Başörtüsünü çıkaran kadınların ortaya çıkardığı gerçekler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sosyal medyadaki 10 yıllık meydan okuma furyası sırasında çok sayıda kadının eski başörtülü/yeni başörtüsüz fotoğraflarını paylaşmaları Türkiye’deki mevcut kutuplaşmanın zeminini sarstı ve ne kadar yanıltıcı olduğunu gözler önüne serdi.

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Başörtüsünü çıkaran bazı kadınların bunu sosyal medyadaki “10 yıllık meydan okuyuş” furyasıyla beraber ifade etmeleri, açıkça eski ve yeni fotoğraflarıyla beraber ifade etmeleriyle beraber bir tartışma başladı, bence verimli bir tartışma. Cuma günü ben de burada bu konuyu değerlendirmiştim, onların duruşunu ele almıştım ve cesaretlerinin altını çizmiştim. Kısa bir süre içerisinde bu olay, bu kadınların sayıları bilinmese de –şaşırtıcı derecede çok sayıda diyelim; çünkü böyle bir olayda insanların gerçek kimliğiyle ortaya çıkmaları çok zordur–, adlarını kullanmasalar bile, fotoğraflarla beraber onların kim olduğunu insanlar anlayabiliyorlar, kadınların çıkıp bunun kendi tercihleri olduğunu beyan etmeleri ve yeni durumlarından memnuniyetlerini beyan etmeleriyle beraber ortalık küçük çaplı da olsa karıştı ve bize Türkiye’nin çok acı bir gerçeğini bir kere daha gösterdi. 

Türkiye’de aslında zaten işler hep böyle yürüyor. Türkiye hep kutuplaşmış bir ülke ve kutupların her bir yerinde bir tür zabıtalar var. Bu zabıtalar kendi dahil oldukları kutbu birtakım normların içerisinde tutmaya çalışıyorlar, dışarıya ilgi göstermelerini engellemeye çalışıyorlar, zapturapt altına almaya çalışıyorlar ve bu kutupların uçlarındaki insanlar aslında kendi aralarında çok iyi anlaşıyorlar, aynı yöntemle düşünüyorlar, benzer yöntemlerle düşünüyorlar. Birisinin ak dediğine diğeri kara diyor belki, ama aynı üslûpla diyorlar ve sonuçta aslında aynı şeyleri söylüyorlar. Bu olayda bunu gördük. Kadınların bu cesur çıkışının ardından kendilerini siyasî iktidarın mahallesinde konumlandırmış –artık kendilerine İslamcı demiyorlar, ama başörtüsünü savunduklarını varsayıyoruz– kişilerin bazıları infiale kapıldı ve bunu –belki de Türkiye’de artık yasaklanması gereken bir kelime ile– “proje” olarak tanımlamaya başladılar. “Böyle bir şey yok, bu yalan, bu proje, gerçek değil; abartılacak bir şey değil, münferit, işte bu şu ya da bu çevrelerin komplosu, merak edecek bir şey yok”. Kendi mahallelerine söylemeye çalıştıkları: “Telaşa kapılmayın, merak edecek bir şey yok, bu bizi ilgilendirmiyor. Bu diğer mahalledekilerin bize yönelik olarak, diğer kutuptakilerin bizi moral olarak çökertmek için uydurduğu bir yalan”. İşte, dış güçler falan da herhalde işin içerisine giriyordur — ki girdi bu olayda da; böyle tanımlamaya kalktılar. 

