Taha Akyol ile söyleşi: Hukuk ve devlet

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Karar Gazetesi’nde yazmaya başlayan Taha Akyol ile tarihi referanslarla hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, demokrasi gibi temel konular üzerine konuştuk.

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

Ruşen Çakır : Merhaba, iyi günler. Stüdyomuzda çok değerli bir konuğumuz, Taha Akyol var. Taha Bey hoşgeldiniz. 20 yıl önce siz CNN Türk’ün başındayken…

Taha Akyol: Beraberdik değil mi?

İlk işe aldıklarınızdan birisi bendim. 20 yıl geçti ve şimdi bambaşka bir ortamdayız. Ama yine işlerimizi yapmayı sürdürüyoruz. Öncelikle, siz Karar gazetesinde yazmaya başladınız. Bir ay olmadı değil mi?

Yok bir ay olmadı, 12 gün oldu.

Hayırlı olsun. Başlığı hukuktan koyduk. Çünkü bilenler bilir, siz hukukçusunuz. Siyasetçi, hukukçu siyasetçi, ardından gazeteci.

Artık siyasetçiliğim çok geride kaldı.

Ama yani sırayla gidiyorum. Sonra gazeteci, düşünce insanı olarak. Ve sürekli bir hukuk vurgunuz var. Karar‘da da yazdığınız yazıların, ilk yazı ve bugünkü yazı da yine hukuk. Arada bir yazı daha var. Nedir bu hukuk, niye özellikle hukuk? Siz çünkü daha önceki dönemlerde yazdığınız zaman yine hukuk yazıyordunuz, ama bu kadar yoğun…

…değildi.

Başlığa çıkartarak… Bir rahatsızlığınız var anlaşılan.

Bunun başında, hukuk okumuş olmam geliyor. Türkiye’de pek çok hukuk okumuş insan var. Hatta avukat sayısı yüz binin üzerine çıkmış. Hukuk fakültelerinin sayısı da çok vahim, seksene çıkmış. Maalesef hukuk eğitiminin iyi bazı üniversitelerimiz dışında çok kalite kaybettiği gözler önünde. Ayrıca Sayın Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de söyledi. FETÖ temizliğinden sonra boş kadroları doldurmak için çok düşük puan, yani hiçbir şekilde hâkim ve savcı olma liyâkatine sahibi olmayan insanlar ihtiyaca mebnî göreve alındı. Bunların yargıda nasıl bir kalite kaybına sebebiyet verdiğini bizzat Sayın Bakan’ın kendisi, “Yargı tasarruflarının meşruiyetine zarar veriyor” diye söyledi. Bu meşruiyet çok ağır bir söz, fevkalâde ağır bir söz. Güveni sarsıyor falan hafif kalır. Meşruiyetine zarar veriyor demek suretiyle durumun ne kadar vahim olduğunu söyledi. Böyle bir durumda sadece hukukçu değil, ama hukuk hassasiyeti olan birisinin herhalde en çok yazacağı konu, ister istemez hukuk olur. Ayrıca benim hukukçu olmam sadece hukuk fakültesi mezunu olmaktan ibaret değil. Rahmetli Ali Fuat Başgil gençliğimde benim idolümdü. Fakültede beraber okuduğumuz arkadaşlar bilirler. Önce beraber kiraladığımız evin odasına, sonra da talebe yurdunda o zamanki yatağımın başına ben Ali Fuat Başgil’in resmini asmıştım. Çünkü Ali Fuat Başgil 27 Mayıs darbesinin haksızlıklarına karşı çıkan, Yassıada’da dürüstçe şahitlik yapan ve o vakit bizim evde “Allah razı olsun” denilen, adeta evliya gibi muamele gören Ali Fuat Başgil, genç yaşımda benim idolüm haline gelmişti. Sonra onun okumadığım kitabını ve gazete köşelerinde kalmış okumadığım yazısını bırakmadım. Milli Kütüphane’den araştırarak, buradan Atatürk Kütüphanesi’nde araştırarak Ali Fuat Başgil’in bütün yazılarını okudum. Bu bende hukuku, bir hukukçuda olması gereken bilginin ötesinde bir dünya görüşü haline getirdi. 1954 yılında rahmetli Adnan Menderes Millet Partisi’ni kapattığı zaman Ali Fuat Başgil’in Yeni Sabah gazetesinde çıkan bir eleştirisi var: “Sizi bunun için mi desteklemiştik?” Tek partiye karşı biz sizi Türkiye’yi böyle parti kapatan, dernek kapatan, basını susturmaya çalışan bir parti haline gelmeniz için mi desteklemiştik?” diyor. Bu bende hukuka yüksek bir değer vermeyi getirdi. Onun için benim hukukla ilgili en çok yazı yazdığım dönem 28 Şubat dönemidir. Genelkurmay’ın baskılarına, Anadolu’dan gelmiş tertemiz kızların başı örtülü diye eğitim hakkından mahrum edilmelerine karşı nasıl hassasiyet gösterdiysem, bugün de Nazlı Ilıcak gibi meslektaşlarımızın içeride bulunmasını; sadece o değil, yani iltisak kavramının bir mahkûmiyet sebebi sayılmasını hukuka aykırı buluyorum. FETÖ’nün illegal bir örgüt olduğu anlaşılmıştır. Ama Sayın Cumhurbaşkanı’nın, hatta iddianamelerde de belirtildiği gibi, bir de onun bilinmeyen yüzünün yanında bilinen yüzü var. Bunu herkes destekledi. O yüzüne gittin, toplantılarına katıldın, yahut işte Bank Asya’ya para yatırdın, bilmem ne platformundan ayrıldın falan gibi o zaman için meşru olan gerekçelerle bugün ağır mahkûmiyetler verilmesi… Ruşen Bey, düşünün ki Meclis’i bombalayan, sivil vatandaşın üzerine ateş açan, 270’e yakın şehit verdiren, elinde silahlı, panzerli, tanklı, toplu, tüfekli adama ağırlaştırılmış müebbet hapis veriyorsun; yazı yazan gazeteciye de müebbet hapis veriyor. Ve verdiğiniz bu ceza orada kalmıyor. İstinaf mahkemesi bunu onaylıyor. Bir hukukçu bunun karşısında susarsa, ne olur o hukukçu? İşte ben o olmak istemiyorum.

Burada demin sohbet ederken şeyi açtık biraz, 12 Eylül’ü. Siz 12 Eylül’de MHP davasından, ben 12 Eylül’de Devrimci Sol grubundan yargılandım, ayrı ayrı, siz Ankara’da ben İstanbul’da. Ama…

Şunu birlikte söyleyelim mi? Sözünüzü kestim ama, karşılıklı sohbet yapıyoruz burada, sözünüzü unutmayın, sorunuzu unutmayın. Keşke o zaman sağcı solcu diye o kadar kutuplaşıp birbirimize kurşun sıkacağımıza hukukun değerini biraz anlamış olsaydık. Burada karşımıza büyük bir problem çıkıyor. Bizim siyasî kültürümüzde hukuk çok zayıf. Dün o zayıflık sağ-sol çatışmasına yol açtı, bugün de bugünkü problemlere. Dün 28 Şubat zulümlerine yol açmıştı…

Oradaki, o dönemdeki yargılamalarda ben onu değişik vesilelerle dile getiriyorum. İşkence vardı, şu vardı bu vardı. Ama mahkemelerde yargılamalarda sivil savcılar da oluyordu, sivil yargıçlar da oluyordu.

Asker yargıçlar da oluyordu.

Asker de vardı, ama işler en azından kitabına göreydi ve kitap belliydi. Şimdi sanki ne kitap belli… Birçok olayda mahkeme, yargılama süreçlerine baktığımızda, mesela birisini alıyorlar. Ahmet Altan’a oldu, geçen de Alparslan Kuytul’a oldu. Tahliye ediliyor, ertesi gün başka bir bahaneyle tutuklanıyor vs. gibi böyle ölçüleri kaçtığı, ben dışarıdan bir gazeteci olarak baktığım zaman, bir norm kalmadı sanki. Yanılıyor muyum?

