Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (8): Çaresizlik hali, çaresizlik hissi

Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap:

 

Çaresizlik hali, çaresizlik hissi

 

Merhaba, günaydın. İyi haftalar. Bugün başlığımız; çaresizlik hali ve çaresizlik hissi. Hem ülkenin durumu hem çeşitli politik aktörlerin pozisyonları ve süreklileşen krizlerin karşısında dünyada ve Türkiye’de çok sık gündem haline gelen kavram haline geldi çaresizlik.

Biraz da buna ilham veren bir kaç gelişmeyi de işaret etmeliyim. Bir tanesi Selahattin Demirtaş’ın verdiği son röportajla aslında umutlu olmaya mecburiyeti hatırlatan sözleri, SP ve CHP’nin yerel seçime dönük olarak “çare bulunabilir” temalı sloganlar kullanmaya niyet etmeler. Son olarak iddianamesiz biçimde hapiste tutulan Osman Kavala’nın yine bu hukuksuzluğun sonucu olarak birinci yılını doldurması gibi meseleler, bu kavram üzerine konuşmayı teşvik eden şeyler oldu.

Soru 1 – Çaresizlik meselesini niye konuşuyoruz? Çaresizlik bir gerçek durumu mu yoksa bir hissi mi belirliyor?

En sonda söyleyeceğimi peşinen söyleyeyim; aslında ikisi de doğru. Çaresizlik bir somut durumu tarif eden bir şey de olabilir, çok kuvvetli bir duygu da olabilir. Aslında çaresizlik haliyle, çaresizlik hissi arasındaki alan sorunlu bir alan. O alan ne kadar büyürse gerçek durumun ve koşulların hayata yansıması ile ilgili farklı tezahürler ortaya çıkıyor. Siyasette de bu böyle.

Elbette bir ezelden ebede bir çaresizlik halinden bahsetmek doğru olmaz. Çaresizliği kader gibi kurmak doğru bir şey değil. İnsan varsa çare de vardır, umut da vardır. Ama çaresizlik diye bir şey var. Belirli bir konjonktürde, belirli bir zamanda ve zeminde hakikaten çok somut çıkışlar olmayabilir; alternatifler geçici olarak tükenmiş olabilir; çok zorlu şartlar oluşmuş olabilir. Çaresizlik gerçek bir hal haline gelebilir. Hatta çaresizliğin yeterince farkında olunmazsa, çok ciddi riskler, yanlış risk analizleri yüzünden çok yıkıcı yenilgiler de mümkündür. Yani bir gerçek hali var çaresizliğin. Biraz sonra hem dünya hem Türkiye için konuşacağımız gibi.

Bir de çaresizlik hissi var. Bu elbette ki oransal olarak bir denklik içermiyor. Yani çaresizlik hali ile hissi arasında daima bir açı var. Yaygın gündelik kullanımda da çaresizliği bir duygu olarak kullanıyoruz. Bir durumu tarif etmek için değil de bir hissi tarif etmek için kullanıyoruz. Genellikle çaresizlik hissi de yüksek duyguları ifade eden, bu anlamda da biraz şartlarla oransız bir ilişki kuran bir his. Hatta çaresizlik durumunun, şartların çok değişmemesi bile bazen çaresizlik hissini büyütüyor. Dolayısıyla, çaresizlik stabil bir his değil, yayılan ve etkisi geometrik olarak artan bir his.

Soru 2 – Peki, şu an Türkiye’de bunun hangisi daha belirleyici?

Getirilen yeni rejimin özellikleri, yaşanmakta olan sorunların ağırlığı, baskı ortamının nefes alınamaz hale gelmesi gibi somut çaresizlik halleri mi belirleyici, yoksa siyaset psikolojisi üzerinden düşündüğümüzde çaresizlik hissi mi daha baskın diye baktığımızda aslında ikili bir tablo var.