Bu şaşırtıcı bir şey değil — normal şartlarda kutuplaşmaya baktığınız zaman. Yani kalkıp bu kişilerin, “Ya, gerçekten içimizde böyle olaylar oluyor, böyle bazı kadınlar başörtüsünü ve kendilerine dayatılan yaşam tarzını sorguluyorlar, ayrılıyorlar, kendi özgür tercihleri ile hareket etmeye yöneliyorlar, bu konuda ne yapabiliriz?” diye düşünmek yerine, “Böyle bir şey yok, bu yalan; varsa da çok önemli değil, bunlar gitse daha iyi olur zaten” vs. şeklinde bir yaklaşım. Ama öteki mahalleden olduğu varsayılan bazı isimlerin kalkıp aynı şeyi söylemesi, başka bir şekilde, “Bu yalan! Bu proje! Bu manipülasyon! Bunu Fettoşçular” –Fethullahçılara Fettoş dediğiniz zaman daha bir Fethullahçı-karşıtı olduğunu sanıyorlar tabii ki, ama Fettoş diyerek onu daha sevimli kıldıklarının da farkında değiller–, “Fettoşçular ve Adnancıların tezgâhı” — Adnancılardan kastedilen Adnan Hocacılar. Adnan Hoca’nın grubundaki kadınlar zaten örtülü değil, onların örtülüyken açılması diye bir şey zaten söz konusu değil. Fethullahçıların da bunca işleri arasında böyle bir şeyi düşünüp, hayata geçirmeleri vs. zaten pek akıl kârı değil; ama en önemlisi, ortada kadınlar var ve bu kadınlar kendi kimlikleriyle konuşuyor –ki bazı yayın organları, Medyascope dahil bu kadınlara ulaşabiliyorlar, kendileriyle konuşabiliyorlar–, bunlar gerçek, sahici insanlar, zaten çevreleri tarafından da bilinen insanlar. Burada görüyoruz ki bir kutbun tetikçisiyle başka kutbun tetikçisi –cinsiyetleri bir yerden sonra fark etmiyor– pekâlâ aynı zeminde birleşiyorlar. 

Buradaki olay ne? Başörtülü bazı kadınlar kendi birtakım hesaplaşmalarıyla başörtüsünü bırakıyorlar ve bu yeni tutumlarının doğru bir tutum olduğunu söylüyorlar ve sonuçta her iki tarafın da egemen anlatısını, perspektifini rahatsız eden bir şey bu. Yani bir tarafta başörtüsünün bir mükemmellik sembolü olarak gösteren bir taraf, bir diğer tarafta da başörtülüleri ucube olarak gösteren bir taraf. Dolayısıyla birilerinin kalkıp başörtüsünü çıkarması halinde her iki taraf da kalakalıyor ve ne diyeceklerini bilemiyorlar. Tam bir panik halindeler ve burada hep birlikte bu kadınlara ve bu kadınların yaptıklarını önemseyen benim gibi insanlara her türlü yalanı, iftirayı vs. söyleyebiliyorlar. İşte bu olayın da bize gösterdiği gibi: Bu kutuplar-üstü, kutuplar-ötesi, tek tek bireylerin özgürlük arayışlarını temel alan perspektiflerle hareket edilirse, bu tür arayışlar teşvik edilirse, cesaretlendirilirse, onlara sahip çıkılırsa belki bir iki adım ileriye gidebilecek Türkiye. Her iki tarafın da kurşun askerler ihtiyacı var, her iki tarafın da kurşun askerleri var ve her iki tarafın da kurşun asker olmaktan rahatsız olan insanları var — illâki bir yerden başka bir yere gitmeleri de gerekmiyor. Ama insanların Türkiye’de –bu yaşadığımız ortamda– insanların böyle birtakım dogmalara, klişelere, hazır cevaplara sahip olmamaları; tam tersine sorgulamayı eleştiriyi ve özeleştiriyi öne çıkartmaları gerekiyor. Başörtüsünü çıkartan kadınlar bu anlamda gerçekten saygıdeğer bir iş yapıyorlar. Her birinin öyküsü muhakkak ki farklı, her birinin macerası muhakkak ki farklı; ama her şeyden önce desteklenmeyi hak ediyorlar. Tıpkı zamanında kendilerine devlet tarafından başlarının açılması dayatıldığı zaman başını örtmek için direnen ve böyle okula girmek için direnen, mücadele eden kadınların desteği hak ettiği gibi. Tekrar onu söyleyeceğim: Geçmişte başörtüsü hakkını elde etmek için mücadele edenle bugün başörtüsünü çıkartma hakkını elde etmek –diyelim– için mücadele edenlerin aslında yaptığı mücadele, hemen hemen aynı mücadele, birebir aynı olmasa bile aynı mücadele. Dolayısıyla dün de bugün de bu olaya sahip çıkmak gerekiyordu, bu kadınların bu duruşlarına sahip çıkmak gerekiyor. 