Şimdi bizi yargılayan, MHP davasını yargılayan mahkemede hâkimlerin hepsi üniformalıydı. İkisi hukukçu, yargıç, birisi de sıkıyönetim komutanları tarafından atanan üye. O üye etliye sütlüye karışmazdı. Yargıç olan, mesleği yargıç olan hâkimlerin sözleri neyse ona uyardı. Bizi yargılayan hakimlerden biri Hâkim Binbaşı Vural Özenirler, öbürü de Hâkim Yüzbaşı Ali Fahir Kayacan. Bunların ikisini de burada saygıyla anıyorum. Muhakkak adlî hatalar olmuştur. İnsanın olduğu yerde adlî hatalar olur. Ama asla Ali Fahir Kayacan, Hakim Binbaşı, asla bunların… o zaman da MHP grubu içerisinde birkaç avukattan biri bendim ve savunmasını, Türkeş’in ve Parti’nin savunmasını hazırlayan ekibin içindeydim. Hâkimlerin bize karşı kasten kötü davrandığı, bırakın haksızlık yapmayı, kötü davrandığı bir olayla karşılaşmadım. Ben Hürriyet gazetesinde bunu yanılmıyorsam iki defa yazdım. 12 Eylül askerî rejimi, bizi yargılayan askerî mahkeme, askerî mahkemenin asker hâkim üyeleri, kendilerini saygıyla anıyorum diye. Çünkü âdil davrandılar. Bir başka örnek, bunun ayrıntılarını merhum Erbakan’ın arkadaşlarından biri ile izleyebilirsiniz, merhum Türkeş’in arkadaşlarından biri ile de sohbet yaparak mahkemeleri konuşabilirsiniz. Erbakan’ı tahliye etti askerî mahkeme. Biz içeride hapis durumdayız, Ankara Sıkıyönetim Komutanı’nın hâkimleri çağırarak kızdığı, bağırdığı, çağırdığı söylenir. Ama hâkimler tekrar tutuklamayı reddettiler. Biraz önce dediniz ya şu saatte bırakılıyor, 6 saat, 8 saat, 24 saat sonra tekrar tutuklanıyor diye. O hâkimler, kendilerine sıkıyönetim komutanı tarafından “zılgıt” çekildiği halde Erbakan’ı tekrar tutuklamayı reddettiler. Adalet mülkün temeli. Bu söz Atatürk’e ait değil, ama bu bilgece bir geleneğin ifadesi, Atatürk de tekrarlamış. Adalet mülkün temeli. Mülk nedir? Mülk devlettir, mülk millettir. Beka dediğimiz şey var ya, işte onun temelinde adalet var.

Siz son yazılarınızda çok daha fazla vurgu ile kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler birliğinden bahsediyorsunuz; hatta Cumhuriyet’in ilk yıllarına göndermeler çok yapıyorsunuz. Ama şu andaki temel sorunlarımızdan birisi bu değil mi?

Tabii. Şimdi Ruşen Bey, bizim anayasa tarihimizde üç aşama var. Bir, padişahın yetkilerini sınırlama aşaması. Bu ister istemez kuvvetler ayrılığı fikrini ön plana çıkardı. Hakikaten biz 2. Meşrutiyet hukukçularını, 2. Meşrutiyet’teki parlamento zabıtlarını, Ayan ve Mebusan Meclisi zabıtlarını okuduğumuzda hep “tefrik-i kuvva”, “kuvvetler ayrılığı” dediklerini görürüz. Bunlardan mesela Babanzade İsmail Hakkı Bey’in Hukuk-u Esasiye, Anayasa Hukuku adlı 1913 Mekteb-i Mülkiye’de okutulan kitabı var. Baştan sona kuvvetler ayrılığının savunmasıdır. Montesquieu’den alıntılar vardır. Hatta artık öyle bir zamana gidiyoruz ki, kadınların da seçme ve seçilme hakkı olacak diye yazıyor. Bu o zamanın esprisi. Sonra Milli Mücadele ve devrimler dönemi. Milli Mücadele de Tıpkı Fransa’nın işgale uğradığı dönemdeki Konvansiyon Meclisi gibi. Siz Fransız tarihini çok iyi bilirsiniz. Robespierre’in Konvansiyon Meclisi gibi, kuvvetler birliği, tevhid-i kuvva, vahdet-i kuvva, devrimler döneminde de bu. İstiklal Mahkemeleri buna göre kuruluyor. Osmanlı Anayasası’nın yanılmıyorsam 83. maddesinde bir hüküm var: “Fevkalâde selâhiyeti hâiz muahhar mahkemeler kurulamaz”, istisnâî mahkemeler kurulamaz. Bu Yassıada Mahkemesi kurulamaz demektir. Bu İstiklal Mahkemesi kurulamaz demektir. 1924 Anayasası hazırlanırken yürütme ve yasamayla ilgili maddeleri genelde tercüme edildi, saltanat yerine cumhuriyet yazılarak. Bu maddeye gelince alınmadı. Alınsaydı İstiklal Mahkemeleri olmayacaktı. O yüzden cumhuriyetten biz… Cumhuriyet modernleşme yönünde çok büyük atılımlar yaptı, onlar ayrı bir konu. Ama biz Cumhuriyet’e Hz. Peygamber’in Asr-ı saâdet devri gibi bakmamalıyız. Yaşanmış bir tarihten bize neler devretti, pozitif negatif diye, objektif, bilimsel, analitik görüşle bakmalıyız. Cumhuriyet devri hukuk kültürümüze kuvvetli bir kuvvetler birliği kültürü yerleştirdi. Ta ki 27 Mayıs’tan sonra yeni anayasa yapılırken Kurucu Meclis’te kuvvetler ayrılığı kabul edilmesine kadar. Ali Fuat Başgil’in, rahmetli hocamın 1960 yılında, darbeden önce yayınlanmış iki ciltlik esas teşkilat hukuku, anayasa hukuku kitabı var. Orada kuvvetler birliğini eleştiriyor, kuvvetler ayrılığını savunuyor ve parlamenter sistemde cumhurbaşkanı tarafsız hakem olarak hareket etmelidir diyerek Celal Bayar’ın tarafsız hareket etmemesini eleştiriyor. Sonradan merhum Adnan Menderes’in oğlu, hepimizin arkadaşı merhum Aydın Menderes, “Celal Bayar eğer iktidar ve muhalefet arasında, ihtilâle kadar gidecek olan o çok haşin, çok çirkin sözlerle yürütülen mücadelede bir hakemlik yaparak tansiyonu düşürseydi, 27 Mayıs darbesi olmazdı” diye açıklama yaptı, kitaplarda var Aydın Menderes’in bu açıklaması. Dahası, rahmetli Ali Fuat Başgil’i Adnan Menderes telefonda İstanbul’a çağırdı. O vakit Demokrat Parti’de bir hışımlılar var, bir de mutediller var, bugünkü deyimle ılımlılar. Ilımlılardan Adnan Menderes’e gidiyorlar ve diyorlar ki Ali Fuat Başgil’i çağırın bir dinleyin. Anayasa ihlâl ediliyor diyorlar, Başgil ne diyor bunu bir dinleyin. Atıf Benderlioğlu bunların başında. Adnan Menderes Atıf Benderlioğlu’nun bu talebi üzerine Ali Fuat Başgil’e telefon açıyor, “Hocam, Ankara’ya teşrif edin”. Gidiyor, Çankaya Köşkü’nde görüşüyorlar. Bunları tarih olsun diye anlatmıyorum. Hukuk zor zamanlarda ihmal edilecek değil, aksine daha çok sahip çıkılacak bir esaslı unsurdur diyebilmek için anlatıyorum. Çankaya Köşkü’nde bir araya geliyorlar. Ali Fuat Başgil, Adnan Menderes, Celal Bayar, sonradan Samet Ağaoğlu ile Fatin Rüştü Zorlu. Tabii Atıf Benderlioğlu da var. Menderes Ali Fuat Başgil’e soruyor, “Hocam, ne yapalım?” Başgil ne diyor biliyor musunuz? “Sayın Menderes, sizin partiniz hakkındaki kanaatlerimi biliyorsunuz, müspettir. Ama siz hemen istifa edin. Tansiyonu düşürün. Cumhuriyet Halk Partisi’nden de üyeler alarak bir seçim hükümeti kurun. Seçim tarihini açıklayın. Başka yol kalmadı. Ben İstanbul’da nümayişçi (protestocu) öğrencilerle subayların kucaklaştığını gördüm. Bu iyiye işaret değil.” Adnan Menderes “Derhal” diyor, “Bu eğer çözüm olacaksa ben hemen yarın istifa ederim”. Celal Bayar komitacı, sert bir edayla “Sayın Profesör!” –Adnan Menderes “Muhterem hocam”, öteki “Sayın Profesör” diye hitap ediyor– diyor ki: “Bizim” diyor, “Tarihimizde sokak gürültüsünden istifa eden hükümet var mı?” Ali Fuat Başgil’in cevabı: “Sayın Reisicumhur, bizim tarihimizde yok, çünkü bizim tarihimizde demokrasi yok. Ama ben size Fransız tarihinden birkaç örnek vereyim”, bir şeyler anlatıyor. Yani toplumsal kriz ânında hükümetlerin yenilenmesi. Aynı partiler iktidarda kalabilir, aynı başbakan veya cumhurbaşkanı olabilir; ama ekibin yenilenmesi. Sonunda Celal Bayar bunu engelliyor. Ya bir de hukukçunun dediğine uysalardı, 27 Mayıs faciası, 27 Mayıs felaketi, demokrasinin sırtındaki 27 Mayıs hançeri olmayacaktı. Muhtemelen, oy trendleri onu gösteriyor, seçimleri az bir farkla Cumhuriyet Halk Partisi kazanacaktı. Bu Demokrat Parti için de, memleket için de, iktidarın kansız el değiştirmesi şeklinde çok iyi bir geleneği başlatacaktı. İşte bunun için hukuk, sıkıntılı dönemlerde normal dönemlerden daha önemlidir. Zaman zaman bana mesajlar geliyor.