Çaresizlik halini gerçek kılan çok sayıda vaka ile karşı karşıyayız. Çok sert, uzunca süren bir kimlik ve kutuplaştırma siyaseti ile kolay değişecekmiş gibi görünmeyen bloklar halinde toplumsal ve siyasal kilitlenme tablosu var. Bu gerçekten çaresizlik, çıkışsızlık üretiyor. Adaletsizlik, ölçüsüz ceza ve yargının adalet değil ceza paylaştıran bir organa dönüşmesi gibi bir takım uygulamalar açısından da çok net çaresiz alanlar yaratan bir tablo var. Müdahale edilemeyen yapısal sorunlar da, çaresizlik alanları üreten kitlenme noktaları. Buna karşılık, bunlar üzerinde çare oluşturmayı sağlayabilecek toplumsal siyasal dinamiklerin çoğunun da çalışmıyor olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla, bu sahici sıkıntı tablosu, bir çaresizlik hali oluşturuyor.

Bununla kıyasla daha fazla olduğunu düşündüğüm bir çaresizlik hissinin de hızla yayılmakta olduğunu görüyoruz. Bu, Türkiye’ye has bir şey değil, küresel bir mesele. Bütün dünyada siyaset alanında çaresizlik hissi genişliyor. İki tezahürü var. Bir tarafıyla bir vazgeçmişlik bir yenilmişlik hissini besliyor, bir tarafıyla da düşmanlaştırma, kutuplaştırma ile yanlış aktörlere ya da çevrelere yönelten öfkenin bir takım baskıcı eğilimler etrafında toplumsal desteğe dönüşmesini izliyoruz. Bu düşmanlaşma, ırkçılık, yabancı düşmanlığı olarak karşımıza çıkıyor, Latin Amerika’da otoriterliğin desteklenmesi biçiminde karşımıza çıkıyor, Bunun bir kilitlenme olarak uzunca bir süredir Türkiye’yi de etki alanı içerisine aldığını söylemek mümkün.

Soru 3 – Peki, bu çaresizlik meselesi sadece otorite karşısındaki insanların, muhalif kesimlerin problemi mi?

Değil. Aslında çaresizlik hissini hiç de belirli kesimlere has bir sorun olarak yaşamıyoruz. Sadece onun isimlendirilmesi ve hissedilme biçimi değişiyor. Her şeyden önce kimlik siyaseti, hakim olan, iktidarı elinde tutan kimlikler açısından da bir seçeneksizlik ve mecburiyet yarattığı için dolaylı bir çaresizliğin aracı haline dönüşüyor. Bunu Türkiye’de de dünyada da yaşıyoruz. Otoriter yönetimler aslında kalabalıkları da kendileriyle kader birliğine zorluyor, mecbur bırakıyor ve bir anlamda o kimliğin içerisine hapsediyor. Sürekli düşmanlar ve tehlikeler üzerinden bir kimliğin içine hapsolmanın çaresizlik olmadığını söylemek çok zor. Ayrıca bu kalabalıklar, bu yeni ilişki yeni tarz otoriterleşme eğiliminin uzantısı olarak, hem o iktidara karşısında muhtaçlaşıyor, hem de her türlü ihtiyacı açısından tahakküme mecbur hale geliyor. Üstelik bu sadece yoksullar, yoksunlar açısından değil çok zenginler, muktedirler açısından da böyle. Kriz üzerinden bunu çok net gördük; üst sınıflar da ciddi biçimde muhtaçlık ilişkisiyle kuşatılmış durumda.

Buradaki en önemli dinamik, çaresizliğin bir mahkumiyet ama aynı zamanda da bir suç ortaklığına dönüştürülerek sürdürülmesi. Bu, tahakkümü mümkün kılıyor; politik ve toplumsal desteğini bazı yerlerde artıyor, artmasa bile bazı yerlerde de koruyor. Burada çok hayati bir şey; bu mecburiyet ilişkisinin kurulma ve düşmanlaştırma argümanlarının çoğunun da aslında yalana dayandırması. Üstelik yalan, kalabalıkları kandırmak için değil, bile bile kabul ettirmek için bir tahakküm aracı olarak devrede.