Geçmişte baktığımız zaman zaten başörtüsü yasağını alkışlayan insanlara diyecek bir şey yok, onların hiçbir şekilde savunulur yanı yok; ama başörtüsü olayı geçmişte yaşandığı zaman erkeklerin büyük bir kısmı aslında bu mücadeleyi sahiplenmedi, kadınları yalnız bıraktı, bu çok bâriz bir şekilde yaşandı. Bunu da bir gazeteci olarak yerinde değişik vesilelerle gözledim, yazdım bu konuda; hatta Direniş ve İtaat adında bir kitap da kaleme aldım. O kitapta söylediğim şöyle bir husus vardı hatırladığım kadarıyla: Türkiye’de İslamî hareketin temelini kadınlar oluşturuyor, en büyük dinamizmi kadınlar getiriyor, katıyor; ama Türkiye’de İslamî hareket tamamen erkek-egemen bir harekettir. Bu bugün de sürüyor ve bugün zaten başörtüsünü çıkartan kadınların açık ya da örtülü olarak motivasyonlarından birisi bu kendi çevrelerindeki erkek-egemenliğe tepki; ama bu erkek-egemenlik sadece İslamî hareket için geçerli değil; bütün hareketler için geçerli. Bu noktada bir hususu da vurgulamak istiyorum: Bu son tartışma ile beraber, başörtüsünü çıkartan kadınlar tartışmasıyla beraber, bu tartışmanın kadınlar tarafından yürütülmesi gerektiği yolunda da birtakım itirazlar çıktı. Bence ana hatlarıyla doğru; evet, bunu esas olarak kadınların yürütmesi lâzım; ama özellikle bu tartışmanın yürümesine katkıda bulunacak şekilde erkeklerin de pekâlâ bu tartışmada söyleyecek sözleri var. Ben şahsen erkek olduğum için bu tartışmadan uzak kalmam gerektiğini düşünmüyorum. Gazetecilik hayatım boyunca sürekli başörtüsü meselesini –takmak için direnmek ve çıkartmak istemek– bütün aşamalarında takip etmiş ve buradan hareketle Türkiye’deki var olan saflaşmaları, iktidar mücadelelerini ele almaya çalışmış birisiyim. O anlamda bugün de bize başörtüsünü çıkartan kadınlar, Türkiye’de aslında birbirleriyle kavga ettiği havası yaratan kişilerin aslında çok da iyi anlaştıklarını; var olan kutuplaşmış, bıçakların karşılıklı çekildiği Türkiye’den çok memnun olduklarını bize bir kere daha gösterdiler. 

Son olarak bir hususa da değinmek istiyorum: Bugün Yeni Şafak yazarlarından Aydın Ünal gazetesine veda etti. Kendisi Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde, sonra cumhurbaşkanlığı döneminde de uzun bir süre metinlerini kaleme alan ekibin içinde ve başındaydı; sonra Ankara’dan milletvekili olmuştu, daha sonra olmadı ve bugün bir yazıyla kaçtığını beyan etti ve kaçmasının nedeni olarak da aslında düşmanlarını değil, dost görünenleri gösterdi. Aydın’ı çok eskiden beri tanırım Ankara’da Zaman gazetesinde –ki o zaman Zaman gazetesi Fethullahçıların eline geçmemişti henüz– o tarihte Ankara’daki en genç muhabirlerden birisiydi, o zamandan beri tanırım; gerçekten nev’i şahsına münhasır bir isimdir. Doğrularıyla yanlışlarıyla –bana göre tabii–, özellikle Fethullahçılarla siyasî iktidarın çatışmasının daha başlamadığı tarihlerde Fethullahçılara meydan okuyuşu ilk başlatanlardan biriydi ve o yüzden de başına bayağı çoraplar örmek istemişlerdi, onu da çok iyi hatırlıyorum. Kendisini affetmeyeceğim en önemli husus, Gezi sürecinde aldığı ve hâlâ sürdürdüğü tutumdur; o ayrı bir tartışma konusu, aslında tartışacak çok da fazla bir şey yok, pozisyonlarımız karşılıklı olarak çok net; ama Aydın’ın orada bugünkü yazısında söylediği husus çok açık: Artık insanlar kendilerini bir mahallede, her şeye rağmen bir mahallenin sınırları içerisinde tutmak istemiyorlar. Özellikle siyasî iktidarın kendini tanımladığı mahallede çok ciddi bir çözülme var. Başörtüsünü çıkartan kadınlar bunun bir örneği. Özellikle İslamî hareketten gelmiş olup bugün yaşanan yozlaşmayı, çözülmeyi gören ve buna artık tahammül edemeyen insanların ayrı bir örneği. Ama bunların ayrılıyor olmaları ya da köşelerine çekiliyor ya da kaçıyor olmaları, iktidarın gücünü kaybettiği anlamına gelmiyor; fakat bize siyasî iktidarın içerisinde olduğu o büyük ideolojik ve politik krizin –ve ahlâkî krizin tabii ki– nasıl derinleştiğini çok da iyi gösteriyor. Ama buradaki sorun şu: Burada yaşanan siyasî-ideolojik-ahlâkî çözülmeye karşı alternatif olarak geliştirilen çok ciddi şeyler yok; tam tersine oralardaki çözülmelerin kendi iktidarlarını tehdit altına aldığını düşünen insanlar kalkıp bu çözülmelerin aslında çözülme olmadığını, önemli olmadığını, proje olduğunu vs. falan söylüyorlar. Bu çok acayip bir durum. Yani diyorlar ki: “Yok! Öyle bir şey yok!”. Benim başıma çok geldiği için biliyorum, “Erdoğan’ı krizi” diyorum diye, “Yok öyle bir kriz falan, adam sapasağlam ayakta, hiçbir kriz yok” vs.. Çünkü Erdoğan’ın krizini söylediğiniz zaman, sizin kendi bulunduğunuz yerde alternatif bir şeyler geliştirmeniz gerekir, bir faaliyet içerisine girmeniz gerekir. Ama bu kişiler mevcut klişelerle, yıllardır tekrarladıkları şeylerle o küçük iktidarlarını korumak istiyorlar. 

Eğer Türkiye kutupları aşan bir ülkeye doğru dönüşme çizgisine girerse, ilk kaybedecek olanlar kendileri; bunu çok iyi biliyorlar. Onun için de karşı tarafın hiçbir şekilde çözülmediğini, çözülemeyeceğini, onun için bu tarafın da aynı şekilde hiçbir şekilde ilkelerinden –her ne ise o ilkeler!– taviz vermemesi gerektiğini söylüyorlar. Ve bunu yaparken de tabii tamamen yalan dolan… söyledikleri şeyin hiçbir gerçek karşılığı yok, başörtüsünü çıkarmış kadınlardan herhangi birine ulaşma yolunda en ufak bir gayret göstermeden, “Bunlar projedir. Bunlar Fettoşçudur” vs. diyerek kendilerini komik duruma düşürüyorlar. Ama maalesef kendileri komik –bana göre– duruma düşerken, birçok insan onların hakikaten doğru söylediğine inanabiliyor. Çünkü o kişiler sürekli hep aynı sakızı çiğniyorlar, çiğnemeye devam ediyorlar, bir ömür boyu da çiğnemek istiyorlar. İşte buna bir “Dur” diyebilmek için, bu olay, Aydın Ünal olayı, başka olaylar, hepsi birer vesile olabilir ve bunların değerini bilmek gerekir diye düşünüyorum.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus