemokratik hastalıkla mücadele etmek için, önce, söylemlerini kopyalayarak köklerinin kurutulacağını hayalleyerek peşlerinden koşmayı kesmek gerekmektedir; zira, Jean-Marie Le Pen’in bir gün demiş olduğu, tekrarlanmaya değer tek sözünü tekrarlarsak: “İnsanlar her zaman orijinali kopyasına tercih edeceklerdir.”

Daha sonra ve aynı zamanda, yolsuzluk, cezalandırılmazlık, vergi kaçışı ve seçilmiş ya da atanmış temsilcilerin kamusal yalanları (ve onların light versiyonu: ezbere söylem) gibi demokrasinin sapmalarını hoşgörmeye son vermek gerekmektedir. Son olarak da, eşitsizliklerin kaynakları olup, “bize karşı onlar”ın ve demokrasinin reddinin ürediği yatağı oluşturan ekonomik politikaları alt üst etmek gerekmektedir.

Yoksa anti-demokratlar kendiliğinden çökene ya da bozguna uğrayana kadar sabredebiliriz; bu kaçınılmaz bir biçimde başlarına gelecektir; çünkü politikaları, seçilmelerine neden olan dertlerin hiçbirini çözmemektedir. Ama onlar çukur kazma işini bitirdikleri zaman, özgürlüklerden, dayanışmadan ve demokratik kurumlardan geriye ne kalacaktır? Bunu görmek için beklenmese daha hayırlı olur.