Soru 4 – Muhalefette olanlar sürekli olarak bu çaresizlik hissini nasıl besleyerek büyütüyorlar ve daha içinden çıkılmaz bir hale sokuyorlar?

 Bir kere bunun en temel gerekçesi; siyaset mimarisinde kazanma – yenilgi dinamiğinin tek ölçü haline gelmiş olması. Yani kazananın her şeyi aldığı kaybedenin her şeyi kaybettiği bir siyasi denkleme oturtuldu siyaset. Sürekli yenilgi hali, otoriter eğilimler karşısındaki muhalif güçleri, toplumsal dinamikleri güçsüzlük, zayıflık düşüncesine ve çaresizlik hissine sürüklüyor. Bunun yanı sıra, otoriter eğilimlerin giderek fütursuzlaştığını ve dengeleyecek mekanizmaların çoğunun da işlemez hale geldiğini izliyoruz. Neredeyse bütün sorunlarda kurulan lütuf düzeni, ancak iktidarın izni veya ikna olmasına bağlı değişimler fikrinin yaygınlaşması sonucunu yaratıyor.

Baş etme biçimleri açısından da, çaresizlik hissini büyüten hatalar söz konusu. Bunların başında, kimlik siyasetinin karşısında, karşı kimlikler kurmak veya kimlik alanlarına kapanarak savunma kurma çabası var. Bu da, aslında sürekli çaresizlik hissini büyüten bir sonuç üretiyor. Çünkü kimlik siyasetinde, çoğunluk olamamış ya da siyasi zafer kazanamamış herkes kendisini yalnız çaresiz ve yenik hissediyor. Bir başka sorunlu baş etme biçimi de, direnme ve mücadele pratiğini hamaset ve kısa vade tuzağına kurban etmeleri.

Soru 5 – Çaresizlik hali ve hissi arasındaki farkı ve bu oluşan fark alanını kim kullanıyor?

Bu sorunun cevabı çok açık biçimde; bu alan tahakküm kurma isteyenin alanıdır. Çaresizliği gerçek kılan koşullar ile bunun yarattığı his arasındaki alan büyüdükçe, tahakküm alanı da büyür demektir. Çaresizliği üreten organizmanın üzerine yerleştiği alan, gerçek koşullar ile hissedilen arasındaki fark alanı. Yeni otoriterleşme tarzı, çeşitli kaynaklardan sağlanmış güçle ve baskıyla bazı politikaları kabul ettirmek yerine, bunun önemli bir toplumsal destek aldığı algısını yaratıyor. Bazen suç ortaklığı ile bazen mecburiyetlerle kalabalıkların destek verdiği, rıza gösterdiği algısı, yeni popüler otoriterlik tarzı haline gelmiş durumda. Bu, bütün coğrafyalarda böyle. Sadece güç kullanmak değil, toplumsal ve siyasal destek, çaresizlik-mecburiyet dinamiği, tahakküm oluşturma açısından çok önemli bir enstrüman.

Son olarak şu noktaya varabiliriz; eğer çaresizlik hali ve hissi arasındaki alan büyüyorsa, çok ciddi yapısal bir soruna doğru yürünüyor demektir. Galiba Türkiye’de bu durumu yaşıyoruz. Aslında dünyada da, böyle bir trend takip ediliyor. Bunun en önemli çaresi, bu koşullarla hissedilen arasındaki açıyı terse çevirecek dilin kurulması ve örgütlenmesini sağlayacak pratikler üretmek. Dolayısıyla çaresizlik, sadece bir duygu durumu değil çok önemli politik sonuçlar doğuran bir mesele. Türkiye’nin bu meseleyi biraz sinik tarzda tartışmak yerine biraz içerikli ve derinleştirerek tartışmaya başlaması bir alan açabilir.

Bugünlük bu kadar diyelim. Tekrar iyi haftalar.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar

Haftanın En Popüler İçerikleri