Taraf tutmak, dünyayla ilişkinin ve siyasetle ilgilenmenin en sık karşılaşılan ve çoğu zaman zorunlu eylemi. Elbette insanlar tercihler yaparak siyasete bakıyor, pozisyonunu seçtiği tarafa göre isimlendiriyor. Taraf olmak; ait olmayı, ait kılmayı da içeriyor. Kimin yanında, kimin uzağında olduğuna karar veriliyor ve durulacak “hiza” tespit ediliyor. “Taraf olmayan bertaraf olur” sözü de bir yanıyla “yalnızlıktan” kaçınmayı hissettiriyor. Yalnız kalmamak için taraf seçiliyor ama yanına çekme, öteye itme gibi işlevleri de var. Bir geleneğin, bir alışkanlığın, peşi sürülüyor ya da rasyonel bir yol izlenip çıkar takip ediliyor. Kimi “karizmaya” bakıyor, kimi “sicil” kayıtlarına. İşler çatallaşıp çatışma sertleşince ya da endişeler büyüyünce, “taraf olmak” bir siyasi amaç ya da zorunluluk haline geliyor. Sıkı denetlenen sınır çiti yükseliyor ve sınır dışı etme faaliyetleri artıyor.
Aktif bir siyasi tutum sayılan taraftarlık, amaç haline getirildiğinde aslında son derece pasif bir savunma pozisyonu. Gayet haklı bir gerekçeyle ya da sadece “karşıda” olunamayacağı için seçilmiş “taraf”, sürekli mecburiyetler dayatan (ve elbette düşmanlar yaratan) otoriteye dönüşüyor. İtaat eden taraftarlar talep ediliyor. Bazen en akıl dışı iddiaları doğru kabul etmek, bazen apaçık görülen gerçekleri çarpıtarak anlamak ya da anlatmak, bazen de en rahatsız edici şeylere sessiz kalmak gerektiği hatta son derece galiz hakaretleri hak görmenin mümkün olduğu söylenebiliyor. Üstelik bu otoritenin illa hiyerarşik olması, “liderlikten” aşağıya doğru yayılması da gerekmiyor. Taraftarlığın kolektif despotluğu, grup liderlerini de aynı baskıya maruz bırakabiliyor, ölçüsüz ve ayarsız olmaya zorlayabiliyor. Bu -bir zamanlar çok kullanılan- “mahalle baskısından” daha farklı bir kutuplaşma komplikasyonu.
Kutuplaşmayla biçimlenen taraflar
Öncesi ve sonrasıyla, 2007 referandumu ve seçimi ile 2010 referandumu ve 2011 seçimi arasındaki (yaklaşık beş yıl) Türkiye, AKP iktidarının çizdiği kutuplaşma hatlarının netleştiği dönemeçten geçti. Bu, bir iktidar stratejisi olması yanında, AB üzerinden kurulan dış politika ve “Derviş programının” çizdiği ekonomi rotasındaki değişimle paralel yeni siyasi mimarinin gereğiydi. “Gezi” ve “Arap Baharı” gibi hadiselerin hızlandırıcı etkisi de kritikti. 2015 yılında önemli bir kayma oldu ve bazı görüşlere göre MHP, bazı yaklaşımlara göre Erdoğan “taraf” değiştirdi. İvmesi artarak devam eden gerilim ve iktidarın rejim kuran (ya da bozan) hamleleriyle biçimlenen “taraflarla” bugüne geldik. Şimdi hattın ve tarafların -küresel trendle bağlantılı biçimde- güncellenmek istendiği eşikteyiz. Böyle dönemler, “taraftarlık” tutumunu ve hassasiyetlerini daha da sertleştiriyor; tartışmaları köşeli, tepkileri keskin hale getiriyor.