Ama bizde genellikle anormal dönemlerde hukuktan çok kolay… Şimdi siz Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluş sürecinden itibaren, hatta ilk Refah Partisi’nden itibaren Türkiye’de ana akım medyada çok önemli, hem köşe yazarlığı yaptınız, hem yöneticilik yaptınız ve bu hareketle de bayağı yakınlıklarınız oldu. O anlamda başından itibaren muhalif olan kesimlerden olmadınız. Desteklediğinizi de biliyorum birçok konuda.

Destekledim, tabii tabii. Ben aşağı yukarı 2010 yılına kadar Adalet ve Kalkınma Partisi’ni destekledim. Bu desteğimin gerekçeleri ne ise, bugünkü eleştirilerimin de gerekçeleri o.

Nedir onlar?

Ne diye destekledim? Avrupa Birliği normlarının kabul edilmesi. Mesela gayet iyi biliyorsunuz Cemil Çiçek’in Adalet Bakanlığı döneminde –2005 yılında yanılmıyorsam– Anayasa’nın 91. maddesine bu iktidar bir fıkra ekledi: Yerli ve milli kanunlarla uluslararası normlar çatıştığı zaman, uluslararası norm esas kabul edilir. Ben bunu desteklemeyebilir miydim? Şimdi bunu değiştirmeye kalksalar şimdi de eleştirmem lazım. Buradan karşımıza şöyle bir problem ortaya çıktı: Bütün partiler ömür boyu hiç hata yapmadan desteklenecek ya da bütün partiler ömür boyu hiç doğru bir şey yapmadan sürekli lanetlenecek durumda olabilir. Ülkenin bir kısmı falanca partiye, öteki kısmı fişmanca partiye, beriki kısmı öbür partiye futbol kulübü tutar gibi, bir mezhebe inanmak gibi, bir dine inanmak gibi kemiklensin, bağlansın. Peki o vakit toplumsal sorunlarda toplumsal hakemliği kim yapacak? Rasyonel düşünceyi kim geliştirecek? Rahmetli Aydın Menderes’in söylediği, araya girerek çözüm üretecek bir düşüncenin sosyal zemini olacak mı? Bunları düşünmemiz lazım.

Peki burada şöyle bir eleştiri oluyor genellikle –biliyorsunuz, sizin konumunuzdaki insanlara yönelik– sizin ilk baştaki pozisyonunuzun aldanma olduğu, aslında bir gizli gündem, gizli ajanda olduğu… özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan…

…bizim onu görmediğimiz…

Evet. Türkiye’nin AK Partili bu son 16-17 yılı, demokrasi ve hukuk devleti anlamında ilginç bir grafik izledi, inişli çıkışlı bir grafik izledi. Buradaki temel motivasyonlara baktığınız zaman siz neyi görüyorsunuz? Yani iyiye ya da kötüye gidişteki temel aktör ve belirleyenler nedir? Dış güçler vs. gibi şeyler söyleniyor ama…

Ben bu tür böyle gizli güçlere, gizli faktörlere yapılan referansları güvenilir bulmam; hem bilimsel düşüncenin hem hukukî düşüncenin gereği, kanıt, ispat, delil kavramı. Hukukta kişiyi suçlayabilmek için nasıl delil lâzımsa, sosyal siyasî kültürel olaylarda, fizyoloji, biyoloji, tıpta da bir hükme varabilmek için elde somut delilin olması lazım. İşte Amerika’nın Yeşil Kuşak projesi vardı, Afganistan’da başlattı bunu. Türkiye’de de Yeşil Kuşak’ın gereği olarak AK Parti’yi iktidara getirdi… Buna dair hiçbir kanıt yok, sadece benzetme var. Benzetme de yanlış bir mantık, analoji yanlış bir mantık. İkincisi, işte AK Parti lımlı İslam Projesi’ydi Amerika Birleşik Devletleri’nin. Amerika Birleşik Devletleri’nin ılımlı İslam diye bir projesi yoktur. Amerika Birleşik Devletleri’nde sadece General Power “Türkiye ne iyi ülke” derken, öbür tarafta Taliban’ı falan eleştirirken, kendi terminolojilerinde ılımlı davranış, ılımlı düşünce karşılığı olarak Türkiye’yi ılımlı İslam örneği olarak göstermekte. Yoksa “Bizim elimizde bir ılımlı İslam projesi var, Türkiye’yi onu Tayyip Erdoğan’ı kullanarak empoze diyeceğiz…” Yok böyle bir şey! Tayyip Erdoğan’ın ajanı olduğu Büyük Ortadoğu Projesi… Bunların hepsine ben itiraz ettim o zaman, bunların hepsinin komplo teorisi olduğunu söyledim. Bugün de inanıyorum ki doğru yaptım, bugün aynı iddialar gündeme gelse ben yine Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bir proje olduğu görüşüne karşı çıkarım. Adalet ve Kalkınma Partisi de BOP –Büyük Ortadoğu Projesi, Yeşil Kuşak falan– bu projeler, bu laflar gündeme gelse ben yine karşı çıkarım. Bugün de yanlış olduğunu söylüyorum; benim eleştirdiğim Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendi iç dinamikleriyle geldiği noktadır. Kendi iç dinamikleri nedir? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin başlangıçtaki terminolojisiyle içerik analizi yapalım: Son 6-7 yıldaki terminolojisinde mukayese ettiğimizde o değişim kendiliğinden ortalığa çıkar. Başlangıçta liberal değerler, dünyadaki liberal siyasetbilimcileri çağırarak Uluslararası Muhafazakâr Demokrasi sempozyumu; hepimiz izledik orada, ben konuşmacılardan biriydim. Atilla Yayla vardı, Mustafa Erdoğan vardı, çok isim vardı. Bugün böyle bir trend kimse görmüyor. Ben bir Arap Baharı’nın bu iktidarda yarattığı, Ortadoğu’da “güçlü Türkiye dostları” –işte o yüz yıllık parantez kapanacak söylemi– oluşacak umudunu, Avrupa Birliği’nin de yönettiği eleştirilerin meydana getirdiği çekingenliğin giderek tepkiye dönüşmesinin başlangıçtaki demokratik, özgürlükçü liberalizmle barışık tavrın bu noktaya savrulduğu kanaatindeyim. Zaten İstanbul İl Başkanı Sayın Aziz Babuşçu dememiş miydi; artık liberallere ihtiyacımız kalmadı diye?

Peki Fethullahçılık meselesini…

Pardon şunun da üzerinde özellikle altını çizmek isterim: Doğru analiz metodu, adı üzerinde, analiz ederek düşünebilmektir, doneleri, verileri olgulara dayanarak. “O öyle dedi, bu da buna benziyor, öyleyse olmaz”, bu böyle olmaz!

Peki, Fethullahçılık meselesi… Ben açıkçası 15 Temmuz’dan sonra yaşanan bütün bu şeye rağmen bu meselenin hâlâ lâyıkıyla, gerektiği gibi analiz edildiğini, değerlendirildiğini düşünmüyorum; hatta her vesileyle enstrümanlaştırılıyor. Bir dönem iktidarın parçası olan bir Fethullahçılık vardı ve bayağı da etkililerdi; medyaya ulaşabiliyorlardı, kendi medyaları vardı, kendi ekonomik faaliyetleri vardı ve bir nevi ana akım olmuşlardı değil mi? Ve diğer cemaatlerin hepsini de kuşatacak şekilde. Siz Taha Akyol olarak, onları, o süreçleri birinci derecede gözlemiş birisi olarak, olayın böyle bir olay olduğundan şüphelenmiş miydiniz, sorgulamış mıydınız?

Şüphelenmemiştim, ama şüphelenmeye başladığım bir zaman yargılama dönemidir, Ergenekon ve Balyoz davaları. O davaları ben başlangıçta destekledim. Şimdi İslam dünyasında moderniteye uyma konusunda çok ağır problemler var; modern hukukun reddedilmesi, kadın eşitliğinin reddedilmesi, hak ve özgürlüklerin reddedilmesi; bu yüzden modern hukuka dayalı rejimlerin kurulamaması. Bu cemaat bunları kabul ediyor ya da kabul etmiş gözüküyor. Bu insanlarla konuştuğunuz zaman akademik bir sohbet yapabiliyordunuz. Yani ben bu camiadan akademisyenlerle Jean-Jacques Rousseau’nun Kuvvetler Birliği teorisini eleştirip, Montesquieu’nun, John Locke’un kuvvetler ayrılığı teorisini birlikte savunduğumuz, ayaküstü sohbetlerim olduğunu biliyorum. Bunların Abant toplantılarının hiçbirisine katılmadım, katılmayışımınn sebebi: Uzaktı, zaman kaybetmek istemedim, evde oturup kitap okumayı tercih ettim.

Şanslıymışsınız!

Şimdi anlıyorum ki şanslıymışım. Halbuki ben bunlar lanetli de gitmiyorum diye değil; “Ya, git gel iki gün, üç gün falan kaybedeceğim; şöyle bir belgesel çalışması yaparım, şöyle bir araştırma yaparım, şu kitabı okurum” falan diye düşünüyordum. O dönem Adalet ve Kalkınma Partisi’nin de “Ne istedilerse verdik” dönemidir; ancak bir hukukçu olarak ben bir devletin herhangi bir camiaya ne isterse vermesini problemli bulurum; çünkü liyâkat esası, sınav esası falandır. Benim bunlardan şüphelenmeye başlamama da yargılamalar sebep oldu. Mesela Hürriyet gazetesinde eleştirdiğim yargılamalardan biri, Ergenekon Davası’nda İlker Başbuğ’un yargılanmasında İlker Başbuğ diyor ki: “Falanca, falanca, falanca generalleri dinleyin”, mahkeme bunu reddetti. Generaller ertesi duruşmaya avukatlar tarafından getirildiler ve İlker Başbuğ’un avukatları çıktılar dediler ki: “Dün reddettiğiniz, birkaç gün önce reddettiğiniz tanıklar burada, bunu dinleyin”. Yine reddetti. Halbuki maddi eşiğini hatırlamıyorum o zaman yazdım, Ceza Usûl Kanunu’na göre –Avrupa standartlarında bakarak hazırlandı–, “Ceza Usûl Kanunu’muza göre, mahkeme benim gösterdiğim şahitleri dinlemeyi reddederse; ertesi celse ya da birkaç celse sonra ben o şahidi getirirsem, mahkeme dinlemeye mecburdur, bu hâkimler tarafsızlığını kaybetmiştir” diye yazdım. Gördüğüm bu tür usûlsüzlükler, “Cemaat burada bir şeyler yapıyor” şüphesini uyandırdı bende. Bir defa Afyon’da Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bir seminer düzenledi. Ahmet Hamsici ve İbrahim Okur beni hukuk konularında çok yazdığım için bu seminere de konuşmacı olarak davet ettiler. Ankara’daki bir seminere, İstanbul’daki bir seminere de davet etmişlerdi, aynı şekilde Sedat çok değerli bir arkadaşımızdır, bu konuları iyi bilir, onu da konuşmacı olarak davet ettiler, o da konuştu. Afyon’daki konuşmamda ben dedim ki: “Ergenekon ve Balyoz davalarında fâhiş hatalar yapılıyor, hakimler tarafsız davranmıyor, âdil yargılanma yapılmıyor”. Hem İbrahim Okur hem Hamsici bana, “Ya zaten seni bunları anlat diye çağırdık” dediler bana işin başında.

Ama sonra ikisi de şu anda FETÖ’den yargılanıyor!

Öyle yani. Ben İbrahim Okur ile ilgili gazete haberlerini yakından takip ettim, beraat edeceğine inanıyorum; çünkü FETÖ’cülerle görüşmüş, pazarlık yapmış, ama hükümet adına yapmış, bir süre sonra da bunların aleyhine hükümetle ihtilâfa düştükten sonra da bunların aleyhine tavır almış. İşin adlî tarafı bir kenara, HSYK, bugünkü HSK, Hâkimler ve Savcılar Kurulu Başkanı Sayın Mehmet Yılmaz, o zaman orada müfettiş olarak HSYK müfettişi olarak bana dedi ki: “Hocam, sizin bu davaları eleştirmenizi, bu davalara bakan hâkimleri eleştirmenizi ellerim patlayıncaya kadar ayakta alkışladım”. Ben bunu şunun için söylüyorum: Mümkün olduğu kadar ben bu yazımda da yazdım –biraz da duygulandım şimdi– ben ömrümün sonbaharındayım, bundan sonra dünyadan beni bekleyeceğim ne olabilir? Ben bugün nasıl Ali Fuat Başgil’i rahmetle anıyorsam, yarın da birileri beni mütevazı veli, rahmetle ansın, hukukla ansın, “Hukuk için çalıştı, bu adam” desin. Benim bunları anlatmamdaki bütün gaye, hukukun ne kadar önemli olduğunu, ben Atatürk’ün İhtilâl Hukuku kitabını yazdım, hukukun ne kadar önemli olduğunu anlatmak için, Türkiye’nin Hukuk Serüveni kitabını yazdım hukukun ne kadar önemli olduğunu anlatmak için; köşe yazılarımda da bu var. Çünkü aşağı yukarı aklımın aldığı, biraz hatırlayabildiğim 27 Mayıs Darbesi’nden başlayarak Türkiye’de hukukun çok zayıf olduğu kanaatindeyim. Türkiye’de siyaset kendisini ne zaman güçlü hissettiyse; Atatürk döneminde, İnönü döneminde, Menderes’in 1950’den sonraki döneminde, darbeler döneminde ve bugün, iktidarlar kendisini ne zaman güçlü hissederse hukuku ikinci planda görüyor; söylemlerinde değil, uygulamalarında. Birileri de “Hayır, hukuk birinci plandadır” demesin istiyor.

Yavaş yavaş toparlayalım, şey soracağım; nasıl bakıyorsunuz yakın geleceğe? Bunun biraz zor bir soru olduğunun farkındayım; ama umutlu musunuz? Umutluysanız nereden umutlusunuz? Çok basit bir şey var, medya, bu işin kalbi değil mi? Hukukun…

Medyanın durumu fevkalâde hazin; yani bugün de bağımsız vicdana ve meslekî formasyona sahip olan bir gazeteci, medyanın durumunun iyi olduğunu söyleyemez. Nitekim iktidarı destekleyen gazetelerde birtakım yazarlar da bunu ifade ediyorlar; hatta son zamanlarda bir gazeteden ayrılan –negatif izlenim bırakmamak için ismini zikretmiyorum– iktidara yakın olan iktidara yakın olan bir gazeteci arkadaş, “Artık AK Partililer de doğru haber almak için karşı medyaya bakıyorlar, kendi medyalarındaki o tek yönlü bakıştan tatmin olmuyorlar” diye bir yazı yazdı ve sonra kendisi de ayrıldı. Medyanın durumu iyi değil. Bu yüzdendir ki ana akım medya giderek reyting kaybediyor, tiraj kaybediyor; onun yerine birkaç tane muhalif kanal var bunların reytingi artıyor veya sizin bu programınız gibi, benim yazdığım Karar gazetesi gibi, T24 gibi daha tarafsız daha objektif yayın yapan yerlere doğru bir yöneliş var. Ve artık internet siteleri giderek neredeyse mainstream hale gelecek, bu üzüntü verici. Ben de haberlerin, kanalların, yorumların bu şekilde atomize olmasından memnun değilim, onu belirteyim; çünkü mainstream sağ ve mainstream sol medya olmalı. Bunlar o internet sitesinde, bu küçük gazetede, bu sitede atomize oldukları zaman dördüncü güç olamazlar.

Belki de yönetenler bunu tercih ediyorlardır, böyle bir…

Bunu biraz teknoloji de getiriyor, bir tercih sebebi de olabilir. Şimdi bu “dördüncü kuvvet” sözüne genelde güçlü iktidarlar itiraz ediyorlar, “Ne münasebet!” İşte, “milletin iradesi” falan. Dördüncü kuvvet sözü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarınında yer alıyor. Diyor ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi: “Demokratik bir toplumun temeli olan denetim ve dengenin gerçekleşmesi için parlamento denetimi yetmez. Neden? Birtakım usûllere bağlı muhalefetin gücü ne kadarsa o kadar denetim yapabilir veya yapamaz. Özgür medyanın denetimi birinci derecede önemlidir”. İşte bunun için “dördüncü kuvvet” diyorlar, yasama, yürütme ve yargıdan sonra dördüncü kuvvet diyorlar. Elbette endişelerim var; ama ben Türkiye’nin birikimini, ekonominin ancak Batı sermayesiyle düzelebileceği, Türkiye’nin yabancı sermaye alabilmesi için Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay’ın, Danıştay’ın, Merkez Bankası’nın kendi yasaları çerçevesinde özgür davrandıklarına güven verme ihtiyacını dikkate alıyorum. Türkiye’de iktisat artık dağda yaşayan çobanın rızkı gibi dar bir kavram olmaktan çıkmış milyonların ilgilendiği bir piyasa faktörü haline gelmiştir. Ben uzun vadede Türkiye’nin geleceğinden eminim, kısa vadede endişelerim olmakla beraber uzun vadede Türkiye’nin geleceğinden eminim.

Taha Bey, çok sağolun. Bunu bir siftah olarak telakki edelim.

Ben teşekkür ederim.

Önümüzde bir seçim var, seçimin öncesinde sonrasında sizi yine burada konuk etmek isteriz. Yazılarınızı zaten takip ediyoruz. Evet, Taha Akyol’a –ilk kez Medyascope’a konuk ettik– kendisine çok teşekkür ediyoruz. Şahsen ayrıca teşekkür ediyorum; çünkü kendisi benim televizyonculuk hayatımda ilk şefim ya da müdürümdür, 20 yıl sonra burada böyle buluştuk. İzleyicilerimize de çok teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus