Çok yüksek acıların, çok sarsıcı olayların, çok şaşırtıcı gelişmelerin yaşandığı zamanlar medya ve elbette gazeteciler için hem popülerleşme hem de aslında sınav dönemleri. Bazen doğal veya insan elinden çıkmış felaketler, bazen savaşlar, bazen büyük toplumsal kargaşalar, bazen de olağanüstü baskı uygulamaları; medyanın vazgeçilmez kamusal fonksiyonunu (kıymetini) ortaya çıkarıyor. Yani zor zamanların parlak işi gazetecilik. İnsanların haber alma ama sağlıklı haber alma hakkını ve ihtiyacını karşılayan medya, böyle dönemlerde büyük ilgi görüyor ve performansına bağlı olarak -ve beklentiye paralel- prestiji de artıyor. Şimdilerde sosyal medya trafiğinin konvansiyonel mecraların yerini aldığı iddia edilse bile, sağlıklı ve güvenilir bilgi konusunda kurumsal medya organlarının referans önemi hala devam ediyor. Ancak böyle zamanlarda büyüyen ve acilleşen ihtiyacı karşılama işini, hakkıyla ve başka sorunlara neden olmadan hatta zehirlemeden yapabilmek önemli.
Medyanın sağlıklı, güvenilir bilgi aktarmak yanında, tüketicisinin ilgisini, gayet kirli olabilecek merakını kışkırtmak, zaman zaman da zaaflarını kullanarak “eğlemek” gibi bir (gösteri) fonksiyonu ve kanaat öbeklerini tatmin etme gibi bir rolü de var. Özellikle herkesi ekrana bağlı tutma motivasyonuyla hareket eden görsel medya (şimdi de dijital medya), bu fonksiyonu daha da öne çıkardı. Tarihi, TV dizilerinden; önemli suç dosyalarını, “sabah programlarından” öğrenme; her akşam aynı şeyi söyleyen insanları salonlarında konuk etme gibi yaygın pratik iyice yerleşti. (Haksızlık etmeyelim. Bu medyatik sapmanın mucidi ve zirvesi Türkiye değil. ABD yerel medyası ve İngiltere tabloid basını bu işi mükemmelleştirmiş ve ihraç etmiş kaynaklar) Siyasi haber ve sorgulamanın sıkıntılı ve riskli olduğu dönemlerde -eskiden ana akım kabul edilen- medya, siyasi bağlantısı daha zayıf vakalara büyük bir iştahla giriyor. Sarsıcı ve şaşırtıcı hatta ürkütücü hadiseyi, her türlü spekülasyona açık biçimde didik didik ediyor. Ancak yarattığı dalga “diğerlerini” de peşine takıyor.

Okul saldırılarında medya performansı
Şanlıurfa (tek kalsa “münferit” sayılacaktı ve fazla üstünde durulmayacaktı belki) ve peşinden Kahramanmaraş olayları, genel medya krizinin (ikileminin) tekrar önümüze geldiği bir tablo üretti. Meselenin medyayla ilgili kısmını konuşmadan önce, böyle olayların algılanış biçimiyle ilgili yerleşik reflekslere kısaca değinmek lazım. Çünkü medyanın problemli tutumu, biraz da bu reflekse uyumlanma veya bunu kullanarak “müşteri memnun etme” motivasyonuyla besleniyor. Ürkütücü, şaşırtıcı ve kolayca anlaşılamaz bir durumla karşılaşıldığında, öncelikli duygusal refleks; meseleyi mümkün olduğunca basit ve indirgemeci biçimde en dar alana sıkıştırmak. Tek bir “asıl sebep” bulunması ve kolay hedef olabilecek sorumlular keşfetmek en acil talep haline geliyor. Bilgisayar oyunları, diziler, nöro-gelişim bozuklukları veya davranışsal sorunlar, aile, öğretmenler hemen “suçlu” işaret edilebiliyor. (Haftalarca süren Satanist avlarını hatırlayanlar vardır) En rahatsız edici ve spekülatif ayrıntılar haber ya da taze bilgi diye dolaşıma sokularak, mahremiyetin en kuytu köşeleri -hastalıklı meraklar için- seyirlik malzemeye dönüştürülüyor.

Sorunların çok katmanlı ve karmaşık taraflarını -önce böyle olduğunu kabul ederek- sorgulamak, tartışmak; çözüm için bunların etraflıca konuşulmasına zemin yaratmak, hızla ikinci plana düşüyor. Bilgi, zararlı bir “fast food” ürüne dönüştürülüp, seri üretim ve hızlı tüketim unsuru oluyor. Bu tür olayların hemen hepsi, bütün (sahici) uzman isimlerin birleştiği gibi, tek ve basit nedenlere bağlanamayacak kadar karmaşık. Haber ya da bilgi edinme ve kanaat oluşturma konusundaki esas yaklaşım, korkunun tetiklediği alt beyin reflekslerinin etkisini azaltmak, kamuoyunu bundan korumak olmalı. Böyle günlerde müracaat edilen “uzman” profili en sıkıntılı taraf. Yandaş-“muhalif” fark etmeksizin süreklilik kazanmış sabit konuklar, aceleyle veya daha kötüsü “performans” kriterleriyle seçilmiş yeni isimler, çok keskin iddiaları büyük hakikat gibi sunuyor. Neyin ve neden uzmanı olduğu asla anlaşılamayan birileri komplo kokan tespitler yapıyor, hedefe konacak sorumluları işaret ediyor. Oysa yeni sanılanlar hiç yeni değil, yeni olanlar hakkında ise çok az şey biliniyor.
Aydınlatma yerine zehirleme riski

Bu olaylar sırasında -çoğu zaman gazetecilik iştahıyla normalleştirilen- çok kötü performanslar izliyoruz. Sadece hukuki olarak değil, ahlaki ve mesleki açıdan da yayımı çok sorunlu bilgiler, belgeler ve görüntüler, rahatsız edici detaylar herhangi bir filtreden geçmeden servis ediliyor. Saldırıyı yapan çocuğun görüntüleri, yazdıkları olduğu gibi yayınlamakla kalmayıp psikolojik profil çıkaran “amatörlerin” değerlendirmesine sunuluyor. Yine aynı yaşlardaki görgü tanıkları hatta -travma altında olduğu bile dikkate alınmadan- olay mağduru çocuklara mikrofon uzatılarak yorumlar alınıyor. Yüksek endişeyle ajite olmuş velilere çözüm önerileri soruluyor. Mümkün olduğunca fazla ayrıntıya -doğruluğu yeterince araştırılmadan- ulaşmanın daha etkili haber, daha başarılı gazetecilik olduğu sanılıyor. Bu yaklaşımın, konuyu siyasi sorumluluk veya riskli (dikenli) başlıklardan uzak tutmakla ilgili bir tarafı olduğu doğru ama güya “siyasi eleştiri” ve tartışmalar da ciddi defolarla malul.
İktidar sözcüleri ve doğal olarak medyasının meselenin siyasi sorumluluğu hakkındaki tartışmaları engellemeye ya da yönlendirmeye çalıştığını zaten biliyoruz. Her şeye yetkili ve hiçbir şeyden sorumlu olmayan bir iktidar pratiği var. Öğretmenlerin de hayatını kaybettiği olaylara mesleki tepki gösteren eğitim sendikalarını bile tehdit edecek kadar ileri gidenler oluyor. Diğer taraftan “dindar nesil” iddiasının haklılığı veya “maneviyat eksiği” yarattığı için laik eğitimi sorumlu göstermek gibi patetik çabalara rastlanıyor. Fakat meselenin siyasi tartışma zeminini çok dar tutma ve kabalaştırma konusunda muhalefet partileri, kamuoyu ve medyasının da ciddi sıkıntıları var. Siyasi sorumluluğun, olay mahallinde ve anlık (dönemsel) ihmallerden ibaretmiş gibi ele alınması, böyle kanıtların peşine düşülmesi, daha yapısal büyük sorumluluğu gölgede bırakıyor. Diğer taraftan okullarda “uzman çavuş” görevlendirilmesi veya “andımızı” geri getirme gibi öneriler yapılmasına yol açıyor.
Gerçeğin bulunması ya da imal edilmesi

“Gerçeğin ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır”. Son yıllarda hem küresel post-truth dalgası hem Türkiye’nin gerçekle ilgisi tamamen kopmuş yargı-yönetim pratiği bu cümleyi çok popüler yaptı. Elbette medya da bu özlü sözü -çok zaman haklı olarak- üstüne alınıyor. Zira saklanmak, kapatılmak, çarpıtılmak ve hatta ortadan kaldırılmak için uğraşılan gerçekler, cezalandırılma pahasına uğraşan gazeteciler eliyle ortaya çıkarılıyor, duyurulabiliyor. Devamında büyük skandalların, korkunç hadiselerin yeterince sorgulanıp sorgulanmadığı, hesabının verilip verilemediği ise sadece medyanın sorumlu tutulamayacağı çok daha derin bir sorun. Büyük hadiselerden sonra “unutursa kanının kuruyacağını söyleyen” bu ülke, anlık ve kısa süren ama çok yüksek olan tepkisinin ardından -belki de bu abartı sayesinde- aynı hızla unutmayı becerebiliyor. Zaman zaman medyanın düşen ilgiye uyarak eksik kaldığı söylenebilir. Ancak “gerçeğin huyu” meselesinde daha sıkıntılı ve pek de pasif olmayan bir medya faaliyetinin olduğunu, olabileceğini görmek ve aslında hep akılda tutmak gerek.
Çatışma dönemlerinde ve uluslararası meselelerde çok daha sık duyulan bir kavram var: “Enformasyon (propaganda) savaşı. Böyle durumlarda çok çelişik bilgilerin dolaşıma girmesinin medyanın da dahil olduğu “gerçek inşası” olduğunu herkes daha iyi fark ediyor, daha fenası çatışmanın normal (doğal) parçası gibi kabul ediliyor. Son yıllarda, bir zamanlar medya tapınağı muamelesi gören uluslararası mecraların (kurumların) nasıl açık sansür ve manipülasyon faaliyetleri yürüttüğüne şahit olduk. (Bazıları “milli medya” gibi bir iddiayla bunun zaten olması gerektiğini savunuyor) Ancak medyanın “gerçekleri ortaya çıkarmak” yerine üstünü örtmek, çarpıtmak ve tamamen başka bir “gerçek üretmek” için kullanılması, “büyük” meselelerle sınırlı değil. Ticari rekabetlerden adli davalara, itibar operasyonlarından bürokratik-siyasi kariyer hesaplarına kadar her alanda medyanın etkin kullanıldığı örneklere rastlıyoruz. Kimi zaman bazı medya kuruluşlarının sadece bu amaç için var olduğunu, bazen de iyi niyetli bir çabanın bilemeden böyle bir kumpasın içine düştüğünü izliyoruz.
Etik niye, kime ve ne zaman lazım?

Kamu otoritesinin kendi medyası dışındaki alanda tutunmaya çalışanları da yönlendirme konusunda çok etkili araçlara sahip olduğu açık. Her şeyden önce son derece kapalı alanların bilgisini kullanma ve hangi bilginin, hangi bağlamda ve ne kadar verileceğini belirleme tekeli çok önemli bir ayrıcalık. Bilginin çıkış noktasını kontrol ederek hem olanı bozmak-değiştirmek hem de tamamen yeniden kurmak mümkün. Türkiye’nin çok iyi tanıdığı siyasi davalar külliyatı, bu konuda zengin bir örnek havuzu sunuyor. (Gerçi artık bir “gerçek” imal etmeleri de gerekmiyor) Demokratik denetim araçları, güçler ayrımı, hukukun üstünlüğü gibi mekanizmalar işlemediğinde ve bu konuda yüksek bir duyarlılık oluşmadığında, “kamusal bilgi” en şüpheyle karşılanması gereken malzemelere dönüşüyor. Basit istatistiki verilerden suç dosyalarına kadar her alanda, “sorunlu” bilgi hatta belge örnekleri ortaya çıkıyor. Son olarak Narin Güran ve Gülistan Doku cinayetlerinde, açıkça kamu otoritesi tarafından çarpıtılmış, örtülmüş, değiştirilmiş ve kurgulanmış “gerçeklerin” yol açabildiği sonuçları ve bunlarda medyanın rolünü gördük.
Konumuza dönersek, “gerçeği” ortaya çıkarma ve ortaya çıkanı taşıma görev ve övüncüyle davranmaya devam etmek isteyen medyanın ve elbette insanla yapılan bir iş olduğu için meslek mensuplarının azami dikkat ve özen göstermesi gerekir. Mesleki etik sınırlar, kurallar, temel prensipler, epey boş vakti olan ve işin zorluklarından habersiz akademik zevatın boş meşgalesi değil. Ayrıca her türlü etik kural, kişilerin vicdanına bırakılamayacak kadar ciddi risklerin ve zararların önüne geçmek, aslında bizzat gazetecileri de korumak için üretiliyor. Bu hassasiyeti “önemli meselelerde” veya sadece başkalarının ölçüsüz davranışları karşısında hatırlamak, hiç dikkate almamak kadar sıkıntılı bir tutum. Büyük bir siyasi davalarda iddianamelerin, servis edilen bilgilerin, bir kısım medya faaliyetinin “gerçek” olmadığını söylerken, bazı adli suç hadiselerinde -yine aynı hukuksuzluk ve kuralsızlıkla enfekte olmuş- yargı ya da yönetim makamlarından gelen her bilgiyi kesin doğru saymak ve böyle aktarmak kabul edilebilir olmamalı. Yapmayın…