Yeniden şekillendirme hamlesinin iki önemli ayağı: CHP ve “süreç”. Erdoğan, uzun süre CHP’yi ana rakip gibi konumlandırmadı. Muhalefet kamuoyunda da taraftarları olan, “CHP’nin asla yüzde 25’i aşamayacağı” fikri bu iddiayı besliyordu. Şimdi bu ezber büyük ölçüde bozulmuş durumda ve CHP’nin denk -hatta üstün- rakip pozisyonunun bozulmasına çalışılıyor. Çünkü Erdoğan CHP’yi çok daha fazla önemsiyor ve daha önemlisi bunu göstermek zorunda kalıyor (ya da saklayamıyor). Yargı operasyonları, yalnızlaştırma hamleleri bu yüzden. Ancak CHP’nin elinde de giderek oligarşik nitelik kazanan Erdoğan iktidarını kendi tarafında (seçmeniyle yabancılaştırma) yalnızlaştırma kozları var. Diğer bir tanzim faaliyeti olan “süreç” vesilesiyle ise yine uzun bir süredir iktidar karşısındaki tarafta duran Kürt siyasetinin pozisyonunu tartışmalı hale getirmek. Bu girişimler elbette taraftar gruplarını da fazlasıyla ajite ediyor.
19 Mart sonrası CHP’nin pozisyonu
Son iki yılda CHP’nin siyasi pozisyonu ciddi bir değişime uğradı. 2024 yerel seçiminde ortaya çıkan sonuç ve 19 Mart sonrasında sürüklediği potansiyel, başka bir dengeyi ve rolü zorluyor. CHP, uzun süre muhalefetin öncü değil “koordinatör aktörü” rolünde biraz siyasi bukalemuna dönüşmüştü. Tartışmalar ve taraf içi etkinlik mücadelesi CHP üzerinden yürüse bile, merkezi rol edinemeyen ve kurumsal ittifaklara mecbur görüntü devam etti. Hâlâ kendi oyuyla Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması mümkün görünmüyor ama bu mecburiyette -en azından- iktidarla eşitlenmiş durumda. Ayrıca iktidar, siyaset alanını iyice boşalttığı ve diğer aktörler de hamle etmediği için, sahada tek ve kısmen özgür. Ama daha çok sayısal verilerle tanımlanan ve tedirgin bir üstünlük hissi veren bu değişimin, taraftarlık algısında zihni bir sıçrama yaratmadığı hatta taassubun ve tepkiselliğin arttığı ortada.

Bu reflekslerin başında, -iktidardan öğrenilmiş ve kopyalanmış- “laf söyletmeme” ya da “söz söyleme mecburiyeti” var. Eleştirilecek, tepki verilecek bunca şey varken, muhalefetin eksiklerinden bahsedilmesinin can sıkıcı bulunması normal. Açık bir eşitsizlik devam ederken bütün siyasilerin aynı sınava tabi tutulması haksızlık. Böylesi konuları sistemli ve maksatlı olarak gündemde tutan yorum, “araştırma” ve kulis haberleri yapıldığı da doğru. Ancak taraf olmanın “sorumluluğuyla”, sapla samanı karıştırmak ve her tartışma girişimini bozgunculuk saymak verimli değil. Kendi zihinlerini her dakika kemirip duran tedirginliklerin açıktan ifade edilmesini, kolayca “ihanet” diye etiketlemek saçma. Oysa özgüven, eleştiri barajı yerine eleştiriye dayanıklılıkla gelişiyor. Fakat asıl tehlikeli gelişme, “taraftar” olmaktan veya “öfkeli olmaktan” doğan düşmanlaştırma, tekfir, linç pratiklerinin “hak” olarak görülmeye başlanması.
“Süreç” nasıl tartışılmaz hale geldi?
Süreç konusunda “diğer” kesimleri ikna işine zaman ve enerji ayrılmadı. “Barıştan yana taraf olmak” zorunluluğunu hatırlatmak yeterli sayıldı. Kullanılan sınırlı argümanlardan “toplumsallaşma ve siyasallaşma” ise açıklık ve şeffaflıktan kopartıldı. Şimdi de herkesin çıplak gözle gördüğü, Abdullah Öcalan dahil sürecin bütün yürütücülerinin şikayetçi olduğu tıkanma, neredeyse hiçbir karşı argüman veya kanıta gerek duyulmaksızın “inkar” ediliyor, bu konuları tartışmamanın “taraf” olmanın gereği olduğu söyleniyor.

Erdoğan’ın konuyu araçsallaştırma girişimleri, hak edilmemiş “Süleyman” rolü talep etmesi, takvim ve mimariyi buna uygun hale getirme gayretleri dikkate alınmasa bile, apaçık görünen bir hakikatin yok sayılması bekleniyor. Hadi iyimser olma hevesinin bazı zorlamaları makul hale getirdiğini kabul edelim. Ancak her küçük politik hamlede, “mühür sahibinin” “masa sağlamlığını” sorgulamasını nereye koyacağız?
Öcalan, İmralı temaslarından sızan tutanaklarda, “norm devlet” tarafından gündeme getirilmiş olmasının sürecin en ikna edici tarafı olduğunun altını çiziyor ve dolaylı olarak “karşı faaliyetlere” işaret ediyor. “Darbe mekaniği” söylemi de bunu tamamlıyor. Dış konjonktür dinamiklerine İran, Suriye gibi başlıklarda vurgulu biçimde giriyor ve bu bağlamda sürecin tıkanması senaryosuna dair dramatik öngörüler yapıyor. Meselenin siyasi tarafındaki memnuniyetsizlik konusunda Kürt siyaseti açısından da sert eleştiriler dile getiriyor. Öcalan yorumlarında, engel olanlar veya olmak isteyenlerin, süreci başka türlü kullanmaya kalkanların varlığına hep değiniyor ama özneleri somutlamıyor. Fakat kısmi tecrit koşullarındaki ve sözleri ancak “sızdırılabilen Öcalan, “toplumsallaşma ve siyasallaşma” ihtiyacından hep bahsedilen sürecin hala en konuşkanı.
“Taraf olmak” ve tribünlerin memnuniyeti
AKP iktidarının yarattığı kutuplaştırma ve medya düzeniyle aynı yaşlarda olan bir düşünme ve kanaat formatı var. Ekranı altı hatta sekiz kareye bölerek yapılan ve saatlerce süren stüdyo programları bunun ana taşıyıcısı. İktidarıyla muhalefetiyle, yandaşı alternatifiyle bütün -görsel- medya organları, kanaat bankalarına dönüştüler. Başlangıçta “biraz onlardan, biraz bunlardan” havasında sahte bir çok seslilik ya da “denge” gözetildi ama sonra o da bırakıldı. Ucuz, risksiz ve müşteri memnuniyeti yüksek bu “izleme” alışkanlığı, düşünme, tartışma, ilişki kurma ve tepki verme reflekslerini şekillendirdi. Bunun sadece arz tarafından kaynaklanan bir sorun olduğunu iddia etmek zor. Çünkü neredeyse hazır gıda gibi paketlenen kanaatlerin sergilendiği market işleyişi, “taraf olmayı” ve “taraf sınırlarını” kolaylaştırıyor. Sosyal medya ise bu kanaatlerin yakası açılmadık biçimde ifade edildiği, ölçüsüzlüğün pazar yeri.
Son zamanlarda siyasetçilerin seksist paylaşımlarını -“anlaşılan dil bu” gerekçesiyle- haklı bulma ya da açık nefret diline mesafe koyan liderleri “pasiflikle” suçlama gibi örneklere şahit olduk. (Herkesin tahmin edebildiği somut örnekleri, -tekrar dolaşıma sokmamak için- hatırlatmak gerekli değil sanırım) Taraf olmanın, karşı taraf -hatta kendi tarafında olmaması istenenler- hakkında her türlü ölçüsüzlüğü meşrulaştırdığı düşünülüyor herhalde. Taraf olmanın, “karşıdakilere” benzemekten kaçınma hassasiyeti giderek zayıflıyor. Taraf sınırları böyle çizilmeye başlandıkça; ahlaki ya da siyasi olarak “olunması gereken” hatta durulması elzem olan tarafta durmak zorlaşıyor. Hemen “sinyalleme” eleştirilerine hazırlananlar açısından konunun sadece ahlaki olmadığını da söylemek gerek. Konu, bu tarafta olma nedeniyle açıkça çelişen böyle bir zihniyetin etkili olduğu bir gelecek istenip istenmeyeceği.














