Dani Rodrik: Çin’in en cesur deneyi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Uluslararası siyasi ekonomi alanında dünya çapında bir isim olan Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dani Rodrik’in, 11 Aralık 2018’de project-syndicate.org’ta çıkan yazısını Okan Yücel çevirdi.

Dani Rodrik

Sosyal bilimciler arasındaki geleneksel görüş gelişmiş ekonomilerin ve büyümekte olan orta sınıfların taleplerine yalnızca daha fazla politik özgürlük ve rekabet ile yanıt verilebileceği şeklindedir. Eskisinden daha da otoriter bir tek parti yönetimi altındaki Çin şu anda bu önermeyi test ediyor.

40 yıl önce bu ay, Çinli liderler ülkelerini tarihin gördüğü en dramatik ekonomik dönüşümlerden birisinin içine soktu. Mao 1976’da ölmüştü ve Deng Şiaoping Aralık 1978’deki 11. Merkez Komite Genel Kurulunda ekonomik kalkınma ile ilgili olarak başlattığı reform planlamasında başarılı olmuştu. Aradan geçen 40 yılın ardından Çin çok büyük ve önemli bir ekonomik güç haline gelirken, küresel ekonomi ve jeopolitikte de ciddi kazanımlar elde etti.

Çin’in ekonomik reformları devlet kısıtlamalarının daha az olduğu tarım alanında başlamıştı. İkili fiyat planlamasıyla çiftçilere piyasa inisiyatifleri verilmişti. Ev sahibi sorumluluğu sistemi çiftçilere çalışmakta oldukları topraklar üzerinde geniş bir kontrol kurma imkânı tanıdı. Çiftçiler ise ürünlerinin sayısını ve verimliliğini artırarak bu gelişmeye hızla reaksiyon gösterdi.

İlerleyen zamanlarda reformlar hızla başka alanlara da yayılmaya başladı. Kasaba ve Köy İşletmeleri (Township and Village Enterprises-TVEs) adı verilen karma bir mülkiyet sahipliği planlamasıyla tarım dışı alanlarda da üretkenlik arttı. Reformlar şehirlere yayıldıkça, eyalet girişimleri daha farzla özerklik kazandı ve daha da girişimci olmak için teşvik edilmeye başlandı. 1990’lı yıllarda Özel Ekonomik Alanların (SEZ) da gelişmesiyle birlikte Çin dünya ekonomisine iyiden iyiye entegre olmaya başladı. 

Önemli olan kedinin rengi değil, fare yakalayıp yakalayamadığı

Bu reformların bam teli ülkenin doğrultusunun piyasa yönlü ekonomiye çevrilmesi ve dışa açılmanın sağlanmasıydı. Ancak bu arada Çin’in uluslararası ticaretteki payı arttıkça ve özel yatırımlar büyüdükçe devletin payı nispeten küçülse de devlet ekonomiyi yönlendirmedeki etkinliğini güçlü şekilde korumaktan da geri adım atmadı. Ekonominin çeşitlendirilmesi ve yeniden yapılandırılması farklı sanayi politikalarıyla teşvik edildi. Yabancı yatırımcılar yerel şirketlerle iş yapmak durumundaydı. Döviz kurları ve uluslararası finans akışı büyük ölçüde kontrollü olarak devam ettirildi.

Bütün bunları yaparken Çinli liderler herhangi bir rehber kitap takip etmedi. Reformlar komünist teknikler ile bezeli de değildi, serbest piyasa dogmasına bağlı da değildi. Eğer politikacılar bu metotlardan birine sıkı sıkıya bağlanmış olsalardı o zaman buna “pragmatik deneyselcilik” diyebilirdik. Deng’in ünlü sözünde belirttiği gibi, önemli olan kedinin rengi değil, fare yakalayıp yakalayamadığıdır. 

Çin’in kendine has deneyimlerini hesaba kattığımızda, buradan çıkacak derslerle ilgili olarak uzun zamandır sürüp giden tartışmalara şaşırmak yanlış olur. Batı’daki pek çok insan için Çin ekonomik liberalleşmenin ve piyasalara olan güvenin yararını gösteren bir örnek. Eğer Çin bugün, iyi işlemeyen bir ekonomik model olsaydı, aynı sesler bu defa Çin’in süregelen devlet müdahaleciliğinin bu başarısızlıktaki rolüne değinmekte de zaman kaybetmeyeceklerdi. Diğerleri için ise Çin devlet merkezli modelin üstünlüğünün gerçek bir kanıtı. İkili (hem devlet hem de özel sektör etkinliği) ekonomik yapıları ve diğer başka pek çok benzer politika başka ülkelerde büyük başarısızlıklara yol açtı.

Esas büyük test henüz kapıyı çalmadı

Bu karşıt perspektifler pekâlâ uzlaşabilir. Çin ana akım ekonomilerin temel varsayımlarını ihlâl etmeden bunları politik ve ekonomik olarak karmaşalı bir bölgeye büyük bir ustalık ve yaratıcılıkla uygulamayı başardı. Ancak Çin modeli için esas büyük test henüz kapıyı çalmadı. Ülkenin ekonomik dönüşümü boyunca Komünist Parti’nin politik üstünlüğü ve büyüklüğü hiçbir zaman tartışmaya açılmadı. Ancak dışarıdan bakan gözlemcilerin düşüncesine göre devam eden bir ekonomik büyüme nihaî olarak politik liberalleşmeye yönelir. Ancak tam tersine Şi Cinping ülkeyi daha da otoriter bir yöne götürmeyi seçti. Bu, politik özgürlüklerinin sınırları sıkı kontrollerle çizilen milyonlarca Çinli için kötü bir haber. 

En az iki sebepten dolayı politik baskıcılık ekonomi açısından da oldukça olumsuz: İlki, insanların serbestçe söz söyleme hakları, başarısızlığa uğraması muhtemel bir politika için otomatik bir uyarı sistemi oluşturur ve daha büyük hasarlar meydana gelmeden politik karar alıcıların politikalarını gözden geçirmelerini sağlar. İkinci olarak ise politik rekabet muhalefet kanalı için kurumsal mekanizmalar oluşturur ki aksi halde sivil itaatsizliklerin fitili yakılarak problemler sokağa taşabilir. 

Sosyal alanın kontrolü 

Çinli liderler iki sorunu da çözebileceklerine emin gözüküyorlar. Toplum içinde herhangi bir kaynama meydana gelmeye başladığı an bundan haberdar olacaklarını düşünüyorlar. Ve yüz tanıma da dâhil başka teknolojilerle birlikte sosyal alanı kontrol edebileceklerini düşünüyorlar.

Sosyal bilimciler arasındaki geleneksel görüş gelişmiş ekonomilerin ve büyümekte olan orta sınıfların taleplerine yalnızca daha fazla politik özgürlük ve rekabet ile yanıt verilebileceği şeklindedir. Çin’in politik seçkinleri ise şüphe içindeler ve bu da boşuna değil. Bugünlerde Batı’ya baktıklarında çoğulcu ve uyumlu bir toplum yerine derin bölünmeler, demagoji ve popülizm görüyorlar. Çin’in; yüksek büyüme, teknolojiyle gelişmiş ekonomi ve güçlendirilmiş otoriterliği birleştirme çabası muhtemelen şu ana kadarki en heyecan verici deneyimleri olacak. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus